Sıradaki Felaketleri Düşünmek

Sürekli deprem riskiyle yaşamanın korkusu üzerine
Sıradaki Felaketleri Düşünmek

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Mert Söyler

Her depremden sonra akıllara gelen ilk soru sıradaki depremin nerede ve ne zaman gerçekleşeceği. Özellikle, beklenen İstanbul depremi yaratabileceği büyük yıkımdan dolayı son bir aydır çoğu tartışmanın ana konusu ve milyonlarca İstanbullunun uykularını kaçıran, yaklaşmakta olan bir korku.

Felaketi beklemek hepimizin üzerine çaresizlik, tahayyül edememe, unutmaya çalışma gibi birçok hissi boca etmiş durumda. İstanbullular çareyi İstanbul’dan kaçmakta buluyor veya kentsel dönüşüm adı altında yüz binlerce, milyonlarca lira bulabilirlerse oturdukları binaları yeniden inşa ettirme sürecinin içerisinde yıllarca beklemek zorunda kalıyor. Peki içinde bulunduğumuz bu kasvetli, çaresiz hissetme halini nasıl tanımlayabiliriz?

Alman sosyolog Ulrich Beck, risk toplumu kavramını aynı adı taşıyan kitabıyla, modernitenin getirdiği sürekli risk halini ifade etmek için kullanıyor. Çoğunlukla sigortacılık sektörü ile ilintili olan risk kavramı aslında “tehlike”den epistemolojik bir kopuş yaratması nedeniyle modern toplumun en önemli kavramlarından bir tanesi. Yaşanan felaketler, afetler ancak sistematik bir biçimde değerlendirilip geleceğe dönük bir analiz yapıldığında “risk” haline dönüşebiliyorlar.

Beck ise doğal afetlerin tam anlamıyla bir risk oluşturmadığını, endüstrileşen modern toplumların yarattığı çevre kirliliği, kullandığı nükleer enerji nedeniyle ortaya çıkan yani modern toplumun ürettiği ekolojik risklerin temel riskler olduğunu belirtiyor. Ayrıca bunların direkt olarak algılanamadığını, dolasıyla mevcut sigorta sistemlerinin kapsamının dışında kalan riskler olduğunu ve ekolojik risklerin artık endüstrileşmenin bir yan etkisi olmaktan çıkıp üretilen ana ürünlerden biri olduğunun altını çiziyor. Beck’in anlayışına göre deprem üretilmiş bir risk sayılmayıp doğal yani kontrol edilemeyen bir risk sayılsa da Türkiye koşullarında risk toplumunu yaratan temel risklerinden birinin de deprem olduğunu söyleyebiliriz.

Depremler doğa olayları olsalar da Güneydoğu depreminin ardından sıkça dile getirildiği gibi asıl felaketi yaratan, depreme dayanıksız kentler. Artan nüfusun barınma ihtiyacını karşılamak ve gözle kolayca görülebilir ekonomik büyüme yaratmak için iktidarların sıklıkla başvurduğu inşaat sektörü, Türkiye’nin modernleşmesinin uzun süredir temel göstergelerinden biri haline geldi. 1999 Gölcük depreminin ardından getirilen yapı denetim ve inşaat usulleri kağıt üzerinde gayet işler gibi gözükse de aslında büyümenin, kalkınmanın ve modernleşmenin önündeki pürüzler olarak görüldü. Toplumsal kent alanlarının, yeşil alanların azalması, büyüyen kentlerin içerisinde sürekli aksayan ve eşitsiz dağıtılmış altyapı ise modernleşmenin şimdilik katlanılması gereken yan etkileri olarak görmezden gelindi.

Fakat her depremde tekrardan hatırladığımız deprem riski, bu modernleşme biçiminin her seferinde kendini yeniden ürettiği bir risk. Yüksek sayıda iş imkanı yaratması, global sermayenin yatırımını kolayca çekebilmesi, boş bir arazi üzerinden sermaye üretebilmesi nedenleriyle modernleşme için ilk başvurulan ekonomik sektörlerden biri olan inşaat, artık Türkiye’de ana üretim maddesi olarak deprem riskini üretir hale geldi.

Özellikle afet zamanlarında deprem riski konusunda müthiş bir duyarlılık oluşsa da, bütün ana akım medyada deprem konuşulsa da sonuç olarak hep tekrar edilen şu sözü söyleyerek sıradaki felaketi beklemeye geçiyoruz: Deprem değil, bina öldürür.

Riskin farkında olsak bile sonrasında atılması gereken adım atılamıyor. Siyaset-inşaat ilişkisi bütün kentsel alanlarda rant yaratmaya, inşaat sektöründen gelen figürler siyasette yükselmeye, toplum odaklı değil, sermaye odaklı kentsel dönüşüm projeleri en değerli kent arazilerinde yükselmeye devam ediyor.

Türkiye’nin deprem odaklı risk toplumunun en temel özelliğini bilgi ile önlem arasındaki bu uyumsuzluk oluşturuyor. Diğer bir deyişle, toplum olarak paradoksal bir durumun içerisindeyiz. Yakın gelecekte bizi derinden etkileyecek bir riskten haberdarız, bunu anımsatan başka risklerle karşılaştığımızda varoluşsal bir terör ile bütün varlığımız sarsılıyor ve gerekli önlemlerin neler olduğunu anlatan uzmanların, bilim insanlarının her demecini dinlemek için televizyonların başına üşüşüyoruz. Fakat gerekli önlemleri almak için yeterli düzeyde politik, sosyal ve ekonomik örgütlenmeye asla erişemiyoruz. Dolayısıyla riskin sürekli farkında olan, önlemlerin neler olduğunu bilen ve bu önlemleri almak için gerekli kapasiteye sahip olan bir toplum olarak “asrın felaketi” ve “önlemsizlik” söylemleri arasında salınıyoruz.

Bu paradoksal halimizi aşmanın tek yolu aslında risk kelimesinin kendi içerisinde saklı. Bizi bekleyen tehlikeler tahmin edilebilir, önlenebilir hale geldiklerinde “risk” kelimesiyle adlandırılabilir. Bu yüzden zaten risklerden bahsederken bilimsel metotlarla araştırma yapmaktan, önlem almaktan da bahsediyoruz. Ancak Beck bize şunu da hatırlatıyor: Bilim, riski ölçer; halk ise riski algılar. Yani modernleşmenin, büyümenin yarattığı riskleri azaltmak ekonomik ve politik iktidarın değişimini de içeren siyasi bir süreçtir.

Yapılması gereken ise elimizdeki bilgiyi siyasi bir bilinç ile aksiyona dönüştürmek ve “risk toplumu” olarak birbirimizi “sigortalayarak” risklerimizi azaltmak. Şanslı sayılabileceğimiz tek nokta ise şu an bizim için hayati bir önem arz eden deprem riskinin, ekolojik felaketlerin getirdiği risklerden çok daha algılanabilir ve kolay önlem alınabilir olmasıdır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

AngstAngst

BÜLTEN SAYISI

Sıradaki Felaketleri Düşünmek

Sürekli deprem riskiyle yaşamanın korkusu

14 Mar 2023

J. M. W. Turner, The Deluge, 1856

YAZARLAR

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?