Trajik kahramanın izinde: 28. İstanbul Tiyatro Festivali notları

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İKSV tarafından bu yıl 28. kez düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali, 19 Kasım'da neredeyse 1 aylık bir maratonu geride bırakarak perdelerini kapattı. Mehmet Birkiye küratörlüğündeki festival, bu yıl "Trajik kahraman kim?" sorusuna yanıt arayan yerli ve yabancı yapımların yanı sıra uluslararası tiyatroların Shakespeare yorumlarıyla da hafızalarımıza kazındı. Bu yorumlar, bazıları yıllar, hatta yüz yıllar önce yazılmış metinlerdeki trajik karakterlerin kaderlerinin bizi hâlâ takip edebildiğini; insana dair arzuların, kinin ve iktidar hırsının zamanın ve mekanın sınırlarından azade olduğunu da düşündürdü.
Geçen yıllarda kalabalık kadrolu yabancı oyunları genellikle Zorlu Center’da izlemişken, bu yıl sadece iki oyunu orada izledim. Bu bir bakıma sevindiriciydi çünkü Zorlu Center, tiyatro izleyicileri arasında bir uçurum ortaya çıkararak demokratik bir sanat ortamına ulaşmayı zorlaştırabiliyordu. Örneğin, III. Richard’ı izlemek isteyen sanatçı ve oyuncu arkadaşlarım, fiyatların yüksekliği nedeniyle bilet almakta zorlandılar. Festivalin öğrenci kontenjanı için sunduğu 20 liralık biletler de sınırlı sayıdaydı ve izleyicilere yalnızca salonun en arkasından oyun izleme şansı tanıyordu.
- Gelecek yıl belki de sponsor firmalar, yalnızca öğrencilerin değil, sanatçıların da bu oyunları izlemesini kolaylaştıracak çözümler üretebilir, zira sanatçı olmanın giderek değersizleştiği bir ülkede, bu alana emek verenlerin III. Richard gibi eserleri izleyebilmesi için yeni yollar bulunmalı.
Bunun dışında Zorlu’da oyun izlemek, ikircikli bir duruma da dönüşebiliyor. Salonda yaşadığımız büyü, dışarı adım atar atmaz kendini reklam panolarına, parlak ışıklara ve pahalı markalara bırakıyor. "Görme yeri" anlamını yitiriyor; "Görme, duyma, işitme; sadece tüket" diyen bir dünyaya dönüşüyor.
İster istemez "Tiyatronun, birleştirici gücüyle herkes için ulaşılabilir olduğu bir dünya mümkün mü?" sorusunu soruyorum. "Sahnenin büyüsünü herkese ulaştıran, sanatı herkes için erişilebilir kılan bir anlayışı nasıl hayata geçirebiliriz?" diye hep birlikte düşünmeliyiz.
Fotoğraf: İKSV
Utsushi | Sankai Juku
Zamanın durması diye bir şey var gerçekten; tiyatro insana bunu yapıyor. İyi bir oyun izlerken sahneden seyirciye akan enerji, bir süre sonra seyirciyle sahne arasında sessiz bir diyaloğa dönüşüyor. Sadece izlenen değil, aynı zamanda izleyen de oluyor sahnedeki. Aktif bir dinleme hâli; bir büyü akıyor sahneye doğru seyirciden. Sınır ortadan kalkıyor, sahne ile seyirci bütün oluyor.
Bu yıl Mart ayında aramızdan ayrılan Ushio Amagatsu’nun yönetmenliğini yaptığı oyun, insanın evrensel meselelerine tuttuğu aynayla her çağda güncelliğini koruyacak bir mesaja dönüşüyor. Sahnedeki altı oyuncu da böylece salondaki seyircilerin kalplerini ellerine alıyor.
1950’lerde Batı'ya bir tepki olarak doğan butoh dansı, izlediğimiz bedenlerin ustalığıyla, bir oyunculuk dersi olabilecek seviyede sahneye konuyor. Hiçbir hareket fazla değil, hiçbir hareket eksik değil. Sahnede acele etmeden, zamanın içinde başka bir zaman yaratarak dolanan bedenler, koca salonu büyülüyor. Bu, duvarların yıkılıp yerin yarıldığı, bedenlerin “Bak yıldızlar, bak gökyüzü, bak yerin en dibi…” dediği, seyirciyi de aşan bir enerji türü. Sıkışan, akla yaslanan insana bir çentik: “Bak beden sonsuz ve kendi dışındaki evrenle bütün.”
Müzik de bu oyunun bir parçası. Utsushi vesilesiyle YAS-KAZ ile tanıştığım için ayrıca mutluyum. Öyle ki oyun hiç bitmesin, yaşam böyle bir incelikle devam etsin istiyorum. O yüzden bunları yazarken de YAS-KAZ dinleyip sahnedeki anları zihnimde tekrar tekrar canlandırıyorum.

Hekabe, Hekabe Değil. Fotoğraf: Onur Akçelik
Hekabe, Hekabe Değil | Comédie-Française
Bazı oyunların kesin bir başlama anı/çizgisi olmuyor; oyuncular karanlıktan gelip izleyenle buluşmuyor. Seyirciler koltuklarına yerleşirken sahnedeki oyuncuların da bir masanın etrafında toplanmaya başladığı, bazen ayağa kalkıp sahnede gezinerek, bazen kulise gidip geri gelerek doğal bir şekilde hareket ettiği Hekabe, Hekabe Değil de bunlardan.
Salon sessizleşince anlıyoruz ki yedi oyuncunun o masada buluşmasının sebebi Euripides’in Hekabe oyununun okuma provası. İlk andan itibaren, oyuncunun ve oyunun doğasını ironik bir şekilde ele alan bir yaklaşımla karşı karşıya kalıyoruz. Neredeyse 2.500 yıl önce yazılan Hekabe'nin zamanına gidip trajik kahramanın adalet ve intikam arayışıyla empati kurmakta zorlanıyor oyuncular.
Öte yandan Hekabe’yi oynayan Nadia o gün provadan erken çıkmak durumunda çünkü o da tıpkı Hekabe gibi bir anne ve oğlu Otis için giriştiği mücadele, günümüzün bir hikayesi. Böylece iki saat boyunca iki kadının hikayesi iç içe geçiyor; “ömür boyu bu mücadele için köpek gibi uluyacağını” söyleyen Nadia ile Hekabe'nin paralel hikayeleri birbiriyle konuşmaya başlıyor.
Tiago Rodrigues’in yönetmenliğindeki oyun, bu yıl festivalin ana teması olan “Trajik kahraman kim?” sorusuna bir cevap gibi... Uzaklarda aramaya gerek yok. Bu trajik kahraman, otistik çocuğunu devlete ve yasaya güvenerek bir bakımevine emanet eden, ancak çocuğunun istismar edilmesi üzerine kral Agamemnon'a başkaldıran Hekabe misali kurumlara savaş açan Nadia'dan başkası değil.
Oyun bittiğinde dakikalarca ayakta alkışlanması da tesadüf olmasa gerek. Hikaye, çocuk ölümleriyle sarsılan, çocuklarını koruyamadığı gerçeğiyle birlikte yaşamak zorunda bırakılan bir ülkenin seyircisine “Hekabe hâlâ aramızda, hiçbir yere gitmedi” diyor adeta.
Ve bunu söylerken bir rolden diğerine geçen, iki zaman çizgisi arasında at koşturan, bunu müthiş bir sadelikle yapmayı başaran oyunculuklarla da hepimize bir şölen yaşatıyor.

III. Richard. Fotoğraf: Arno Declair
III. Richard | Schaubühne Berlin
Shakespeare’in III. Richard karakteri, belki de onun kaleminden çıkan en manipülatif, en ayartıcı ve aynı zamanda sonu en trajik figürdür. Çirkindir Richard, görülmez; “Köpekler bile havlıyor bana” derken anlattığı gibi görünüşüyle korkutur herkesi. Hayali kral olmaktır, fakat bu hayal gerçekleştiğinde artık kardeşinin ölüm emrini vermiş, eli kanlı, huzursuz bir ruha dönüşür. “Bir at için krallığımı verirdim” dediği kapanışta yapayalnız kalır.
Thomas Ostermeier’in yönetmenliğindeki oyun, canlı müzikle açılıyor. Oyuncular sahneye seyircilerin arasındaki koridorlardan girip çıkıyorlar. Hareketlerindeki devinim, Richard’ın yıkıcı hırsı ve güç tutkusunun aramızda olduğunu hissettiriyor. Diğer karakterler sahneden çıkınca Richard, bir mikrofonun başına geçip planlarından bahsetmeye başlıyor; adeta suçlarına tanık olmaya davet ediyor bizi. Bu planların adım adım gerçekleştiğini izlerken bir yandan gülüyoruz. En azından rejinin tercihi bu yönde; ciddiye aldırmıyor bu planları.
Peki başkalarının acılarından kendine güç devşiren Richard'da güldüğümüz nedir? Richard, soylu krallığın yapmacık düzenine çomak sokan bir leke gibi beliriyor sahnede. Ve adeta şöyle diyor:
“Bakın tapındığınız krallık, o soylu duygular o kadar da yıkılamaz değil. Üstelik bunu yaparken onların başkasını görmelerini engelleyen kör şımarıklığından faydalanıyorum.”
Oyun böylece, bugünle doğrudan konuşan bir yapıya bürünüyor. İktidarını yalnızca alınıp satılarak yükselen burjuva değerleri üzerine kurmuş devletlerin, nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlatıyor. O yüzden gülüyoruz, içimiz yana yana gülüyoruz.
Yaklaşık 10 yıldır dünyanın farklı yerlerinde sahnelenen bu oyunun nasıl hâlâ aynı enerjiyle bizi Richard'a inandırabildiğini de düşünmemek elde değil. Sahnedeki varlığıyla yaklaşık 150 dakika boyunca tüm seyircilerin kalbini elinde tutan Lars Eidinger'in III. Richard rolündeki performansı, öyle güçlüydü ki biz seyirciler, Richard karanlık planlarını hayata geçirirken dahi onu hayranlıkla izlerken bulduk kendimizi. Öyle ki, oyun daha bitmeden alkışlama arzumuzu tutamadık.

Martı Mıyım? Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek
Martı mıyım? | Tiyatro BeReZe
Anton Çehov’un Martı oyununa yeni bir bakış getiren Tiyatro BeReZe, izleyiciyi oyun başlar başlamaz iki farklı düzlemde süren bir dünyaya davet ediyor. İlk düzlem, şu anda yaşanan, sahnenin dışındaki gerçeklik. Bu düzlemde oyuncular hem kendi yaşamlarından kesitler sunuyor hem de sahnedeki karakterlere hayat veriyor.
Yönetmen Elif Temuçin, sahne tasarımını yapay çimlerden oluşturduğu dikdörtgen bir alanın içine kurmuş. Bu alanda minik bir yüzme havuzu gölü temsil ederken, arka tarafta asılı duran panoda açılan küçük pencere, Triplev’in yönettiği oyunun sahnesine dönüşüyor.
Martı oyununda her karakter kendini fazlasıyla önemsiyor ve beğeniyor; bu durum yüzeyde bir trajedi yaratıyor. Ancak derinlere inildiğinde, Triplev’in büyümekte zorlanan bir ergen çocuğu, Nina’nın ise kendine acıyan ve şöhreti gereğinden fazla ciddiye alan bir genç kız olabileceğini de düşünüyoruz.
Oyun oynamak tiyatronun en temel işleviyse, bu basit işlevden doğan sayısız imkanı keşfeden, bunun tadını çıkaran bir ekip izliyoruz sahnede. Bu yaklaşımıyla oyun, Çehov’un “Ben komedi yazıyorum” sözüne de hizmet ediyor. Oyuncular ise akışkan oyunbazlıklarıyla ve yıllara yayılan fiziksel tiyatro pratikleriyle Çehov'un dünyasını sahneye taşıyabiliyorlar. Bu çokkatmanlı mesajı sahneye yansıtanın, ustaca reji düzeni olduğu ise muhakkak.
Hamlet | Marin Sorescu Ulusal Tiyatrosu & Cheek By Jowl
Alan Kadıköy’de izlediğimiz Hamlet'in yönetmeni Declan Donnellan, yalnızca sahne üstündeki çalışmalarıyla değil, yazdığı oyunculuk kitaplarıyla da tanınıyor. Pek çok oyuncu için başucu kitabı niteliğindeki eserleri arasında en önemlilerinden biri, The Actor and The Target. Henüz Türkçeye çevrilmemiş olsa da bu kitap, oyuncuların yaşadığı pek çok karmaşayı sade ve anlaşılır bir dille ele alması açısından eşsiz bir kaynak ve gerçek bir hazine olarak görülüyor.
Dolayısıyla oyunu izlemeye giderken, geçen sene okuduğum kitabın teorilerinin sahneye nasıl yansıyacağını görme merakı içindeydim. Özellikle Donnellan'ın “Want, Do, Feel” bölümünde açıkladığı teori aklımdaydı:
Oyuncunun üstün isteği nedir? Karşısındakine ne yapmak istiyor ve bunun için nasıl bir eylemde bulunuyor? En sonunda, bu eylemden kendisi nasıl etkileniyor?
Bu soruları Hamlet karakteri için sorduğumuzda, sahnede izlediğimiz oyun da berraklaştı. Uzun bir koridor şeklinde düzenlenmiş sahnede, Hamlet’in “delilik” hâlinden ziyade, kafası karışık, haksızlığa uğradığını düşünen genç bir adam olarak, babasının intikamını alma mücadelesi ön plana çıktı. Oyunda her şey adım adım ilerliyor ve bu tempo sahne düzenine de bir sükunet kazandırıyordu.
Festivalde izlediğim diğer Shakespeare oyunlarında olduğu gibi bu oyun da trajik bir karakteri günümüze taşırken Shakespeare'e bugünden bakıyordu. Oyuncuların neredeyse tamamı takım elbiseleriyle sahnedeydi. Oyundan aklımda iki güçlü imge kaldı: İlki, kırmızı topuklu ayakkabılar giyerek yavaş yavaş deliliğe sürüklenen Hamlet; diğeri ise nehirde ölü bulunan Ophelia’nın sahnede siyah bir kutunun üstünde sergilenişi.
Yüzyıllar önce yazılmış bu metinlerin hâlâ güncelliğini koruması ve insanın trajedisine dair söz söyleyebilmesi çok çarpıcı değil mi?
Savaş ve Barış I. Bölüm | Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları
Yaklaşık 150 önce yazılmış bir romanın tiyatroya uyarlanması, hem dönemin şartlarını hem de romanın anlatısal derinliğini sahneye taşımak açısından büyük bir emek ve titizlik gerektiriyor. Son yıllarda Türkiye tiyatrosunda, biraz da ekonomik nedenlerle, ağırlıklı olarak tek kişilik veya birkaç kişilik oyunların sahnelenmesi de biraz bundan...
Lev Tolstoy’un klasiğinden Mehmet Birkiye tarafından uyarlanan Savaş ve Barış ise geniş kadrosuyla bu emeğin sahnede somutlaşmış hâliydi. Oyuncusuyla, dekoruyla, müziğiyle, hikayesiyle, bugünün bütün imkanlarını kullanan tiyatronun neden biricik bir tecrübe olduğunu da tekrar hepimize hatırlattı.
O tecrübede göz görmek, kulak duymak istiyor; duyumsamak istiyor. Yeni bir duyusal harita yaratmak istiyor beden. Bu nedenle, oyunun sadece hikaye anlatımıyla sınırlı kalmayan, sahnenin tüm imkanlarını birarada kullanan bu yaklaşımı, ekonomik kısıtlar dolayısıyla odalara sıkıştırılan Türkiye tiyatrosunun ayağa kalkışı bakımından ümit verdi.

Macbeth. Fotoğraf: Salih Üstündağ
Macbeth | Sırbistan Ulusal Tiyatrosu
Oyun, televizyon izleyen iki insanın bulunduğu bir oturma odası ya da mahrem bir alanda başlıyor. Bu sırada, sahneyi bir taraftan diğerine kat ederken yerde insan bedenleri sürükleyerek televizyon izleyenleri rahatsız eden kişiler bölüyor. Bu açılış, izleyiciye sahnede sürreel bir Macbeth yorumuyla karşı karşıya olduğunu hemen hissettiriyor.
Hem şimdiki zamanda hem de bambaşka bir zaman/mekanda geçiyor oyun. Karakter, olması gereken yerde ya da bir yorumun içinde değil parçalı ve bölünmüş bir hâlde karşımıza çıkıyor. Bazı sahneler, duyguları bir soyutlamayla sunuyor. Örneğin cadılar, ellerinde mikrofonlarla bir dönemin şarkıcıları olarak sahneye çıkıyor ya da gölge oyunları, mekanı yıkarak izleyiciyi başka bir rüyaya davet ediyor.
Oyuncular sahnede sürekli birbirlerinin yerini alıyor, bu da oyunda bir sürekliliğin olmadığı izlenimini güçlendiriyor. Tıpkı rüyalarda olduğu gibi... Oyunun bir bölümü dans ile başlarken gölge tiyatrosuyla devam ediyor. Lady Macbeth’in intiharından önceki sahnede birden fazla Lady Macbeth görmek mümkün oluyor.
Bu parçalı anlayış, trajik olanı didaktik bir şekilde aktarmak yerine bu duyguları ve onların sunulma biçimini hafifletmeyi tercih ediyor; bir tür sağaltım yaşatıyor. Trajik olanın içindeki komediyi de araştırarak, bu duyguyu yaratıcı bir şekilde sahneye taşıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Evden kaçan bir muhabbet kuşu, bir drag queen kulübü, yüzleşmeler, hesaplaşmalar, ilişkilerle dolu tanıdık hikayeler, yepyeni oyunlar. Ve İstanbul Tiyatro Festivali notları.
22 Kas 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?





