Bizi ağırlayan balıklar

Teknik ve malzeme konusunda nadir kusursuzluğu yakalamış iki balıkçı.
Bizi ağırlayan balıklar

20 Ağustos - About Nights - Apéro
About Nights - Genel ile birlikte

Deli Dolu Masa serisinin son bölümü About Nights’la İsveç Sarayı’nda About Nights, gerçekleştirdiği etkinlikler ve eğlence iletişimiyle farklılığı, cesareti ve deli dolu olmayı sahiplenirken kariyer çizgisiyle iz bırakan birbirinden renkli isimleri bir masa etrafında buluşturmaya devam ediyor. Keşfedilmemiş küçük patikaların, sıra dışı hikâyelerin ve cesur hareketlerin peşinden giden About Nights , tıpkı kendisi gibi deli dolu konukları ağırlayan Berrak Tüzünataç’la sürdürdüğü Deli Dolu Masa’nın son bölümüyle herkesi bu maceraya davet ediyor. Sinema, televizyon ve moda sahnesinin popüler ismi Berrak Tüzünataç'ın About Nights ruhundan ilham alan programı Deli Dolu Masa , Tüzünataç’ın keyifli konuklarıyla yemekli sohbetler eşliğinde birbirinden ilginç lokasyonlarda GAİN’de izleyicisiyle buluşmaya devam ediyor. Kendi alanlarında cesur, sıra dışı, yaratıcı işleriyle dikkat çeken konuklarıyla hem sanat, gastronomi, moda, aktüalite gibi konularda capcanlı, adı üstünde “deli dolu” sohbetlere ortak oluyor, hem de birbirinden renkli ve lezzetli sofralarda izleyiciye ilham veriyor. Deli Dolu Masa etrafında buluşan isimler arasında; fotoğraf sanatçısı Burcu Karademir , müzisyen Mert Demir , yönetmen Ozan Açıktan , performans sanatçısı Cakemosq ve moda tasarımcısı Zeynep Tosun gibi daha nice deli dolu isimler yer alıyor. Deli Dolu Masa’da bu hafta Birbirinden farklı mekanlarda, kendine özgün kariyerleriyle fark yaratan konukları masa başına toplayan Deli Dolu Masa’nın 21 Ağustos Cumartesi günü yayımlanacak son bölümünde Berrak Tüzünataç; karikatürist Cem Güventürk’ü, moda ve yaşam stili direktörü Zeynep Üner’i , müzisyen Lara Di Lara’yı ve şef Cihan Kıpçak’ı ağırlayacak. Kendi özgün kariyer yolculukları üzerine keyifli sohbetler dinleyebileceğimiz son bölümde konuklar, İstanbul’un en deli dolu noktalarından biri olan Beyoğlu’da bulunan İsveç Sarayı’nda buluşacaklar. Deli Dolu Masa serisinin 4 bölümüyle de buluşmak için yıl boyunca GAIN’i ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

"Barbun sana gelmeyecek, sen barbuna gideceksin." Türkiye'de fine-dining'in hakkını veren sayılı şeften, ruhu Egeli, kendisi Adanalı Aylin Yazıcıoğlu'nun bu sözleri, barbunun lütfedip teşrif ettiği soframızda şen gülüşmelere sebep oldu. Aynı söz öbeği, İzmir'deki kısa ama yoğun yemek turumuzun doruk noktası Karaburun'dan dönüş yolculuğu sırasında, Türkiye'de kaliteli malzeme kullanımı ve uygulamada teknik doğruluğuna dair hararetli konuşmanın da bel kemiği oldu.

Türkiye'de balık doğru pişirilmiyor. Bu bir gerçek. Ortalama bir balıkçı değil, iyi olduğu söylenen, mutlaka gidilmesi lazım diye ısrar edilen ve "Buraya git, balık neymiş göreceksin," diye kulağımıza dillendirilen üstün balıkçılarda dahi filetolar kuru, ızgaralar dişe yapışacak kadar nemden arındırılmış, tavalar ya çok unlu ya da çok yağlı.

Bu işin teknik kısmı. Balık çıkan bölgelerimizde işi bilen kültürlerin erozyonu, balık işleyen ustaların referans noktasındaki zayıflıklarına rağmen öz güvenleriyle birleşince ortaya çıkan bir durum. Buna bir de malzeme tedariğindeki sıkıntılar ekleniyor. Mevsiminde ve yerinde, doğru yöntemlerle ve zamanlarda avlanmayan hayvanların lezzetli olması beklenemez. Yol giden veya dondurulan malzeme taze olmaz. Bu yorumlar ne yazık ki bir fildişi kulesinden aşağı atılmaktan ziyade, yurt dışında balık kültürü güçlü ülkelerin örnek teşkil eden restoranlarında ve nadir Türkiye örneklerinden yola çıkarak oluşturulmuş, "doğru"yu balığın özelliklerini ve lezzetini kaybetmeden masaya getirmek olarak tanımlayan gözlemlere dayanarak yapıldı. 

Ürün anlamında sırf balıkçılıkta değil, tarımında da sıkıntıları olan mutfağımızın malzeme tedariği konusunda başarılı bir bölgesi: İzmir'in Çeşme yarımadası. Sanıyorum bunun sebebi, yöreye ait mutfağın restoranlarda öne çıkması, malzemenin uzaktan gelmemesi ve oturmuş ilişkilerle kaliteli şekilde temin edilmesi. Bu nadir, malzemede ödün vermeyen ve teknikte kusur göstermeyen yerlerden ikisi, Karaburun'un burnuna doğru konuşlanmış Lipsos Otel'in restoranı Ata'nın Yeri ve Urla'da adını vermekten sakınacağım, daha az bilinen bir balıkçı.

Ata'nın Yeri

Urla'dan Karaburun'a giden yol ne düz ne kısa. Yalnız sonunda insanı bekleyen Ata'nın Yeri'nin tepsilerinde gezen tabaklar, mide kazındıran ve bazen de bulandıran o yolculuğa kat kat değiyor. İçeri girince insanı iki tavuk bir kaz karşılıyor, üstünü değişmeye giderken de yavrularını emziren bir kedi, şöyle bir başını kaldırıp bakıyor. Bahçenin içinden teras kısmına, oradan lavabo için binanın içine girince insanı nostaljik berjerli ve dantel bezeli bir oda karşılıyor. Mavi ahşap kapılardan geri çıkınca dalgalarla çocuk sesleri karışıyor; herkes kendi halinde içkisini içiyor, yemeğini yiyor, şıpıdık terliklerini şıpıdatıyor.

Gidip gelen genç garsonların arasında ara sıra boy gösteren şortu ve harekete hazır, dik duruşuyla dolaşan Ata Bey'in gözleri müşterilerde değil tabaklarda. Elleriyse el sıkmak değil, maşa tutmak ister gibi. Nitekim hâl hatır faslını kısa tutup işine bakmaya dönüyor. Ata'nın Yeri'ni belki de bu tutum özetler: İşine bakıyor, yapacağının en iyisini yapıyor ve insanın önüne koyuyor. 

Karaburun'un ta kendisinden çıkan kerevit, Ata Bey'in elinden çiğ geliyor. Aman ne lezzet. İnsan yerken ağzında kalsın, boğazına inmesin, midesine hiç geçmesin istiyor. Takoz kefali, Türkiye'de yediğim en doğru pişirilmiş balık olabilir. Ata Bey'in elinin yatkınlığı nereden geliyor bilmiyorum — zaten bir yerden gelmesi de gerekmiyor. Ata'nın Yeri'nde kefal, en ideal şekliyle pişirilmiş; barbun, ideal çıtırlıkta ve hafiflikte, içini kaybetmeden tavalanmış; kerevit, en doğru zamanında ve en lezzetli hâliyle sunulmuş. Bunların üstüne mezeler güzel, deniz on basamak uzakta olunca Karaburun'a konuşlu bu balıkçı, gastronomik uçkurunun peşinden koşan herkesin hayalindeki mekân.

İllüstrasyon: Cenk Güngör


Adı bende saklı bir sardalya

Urla'nın en iyi balıkçılarından biri sadeliği, lezzeti ve teknik mükemmeliyetiyle İstanbulluların keşfetmemesi gereken bir yer. Urla merkezde önünden geçerken insanın dönüp bakmaya meyil etmeyeceği mekânın başında — biz gittiğimizde — üç kadın vardı. Mutfağında, servisinde ve kasasında çekingenlikten yoksun bir samimiyeti olan bu insanlar, bizi ağırladığında yedirmek ve beslemek istercesine bir yakınlıkla güzel yemeklerinden verdiler. 

Buranın aslen ızgara sardalyası, bir diğer ismiyle boklu kebabı meşhur. "Boklu" denmesinin sebebi, normalde kafası ve içi temizlenen sardalyanın içinin olduğu gibi bırakılması. Gittiğimiz gün bunu deneme şansımızın olmayışı, bir daha gelmek için sebebimiz oldu. Fakat bu şanssızlık, hemencecik daha fazla tava sardalya ve tava mezgit yenerek ekarte edildi. Tava sardalyasının bulandığı un, bir Japon mutfağı tempurası kadar hafif ve çıtırken içindeki sardalya da bir o kadar sulu. Meşhur balıkçılara taş çıkaracak mükemmellikte yapılmış sardalyaya mezgit eşlik ediyor. Mezgit daha diri; kızarmış un sarmalaması yine ince ve hafif. Yanına sofrada yer açtığımız yoğurtlu mezeler ve roka salatası da tam mide ve damak yormayacak, balığın yanında ara sıra ağızda tat değiştirtecek lezzette.

Bu balıkçıda alkol yok. Yine de mekân, insana akşam gidince bir şansını denese mantıksız olmaz gibi bir his veriyor. Ekose örtüleri, dönen vantilatörü, tahta sandalyeleriyle balıkçı, afrasız tafrasız şekilde, tam anlamıyla "Urla'da bir balıkçıya gittik, adını unuttum ama çok iyiydi," diye başlayan hikâyelerin baş kahramanı.

Mekânın ismini, cismini ve yerini sansürlememin nedeni, İzmir kütüklü dostlarımın ricası — biraz da benim bencilliğim. İstanbullu akınından sonra sevdikleri mekânların dönüşümünü ve "bozuşunu" izlemek, bir İstanbullu'nun kolay anlayacağı bir his olmasa gerek. Bu yüzden hak verip adını kendime sakladım, İzmirli arkadaşlarımla uğrak mekânım yapmak için.

Bu sır perdesini ben örtüyorum ama fark ettim ki İzmirliler bize pek sevmedikleri ama idare eden yerleri gösterip kendilerine daha güzel bazı yerleri saklıyorlar. Yani muhtemelen, henüz yarımadanın yarısı umumi keşfe açıldı ya da açılmadı ve İzmirlilerin fısıltıyla birbirlerine anlatmasıyla doğumdan seçkin bir zümreye aktarılıyor. Henüz nereleri bilmediğimi öğrenemedim — öğrenirsem de paylaşmayacağım. Neme lazım, İstanbullular üşüşür.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🦞 Canım Ege'me saygımla geldim

İzmir kazalarına bir kaçamakta öneriler: kerevit, Ege otları, balık yumurtası ve adı bende saklı sardalya tava.

20 Ağu 2021

İllüstrasyon: Burcu Kavkacı

YAZARLAR

Berkok Yüksel

A former child writing about food and London for Aposto.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra
apéroapéro

HİKAYE

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.

20 Haz 2026

Narenciye punch: Alkolsüz ve isli