Tasarlanması planlanmayan bir alan: Mezarlıklar

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Geçtiğimiz ay İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bazı mezar taşlarıyla çevresini yenilemek için konkur açtığını duyanlar olmuştur. Pazar günü size ulaşan bir bültende böyle bir haberi okumayı tercih etmeyebilirsiniz fakat gözden kaçıranlar için mezarlıkların bir şehirde yarattığı veya yaratabileceği ölçüyü hatırlatmak isterim. Çünkü mezarlık, belleğimize ölümlü olduğumuzu hatırlatan ve bu sebeple bizleri rahatsız eden bir mekân olarak işlenmişse de artık aramızda olmayanları hatırlamak ve yüceltmek için bir istirahat noktası olarak konumlandırılabilir. Elbette mevtalar, ritüeller, küller, sabunlu sular, apartman önüne konan ayakkabılar var bu esnada… Kimi zaman surların içinde kalan mezarlıklar, ölümün hayatın ne kadar merkezinde olduğunu simgelese de şehirden uzaktakilerle de birilerini unutturuyor.
• Neden önemli? Yarışmayla İstanbul’da hayatını kaybetmiş ve ülkenin toplumsal hafızasında yer etmiş kişilerin mezar taşlarının düzenlenmesi planlanıyor. Bu bir saygı göstergesi olarak mezar kelimesinin anlamında yer alan “ziyareti” de kapsıyor. Listede Adile Naşit, Kur’an tefsiri bulunan din âlimi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Orhan Kemal, Neyzen Tevfik, Naim Süleymanoğlu ve Lefter Küçükandonyadis gibi isimler bulunuyor.
• Şehir için neyi ifade ediyor? 19. yüzyıldan itibaren, nüfusun artmasıyla Gümüşsuyu, Kasımpaşa ve Taksim gibi eskiden beri merkez olan alanlardaki mezarlar taşınmış. Günümüzde ise 550’nin üstündeki tanımlı mezarlıklarıyla şehrin belli bir kısmı buna tahsis edilmiş durumda. 19. yüzyılın sonlarında yeşil alanların devamlılığını hedefleyen yeni kamusal alan tasarımları, mezarlıkların da yeşil alana dahil edilmesiyle daha da gittikçe genişledi. Yalnız oran olarak baktığımızda ise şehrin %1’e bile denk gelmediği görülüyor. Mezarlıkların yeşil alan sayılmasındaki bir başka önemli noktası ise 3998 numaralı Kanun’un ikinci maddesinde yazıyor: “Mezarlıklar ve şehitlikler ile mezarlar bozulamaz, tahrip edilemez ve kirletilemez. Bu yerler imar mevzuatı ile veya başka herhangi bir şekilde park, bahçe, meydan, otopark, çocuk parkı, yeşil alan gibi sahalar olarak ayrılamaz ve asli gayesi dışında hiçbir amaç için kullanılamaz. Yol geçme zorunluluğu bulunduğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından kabul edilen mezarlıklar veya bölümleri bu hükmün dışındadır.” Yani, mevcut oranın azalması söz konusu değil, hatta şimdiye kadar mekânsallaşanların yanına da başkalarının da geleceğini haber ediyor. En azından, gerekli olduğunda yeni alanların bu tanıma katılacağını. Dolayısıyla konkurun sonucundaki tasarım peyzaja dokunarak kamusal alan tasarımında bir iddia yaratabilir, hatta toplumsal bellekte bir iz bırakabilir.
• Mezar kültürü: Mezar kültüründe Anadolu'daki yerleşik hayatın büyük bir anlam ve önemi var. Farklı dinlerin beraberinde gelişen farklı ritüeller, ebedi istirahat noktasının belirtilmesi için kabarık toprak yığınları ve mezar taşlarıyla baskınlaşıyor. Ölme korkusu ve ölümlü olmanın yarattığı rahatsızlık hissi ise merkezdeki mezar alanlarını mümkün olduğunca uzağa taşıttırıyor. Bunun bir anıtlar topluluğu olarak ziyaretçilerinde saygı uyandırması gerektiği ise çağdaş mezar kültürünün temelini oluşturuyor.
• Bir okuma önerisi: Sanat kuramcısı Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi kitabı, ölümün tarihte nasıl tanımlandığını toplumsal hisler üzerinden anlatan bir kitap. Yazarın annesinin ölümüyle başlayan satırları, toplumsal tepkilerden beslense de bireysel değişimi destekliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?





