Tokyo Film Festivali’nden 4 film önerisi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Tokyo’da bulunmamın esas amacı, 37. Tokyo Uluslararası Film Festivali’ni takip etmekti. Öte yandan kendimi sık sık film izlemek ya da şehri keşfetmek, ruhumu ya da karnımı doyurmak arasında zor seçimler yaparken buldum. İlk kez Tokyo’da, ilk kez Japonya’daydım; kazanan daima sokaklar ve yemekler oldu.
Festivalde 12 film izlesem de, sinema film izlemediğim anlarda da benimle sokaklarda, restoranlardaydı. Her şeyden önce Lost in Translation (2003, Sofia Coppola) hissi iki hafta boyunca asla yakamı bırakmadı. “Batı” kentlerinin tanıdık sokaklarında gezmeye alışmıştım; farklı bir gezegendeymiş hissi yaratan, neredeyse kimseyle aynı dili konuşmadığım bu dev metropolde yalnız, şaşkın ve büyülenmiş hissettim. Ve evet, sinema her yerdeydi: 70. yaşını kutladığı için her yerde olan Godzilla ya da şehrin en kalabalık noktasına heykeli dikilmiş Hachiko’nun heykellerinde, Shinjuku’nun siberpunk bilimkurguları anımasatan neon ışıklarında, Jiro Dreams of Sushi ya da Ramen Heads belgesellerinde gördüklerimin gerçekliğini kanıtlayan restoranlarda, Wim Wenders’ın Perfect Days’inden etkilenip bir hazine haritası gibi benimsediğim The Tokyo Toilet projesinin umumi tuvaletlerinde...
Sinema ve festival, herkesin bir yerlere koştuğu o kalabalıktan ve İstanbul’dakini aratmayan o kaostan bir kaçış işlevi gördü aslında. Günün birkaç saati sessiz ve karanlık sinema salonlarında dünyanın farklı köşelerinden filmler izlemek nefes aldırdı, iyi geldi.

Nightbitch | Kaynak: Tokyo Film Festivali
Festivalde izlediğim filmler arasında beni en çok şaşırtan Nightbitch oldu. The Diary of a Teenage Girl (2015), Can You Ever Forgive Me? (2018) ve A Beautiful Day in the Neighborhood (2019) ile tanıdığımız Marielle Heller’ın yeni filminin, bu ödül sezonu 6 Oscar adaylığı bulunan fakat hiç kazanamamış Amy Adams’a yeni bir adaylık, belki de ödül getirmesi bekleniyor. Bu roman uyarlaması, çocuğu ile ilgilenmek için kariyerine ara veren ve zamanla verdiği aranın kalıcılığından endişelenmeye başlayan bir annenin buhranını konu alıyor. Hikaye, yüzeysel bir banliyö kadını portresi çizmek yerine mizah dolu bir iç sese ve fantastik ögelere başvuruyor. Amy Adams, köpeğe dönüşen (ya da dönüştüğünü düşünen) bir kadının kendiyle, yeni ve eski arkadaşlarıyla, eşiyle ve çocuğuyla olan yüzleşmelerini güçlü bir performansla aktarıyor.

A Real Pain | Kaynak: Tokyo Film Festivali
Oyuncu olarak tanıdığımız Jesse Eisenberg’in ikinci kez yönetmen ve senarist olarak karşımız çıktığı ve başrolleri Kieran Culkin ile paylaştığı A Real Pain, Yahudi soykırımına ve soykırımın yol açtığı nesiller boyu travmaya dair yazılmış ve yapılmış en iyi yeni-nesil filmlerden biri. Film, Yahudi soykırımından sağ kurtulan ve ABD’de kendine yeni bir hayat kuran büyükannelerinin ölümünün ardından onun doğup büyüdüğü toprakları ziyaret etmek ve köklerini tanımak için Polonya’ya giden iki kuzenin yol hikayesini anlatıyor. A Real Pain’in, iki yıl önce izlemiş olsaydım, bu yıl izlediğim en iyi filmlerden biri olacağına eminim ama bazı filmleri zamanlamasını gözardı edip de değerlendirmek ne yazık ki mümkün olmuyor. Filmdeki yan karakterlerden biri, ülkesindeki soykırımdan sağ kurtulduktan sonra Yahudilik ile sonsuz bir bağ kurduğunu ve bu yüzden din değiştirdiğini söyleyen Afrika kökenli bir adam. Filistin’de bir yılı aşkındır devam eden ve canlı yayında izlediğimiz bir soykırım yaşanıyorken, Yahudi soykırımıyla aynı duygusal bağı kurabilmek pek de kolay değil.

The Sparrow in the Chimney | Kaynak: Tokyo Film Festivali
Avusturya yapımı The Strange Little Cat ve The Girl and the Spider’ın yönetmenlerinden Ramon Zürcher’in bu kez yönetmenliğini tek başına üstlendiği yeni filmi The Sparrow in the Chimney / Der Spatz im Kamin, aile bağlarının boğuculuğuna ve annelik buhranına dair bir film. Bir doğum günü partisi için sert, katı ve soğuk Karen’ın evinde biraraya gelen geniş aile bireyleri arasındaki nefret ve sevgi dengeleri, bu hafta sonunu her şeyin altüst olduğu bir cehenneme döndürüyor. Küçük anların önemini göz ardı etmeyen sinema dilini bu filmde de koruyan Zürcher, önceki filmlerinin aksine gerçeklikten biraz sapmayı seçmiş. Kalabalık oyuncu kadrosunun uyumu ve ince işlenmiş senaryosuyla yılın gizli hazinelerinden biri.

Missing Child Videotape | Kaynak: Tokyo Film Festivali
Hollywood’un ağzının suyu akarak birçok filmini ödünç aldığı Japonya korku sineması, bazısını hâlâ izlemeye cesaret edemediğim cevherlerle dolu, biliyorum. Ryoto Kondo’nun aynı adlı kısa filminden uyarladığı ilk uzun metrajlı filmi Missing Child Videotape, ormanda kaybolan bir çocuğu kurtaran gönüllü bir gencin kendi geçmişindeki bir kayıp vakasının yarattığı travmayla yüzleşmesini ve bu iki olayın bağlantılı olduğunu kanıtlamaya çalışan bir gazeteciyle yollarının kesişmesini konu alıyor. Film, Japonya korku sinemasının o dehşet dolu filmlerin yanına yaklaşamıyor olabilir belki. Ama buluntu film alt türünü Japonya mitleriyle birleştiren ilgi çekici hikayesi ve 90’lara ait video kaset, ses kayıt cihazı ve gazete kupürlerini birer korku unsuru olarak kullanmayı başarmasıyla ilgimi çekti ve beni (korku eşiğimin düşük olduğunu eklemeliyim) korkutmayı başardı.

Lust in the Rain | Kaynak: Tokyo Film Festivali
Bu dört filmin yanı sıra Avrupa’daki göçmen işçilerin sorunlarını fona yerleştiren bir sanat soygunculuğu hikayesi anlatan, senaryosunu Romanya sinemasının önemli yönetmenlerinden Cristian Mungiu’nun yazdığı Traffic / Reostat (yön. Teodora Ana Mihai), Slovakya’da geçen büyüme hikayesi Promise, I’ll Be Fine / Hore je nebo, v doline som ja (yön. Katarína Gramatová), Japonya’dan gerçek ve kurguyu iç içe geçiren dönem filmi Lust in the Rain (yön. Shinzô Katayama) ve Kanada’dan Philippe Lesage’ın duygusal ve hassas gençlik hikayelerine bir yenisini eklediği fakat kesmeyi yeterince başaramadığı Who by Fire / Comme le feu festivalden, meraklısının ve ilgisinin göz atabileceği filmlerdendi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Tokyo Film Festivali’nden notlar ve film önerileri, "Gündüz Apollon Gece Athena"nın yönetmeni ve oyuncularıyla röportaj.
08 Kas 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




