Zamansızlığın içinde, siyah beyaz renklerle: Ebru Yıldız


Kendi çizgisi olanlara: Wings Denemeyi ve keşfetmeyi sevenlerin tercihi Wings , kendi çizgisi olanlara hayatın her alanında ayrıcalıklar sunmaya devam ediyor. Nedir? Müşterilerine benzersiz ve özel deneyimler sunarak dinamik bir hayatın kapılarını aralayan kredi kartı Wings , on beşinci yılını sunduğu yeni ayrıcalıklarla kutluyor. Neler var? Tüm müşterilerine sadece kart harcamalarından değil bankacılık ürünlerinden de Mil Puan kazandıran yeni Wings, otomatik fatura ödeme talimatlarında, BES, Artı Para, tamamlayıcı sağlık sigortasında, konut/taşıt kredilerinde ve fon talimatlarında toplamda 200.000’e varan Mil Puan kazanma imkânı sunuyor. Kazandığı Mil Puanlarını dilediği havayolundan yurt dışı uçak bileti alırken iki kat daha değerli kullanan Wings sahipleri, seyahatlerine de konforla başlayarak, havalimanına giderken %75’e varan transfer indirimi ve % 50’ye varan havalimanı otopark indiriminden yararlanıyor. Wings sahipleri tüm otellerde %10’a, Wings Style otellerinde %20’ye varan indirimle daha az ödüyor. Restoranlarda ekstra Mil Puan kazanan Wings liler, yeni lezzetleri %15’e varan indirimle keşfediyor. Üstelik Wings Style restoranlarında %20’ye varan indirimlerden de yararlanıyor. Wings ’in ayrıcalıklı dünyasına katılmak ve programlarını keşfetmek için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Görüşmemizden hemen önce Ebru Yıldız’ın Instagram hesabına baktım. Son paylaşımında Pink’le yaptığı çekimden kareler vardı. Herkesin kendini iyi hissettiği, keyifle çalıştığı ve bizzat Pink’in ekip için hazırladığı kap keklerin yendiği Ebru’ya göre paralel evrende gerçekleşen bir çekim. Şanslı ki elinde o evrende bir süre yaşadığına dair bizzat çektiği fotoğraflar var. Ebru’nun değindiği asıl nokta, çekimden önce Pink hakkında yapılan harika bir karakter olduğuna dair yorumların onda da ayni şekilde karşılık bulması. İsminin iyinin yanında durması.
Patti Smith’in Danimarka’daki Louisiana Museum of Modern Art’ın bahçesinde oturup bir edebiyat festivali kapsamında etrafında toplanan gençlere kendisinin de aynı yaşlarda William S. Burroughs’tan aldığı tavsiyeyi paylaştığı söyleşi geldi aklıma: ”İsmini temiz tut. Ödün verme. Çok para kazanma ya da başarılı olma kaygısı taşıma. İyi işler yapmakla ilgilen ve işini koru.” Benzer bir inanca sahibim. Ebru’nun da aynı şekilde düşündüğüne enimim.
Bu yazıya başlamadan önce tekrar Ebru’nun Instagram profiline girdim. Araya giren pek çok paylaşımın ardından en güncelin yine Pink’le ilgili olduğunu fark ettim. Yazdıklarına baktığımda fotoğrafla ilgili söyledikleri 1.5 saati aşan söyleşimizin devamı gibi hissettirdi. Burada da kalsın istedim: “Fotoğrafla ilgili sevdiğim şeylerden biri de hayal bile edemeyeceğim durumlar içinde olmak ve deneyimler yaşamak. Bir çeşit hazır olma, bakma, görme ve belgeleme izni gibi. Bugüne kadar bunu yapabildiğime hâlâ inanamıyorum. Beni neyin beklediği hakkında hiçbir fikrim olmadığı için fotoğraf makinemi her elime aldığımda çok heyecanlanıyorum ve bana bunu yapma fırsatı verildiği için aynı derecede minnettar hissediyorum. Fotoğraflarını çekmeme izin veren herkese teşekkür ederim.” Ne diyorduk? İsmini temiz tutmak, işini korumak ve iyi işler yapmak. Bunun yanına minnettar olmayı da ekleyelim. Şimdi müsadenle seni hayatındaki pek çok fırsatı kendi elleriyle oluşturan fotoğraf sanatçısı Ebru Yıldız’ın hikâyesine alalım.

Interpol (2022) | Fotoğraf: Ebru Yıldız
İlk durak: Ankara
Her zaman bir başlangıç noktası vardır. Ebru’nun hikâyesinde de ilk durak Ankara. Onun gençlik yıllarındayız, yani 90’larda Ankara’dayız. İlk olarak ailesinde hiç sanatçı olmadığından bahsetti. Bu yüzden ailesinin uzun süre para kazanabileceği bir mesleğinin olmasını, kurumsal bir yerde çalışıp düzenli maaşının olmasını istediğini anlattı. Düzen kelimesinin karşılığına şehrin her yanında denk gelmek mümkün. Büyürken sanat dallarıyla ilişkisinin olmadığının altını çizdi. Ben tam peki fotoğraf diyecekken de ekledi: “Görmediğin bir şeyi olamazsın veya isteyemezsin. Dolayısıyla fotoğrafçılıkla alakalı kafamda oluşmuş hiçbir şey yoktu. Ama müzik hep vardı.”
Müzik varsa nice hayallere, nice unutulmaz anılara da yer vardır. Ebru’nun müzikle tanışmasında abisinin yeri ayrı. O büyürken abisi de DJ’likle meşguldü. Daha sonra müziklerinden sorumlu bar işletmeciliği de yapacaktı. Bunlardan önce aile evinde içi müzik kasetleriyle dolu bir odasının olması mühim. Ebru abisinin kaset koleksiyonunu anlatırken oyuncaklarını anlatır gibi heyecanlı. Abisinin dağınıklığından dolayı her kasetin bir numarası olduğunu, onların sıralı kalması ve arkadaşlara ödünç verilenlerin geri dönmesi için bir defter tuttuğundan bahsetti. Bu iş birliği onun müzik evreninde yeni yolculuklar başlattı. Ebru o zamanlarda bir müzik zevkinin olmadığını söylese de belli ki seslerin beğenisini yani kendisini yansıttığını fark etti.

The Dragon Sisters (2021) | Fotoğraf: Ebru Yıldız
The Velvet Underground’la gelen New York çağrısı
Kuşkusuz Ebru için müzik fotoğraftan önce geldi. Üniversite yıllarından itibaren rock müziğiyle kurduğu özel bir bağ vardı. Ancak bağı kuvvetlendirecek konserlerden oldukça uzaktı. O dönem arkadaşlarının çoğu Tunalı’da kulüp müziğinin peşindeydi. O ise cover müzik yapan grupları canlı dinlemek için pek kimsenin takılmadığı Sakarya Caddesi’nde ya da popüler müzik çalmayan barlardaydı. Bir gün üniversitedeki yakın arkadaşlarından birisinin çok cool bulduğu ablasının evine gitti. İçeri girdiğinde çalan müzik bir anda ayağının altındaki halıyı çekti. Zihnindeki dev bir perdeyi araladı. O mühürlü anın başrolünde The Velvet Underground’un Sunday Morning şarkısı vardı: “O an çok özeldi. Her detayı hatırlıyorum. Odaya ışığın nasıl geldiğini, kalbimin ne kadar hızlı atmaya başladığını ve çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. O çok önemli bir noktaydı benim için. Çünkü bana New York takıntımı getirdi.”

New York’ta, ait olduğu yerde
Ebru’nun üniversite yıllarını kendini tanıyarak ve karanlık yanlarına attığı her adımda etrafındaki insanlardan uzaklaşarak geçti. Zaman geçtikte daha da olmamış, bir yere oturmamış hissetti. Şehir onun üstüne hiç uymadı. Onun için aydınlık günler başka bir yerdeydi. Aklında 1994 yılında üniversiteye hazırlanırken abisinin onu götürdüğü New York vardı. Şehre aşık olması için iki hafta yetmişti. Üstelik ona ışığı getiren The Velvet Underground da oradaydı. Ebru, üniversiteden mezun olur olmaz yüksek lisans tercihini New York’tan yana kullandı. “Doğru yerde olduğunu ne zaman hissettin?” şeklindeki soruma hiç düşünmeden “1998 yılında uçaktan iner inmez.” diye cevap verdi ve ekledi: “Çok enteresan bir şey var. Belki genç olmanın verdiği cesaretle alakalı olabilir. Gelir gelmez ne korkum, ne kaygım, ne de başka bir şey varı. Sadece çok mutluydum.”
Vakit geldi. Ebru uzun zamandır hayalini kurduğu şehirdeydi. Kapıları belli uçsuz bucaksız bir labirentin içindeydi. Hiç durmadan yürümesi gerektiğinin farkındaydı. Fakat aradığını bulmak zaman alacaktı. Şehirde müziğin sesini duymak bile meseleydi. O dönem etkinlikler gazete ya da dergilerden takip edilmekteydi. Peki hangi gazete ve dergiydi? Çünkü bir sürü vardı. Sadece bu bilgi bile başlı başına çok değerliydi. Şehirde üç yılını ona yön gösterecek kişilerden yoksun geçiren Ebru, kendi karanlığında kalıp aydınlığa doğru inançla yürümeyi başardı. 2001 yılında işler değişmeye başladı. Mağazada çalıştığı dönemde hayatına giren insanlar, şimdilerde hâlâ görüşmeye devam ettiği yakın arkadaşlara dönüştü. Artık yalnız değildi. Böylelikle şehir pes etti. Ebru kazandı.

Death by Audio | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Tarifsiz duygular
Şehirdeki canlı müzik mekânlarının yerini öğrenen Ebru, peşi sıra konserlere gitmeye başladı. Bu sırada şehir farklı kadrajlarda, farklı çerçevelerde ona sürekli görsel mesajlar iletti. Çok geçmeden Ebru bu alandaki ilgisinin farkına vardı. Pratt Institute’da İletişim Tasarımı okumaya karar vermeden önce aynı dönemde karanlık oda, grafik tasarım ve çizim dersleri aldı. Amacı sadece ona iyi geleni bulmaktı. Bir gün kamerasını da yanına alarak konsere gitti. Fotoğraf çekmeye başladı. Bir anda kendini tarifsiz duyguların içinde buldu. Peşini asla bırakmayacağın tutkun nedir? Belki henüz karşılaşmadın. Şüphe yok ki o gün geldiğinde için aydınlıkla dolacak. Tutkun hep seninle olacak. Ebru için de öyle oldu. Makinasını bir daha bırakmadı.
Fotoğraflarını çektiği ilk lokal grup olan A Place To Bury Strangers’ın şarkıcı ve gitaristi Oliver Ackermann’ın 2004 yılında açtığı konser mekânı Death by Audio, Ebru’nun New York’taki ilk evi oldu: “Kolejde okumuş, ardından Bilkent’e gitmiş birisi olarak devamlı herkesin seni yargıladığı ve sorguladığı bir ortamdaydım. Death by Audio’da ilk defa nereden geliyorsun, ne yapıyorsun sorusunu sormadan sadece sen kendin olduğun için kabul edildiğin bir yerle karşılaştım. Bu çok hoşuma gitti. Kendimi ilk kez çok rahat hissettim. Oradaki insanlarla tanıştığım zaman buraya aidim dedim.”

Sloppy Jane (2021) | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Kalbe yakın duran fotoğraf makinası
Ebru’nun artık kendi şehri, kendi evi, kendi fotoğraf makinası vardı. Aynı anda dört farklı işte çalıştığı dönemlerde bile konserlere gidip fotoğraflar çekecek motivasyona sahipti. Onun fotoğrafla kurduğu bağ, kusursuz teknikle ya da gözün gördüğüne en yakın olanla alakalı değildi. O, anların izindeydi. Sahneyle seyircinin arasında müzisyen ve dinleyiciyi buluşturan ortak hislerin yarattığı anları fotoğraflama derdindeydi. O yüzden fotoğraf makinası gözünden çok kalbine yakındı: “Benim için fotoğraflar hissel olarak sana o anın önemini hatırlatmaktan ziyade orada olmayan başka birine o anki duyguyu verebilmeli.”
Uzun bir süre geçimini sayısını hatırlamayacak kadar farklı işte çalışarak sağlayan Ebru, 2012 yılında yeşil kartını alınca bir bakıma özgürlüğüne de kavuştu. New York’a geleli 14 yıl olmuştu. Fotoğraf çekmek onun için yıllardır sömürüldüğü çalışma ortamlarından bir kaçış alanıydı. 10 senedir kendince oyunlar oynadığı bu alandan acaba para kazanabilir miydi? Bu soruya cevap verebilmek için pek çok gazeteye ve dergiye çektiği fotoğrafları gönderdi. İlk olumlu dönüş yapan Pitchfork oldu. Kısa sürede Rolling Stone, The New Yorker, New York Times, NME, NPR, Wall Street Journal ve The Guardian gibi pek çok önemli yayınla çalıştı. 2014 yılında sektörde bilinirlik sağladığını fark ettiği anda tüm işlerini bıraktı ve tam zamanlı fotoğrafçı oldu.

Amber Doyle, For The Record | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Tüketilmeyenin peşinde
Her ne kadar konserler onun için baştan sona bilinmeyenlerle dolu bir maceraya dönüşse de artistik olarak en az tatmin olduğu yerlerdi. Herhangi bir yayın için çektiği konser fotoğrafları daha akşamında haber içeriği olarak paylaşılıp ertesi gün öğlen olmadan internet sitesi sayfalarında kaybolup gidiyordu. Tüm gününü alan ve duygusal yoğunluğunu kattığı konser fotoğraflarını medya tüketimine bırakma niyetinde değildi. Neticede konserler onun sahip olduğu çerçevelerden biriydi. İçini tutkuyla doldurmak istediği daha pek çok çerçeveye sahipti. Portre fotoğrafları çekmek bunlardan biriydi. Hatta daha özeldi: “Kameranın bana başkasına bakma, onların hayatlarına konuk olma izni verdiğini düşünüyorum. Bu müzisyen ya da kapının önünden geçen herhangi biri olur. İnsanların hayatlarını çok merak ediyorum. Benden farklı yaşanan hayatlara karşı inanılmaz bir ilgim var.”
Ebru için portre fotoğrafları çekmek, karşısındaki insanın çatlaklarına sızmak gibiydi. Bu boşluk bazen parelel bir evren, bazen ışığın düştüğü herhangi bir alandan ibaretti. “Portre çekmem için iş geldiğinde, bana hak etmediğim bir güven verildiğini düşünüyorum ve bunun karşılığını verebilmek için de onlarla alakalı öğrenebildiğim kadar çok şey öğrenmek istiyorum.” diyen Ebru için insanlar hep yeni birer kapı oldu. O zaten yıllar önce New York’a geldiğinde o kapılardan geçmeyi kabul etti. İçindeki ışığı takip etmekte kararlıydı.

HalloweenParty, Death by Audio | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Kişisel bir veda
Bir gün New York’taki ilk evi olan Death by Audio’un kapandığı haberini aldı. Üç dişini kırdığı, çenesini çatlattığı ve bunların hepsini gururla anlattığı konserlere orada tanık oldu. Tam anlamıyla orada kan ve terini akıttı. Ancak şehirde yaşanan kentsel dönüşüm Brooklyn'deki Death by Audio’yu da çaresiz bıraktı. Kapanma tarihi kesinleştiğinde Ebru, kendi vedasını düzenlemeye karar verdi ve mekânın son 75 gününü fotoğrafladı: “Bütün işimi bir kenera bırakıp buraya adadım kendimi. Duygusal olarak çok yoğun, üzücü ve sevindirici pek çok özel anın olduğu bir dönemdi. Yine olsa yine yaparım. Daha iyi nasıl yapabilirim bilmiyorum ama kesinlikle tekrar yaparım. Aynı zamanı yeniden adardım. Hatta taşınabilirdim bile oraya. 75 gün boyunca orada yaşabilirdim.”

John Cale | Fotoğraf: Ebru Yıldız
New York’tan sürprizlerle
Ebru çalıştığı internet sitelerinin birinden The Velvet Underground’un kurucu üyelerinden biri olan John Cale’in fotoğrafını çekmesi için teklif aldı. Onu bu şehre getiren kahramanlarından biriyle tanışma vakti gelmiş olabilir miydi? Kim bilir? Ebru hemen çok kısa sürmesi muhtemel çekim için hazırlık yapmaya başladı. Çok geçmeden çekimin iptal olduğunu öğrendi. Şehir hiçbir şeyi ona kolayca vermedi. Belli ki bu da öyle olacaktı. Ebru, birini kendi boyadığı diğerini ressam arkasından aldığı iki arka planla çekimi yapmak için John Cale’in yaşadığı Kaliforniya’nın yolunu tuttu. Çekim Ebru’nun arkadaşının evinde gerçekleşti: “John Cale geldi. Böyle kalbimin çarpıntısından ne konuşulduğunu duymuyordum. Hayal gibi geçti. Çektim yaptım. Benin içi çok özeldi. Hâlâ an ve an yaşıyorum bu hatırayı.”

Laurie Anderson | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Ebru için çok özel çekimlerden bir diğeri de Laurie Anderson’dı. Do Angels Need Haircuts?: Early Poems by Lou Reed kitabının iletişim çalışması için Laurie Anderson’la yaptığı çekim, internet sitelerinde yer almaya başladı. Ebru, Lou Reed ve Laurie Anderson’la ismini aynı içerikte yazdırmayı başardı. Belli ki New York’ta 25. yılını doldurmak üzere olan Ebru’ya şehir farklı konseptlerde teşekkürler hazırlamıştı.
Siyah beyaz bakmak
Hayattaki yolculuğumu döngüler üzerinden anlamlandırmayı severim. Hikâyelerde bu döngülerle karşılaşmak bana hep mutluluk vermiştir. Abisinin Life dergisinin ikonik siyah beyaz kapaklarını çerçeveletip çalıştığı barın duvarlarına asması, Ebru’nun dikkatini çekti. Daha o yaşlarda hem dergiciliğin hem de siyah beyaz fotoğrafların etkisiyle tanıştı. Bu sayede bir yandan arasında güçlü bir bağ oluşan müzisyenler ve gruplar için fanzinler hazırladı. Diğer yandan çektiği siyah beyaz kareleri sanatçı dışavurumunun en baskın kimliğine dönüştürdü.

Anuj Panchal, Death by Audio | Fotoğraf: Ebru Yıldız
Her ne kadar yaşam, zamansal düzlemde renkle eşleştirdiği pek çok anıyı zihnime yerleştirse de duygular hep siyah ve beyaz arasındaki geçişlerde kendine yer buldu. Kuşkusuz bu Ebru için de öyle. Life dergisinin siyah beyaz yönelimine olan etkisini “Life dergisinin kapaklarına baktığımda siyah beyaz fotoğrafların zaman etiketini kaldırdığını düşünüyorum. Renkli fotoğraflarda bu 60’larda çekilmiş, bu 2000’lerde çekilmiş gibi tahminlerde bulunabilirsin. Ama siyah beyaz çekildiğinde zaman ortadan kalkıyor. Fotoğraf bugün ya da 100 sene önce çekilmiş olabilir. Ya da 50 sene sonra da çekilecek olabilir.” sözlerinden anlamak mümkün. Ebru ışığın ona sağladığı aydınlıklara sığınmayı tercih etti. Gözü renklerden uzaklaştırmak, tüm fotoğrafta dolaştırmak istedi. “Siyah beyaz baktığın zaman renklerle dikkatin dağılmıyor. Sadece ışığı görüyorum. Işık nasıl geliyor? Ne kadar gölgem var? Bunların değerlendirmesini daha iyi yapabiliyorum. O yüzden kameramın ardından her zaman siyah beyaz bakıyorum." Belli ki daha klasik ve daha zamansız olana yer açmak istedi.
Son olarak Ebru’nun arşiv konusunda nasıl olduğunu merak ettim. Çektiği her kareyi özenle sakladığını söyledi. Ancak henüz bir arşiv oluşturacak kadar fotoğrafçılıkta vakit geçirmediğinin de altını çizdi. Sonra birden gülümsedi. Geçenlerde yeğeninin onu ziyaret etmek için New York’a geldiğini ve 2003’ten beri çektiği her şeyi onunla birlikte excel’e geçirdiklerini anlattı. Böylelikle abisinin onunla başlattığı arşiv kaydını o da yeğeniyle devam ettirdi. Kasetlerin yerini fotoğraflar almıştı. Kadrajda yine müzik vardı. Müzik olmazsa olmazdı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ebru Yıldız’la Ankara’dan New York’a, The Velvet Underground’dan siyah beyaz renklere uzanan bir yolculuk.
21 Kas 2022

YAZARLAR

Taner Turna
grandkid of david bowie, son of nick cave, brother of thom yorke & damon albarn

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026




