‘Bizimle çok kolay yarışırlar’: İddiasız erkeklik akımı neden giderek yayılıyor?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Kopuşlar, yeni başlangıçlar, arafta kalanlar ve hatta olur olmadık yerde atıf yapılan canavarlara kadar dönemin ruhu, sürekli yeni bir adlandırmayla veya neolojizmlerle ifade edilen başka bir kopuşla anılıyor. Ortalama bir insanın uyum sağlayamayacağı kadar yüksek yoğunluklu bir “kriz” vurgusuyla desteklenen bu yaygın müdahaleler, eskiyle yeni arasında bir köprüden çok muğlaklık karşısında duyulan rahatsızlığa dair bir nevi anestezi işlevi görüyor.
Erkeklik ve onun mahiyeti de kopuş ve süreklilik anlatılarının merkezinde duran kavramlardan. Cinsiyet meselesi ya da bence çok daha doğru bir ifadeyle “cinsiyet belası” üzerinden toplumsal dönüşümleri incelemek bazen elle tutulur, çoğu zaman ise cezbedici sonuçlar doğurabiliyor.
- Neticede cinsiyetler arası politik ve kültürel uçurumlara dair çok fazla soruşturma mevcut. Bu açıdan bahsi geçen "kopuş" anlatılarında “erkekliğin krizi” de yaygın şekilde önümüze çıkanlardan biri.
Son birkaç yıldır internetin derinliklerinde üretilen, daha sonra yüzeyde de alıcı bulan retorik, erkekliğin kriziyle beraber kültürel olarak acı çekmenin yüceleştirildiği, maskülenitenin kaybı karşısında duyulan mağduriyetin, kutsallığın aşınmasına eşdeğer tutulduğu ve tüm bunların sonucunda tuhaf bir hınç mekanizmasının, daimi bir huzursuzluğun sonucu olarak sunulduğu bir çerçeve çiziyor.
Bu reaksiyoner çizgide doğa durumunda katı bir güç mücadelesinin keskin köşelerinde tahayyül edilen erkeklik, onun etrafında üretilen alfa-beta gibi kategorilerle mutlak kazananlar ve kaybedenler örüntüsüne havale edilirken, bu mekanizmanın mağdurları da çoğu zaman karşı cinse duyulan düşmanlık üzerinden bir telafi ihtimali arıyor.
Kendi mağlubiyetini oyunlaştıran bir akım: İddiasız erkeklik
Ancak son dönemde ortaya çıkan bir akım, söylem düzeyinde bu anlatıyı tersine çeviriyor. İddiasız erkeklik olarak adlandırmayı tercih ettiğim akım, erkekliğin kültürel kodlarına işlenen kalıpları ters yüz ediyor. Eril güç gösterisi ve maskülen reflekslerle özdeşleşen kalıplar, oldukça sade ama güçlü bir mizahi anlatımla dönüştürülüyor.
Örneğin bir paylaşımda “Bizimle sıkıntısı olan Ankara’ya gelsin, biz Konya’dayız” yazıyor. Diğerinde “Sizin belde emanet varsa, bizde fıtık var”, bir başkasında ise “Biz hepimiz, siz biriniz” gibi ifadeler geçiyor. Başka bir paylaşımda ise “Yapamazlar dediler, yapamadık” deniyor. Burada “tutunamamanın” TikTok estetiğiyle çerçevesinin yeniden çizildiği bir temsil mekanizmasını görüyoruz.

Bu noktada Oğuz Atay’ın meşhur romanı Tutunamayanlar’ın okurların dünyasındaki yerine dair parantez açabiliriz. Gezi sonrası çeşitli pop-edebiyat çevrelerinin de katkısıyla oldukça yanlış anlaşılan, alıntılarla neredeyse bağımsızlaştırılan bu eser, yayımlanmasından çok uzun süre sonra hiç de niyet etmediği bir tutunamayan prototipinin ortaya çıkmasına vesile olmuştu. Hatta edebiyat ve sinemadaki temsiller başta olmak üzere bir “tutunamayan” enflasyonuna maruz kaldığımızı söylesek abartmış olmayız.
- Bu tutunamayan anlatısında, içeriksiz ve ikna edici olmayan bir yıkıklığa, asık suratlı bir kaybedişe ve sinik bir hesapsızlığa sıkıştırılmış, çok da anlamlı olmayan bir bakışla kendi kendini okşayan, eğreti bir hüzünden ibaret narsisistik bir profil yaratılmıştı.
Halbuki Oğuz Atay’ın Selim’i kendi mağlubiyetini oyunlaştıran, kendi dramasına mizahi bir mesafeden bakan, pek başarılı olmasa da gülünçleşme korkusunu ironiyle savuşturmaya çalışan bir karakterdi. Hikaye her ne kadar melodram diye adlandırabileceğimiz bir çekirdeğe sahip olsa da onu Türkçenin en iyi romanlarından biri yapan özelliklerinden biri de, baş karakterin dram ile ironi arasında kurduğu dengeydi.
- Neyse ki Oğuz Atay’la hayalî bir sohbetin yapay zekayla canlandırılması gibi ürkütücü ve çiğ örnekleri hâlâ görmekle beraber bu “kendine âşık kaybedenler” anlatısının giderek karikatürleştiğinin müjdesini verebiliriz.

İddiasız erkeklik akımına dönecek olursak, o paylaşımlarda da erkekliğe biçilen geleneksel roller karşısında bir geri adım; başarısızlık ve "tutunamama" karşısında da mizah seviyesi yüksek bir kabulleniş yatıyor. Ayrıca erkekliğin modern krizi olarak sunulan maskülenliğin çözülmesi, hınç ve öfkeyle değil, bir nevi gülünçleştirmeyle karşılanıyor.
Futbolun duygusal ekonomisi
Serbest çağrışımı, aşırı yorum pahasına sürdürüp erkek egemen bir alan olan futbola da kısaca değinmek istiyorum. Son yıllarda futbolun duygusal ekonomisi, taraftar ile tüketici arasındaki ayrımı muğlaklaştıran, zaferin dışında herhangi bir seçeneğin makbul kabul edilmediği, yüksek frekanslı bir kültürel iklim yarattı.
“Winner”lık, karşılanamayacak düzeyde bir fetiş olarak, taraftarlık kültürünün dahi altını oyan bir dinamiğe dönüştü. Aslında pazar mantığının gaddarca diyebileceğimiz bir düzeyde işlediği bir çerçeve ortaya çıktı da diyebiliriz. Futbolun günümüzdeki çoklu krizler ikliminde böyle yüksek yoğunluklu bir köşeyi tutması şaşırtıcı değil elbette, ancak bu ekonominin kaybedenlerinin de açtığı bazı gedikler var.
Futbolda da koyu bir Fenerbahçeli olarak çok iyi bildiğim tutunamamanın farklı hâllerini görmek mümkün: Şampiyonluk yarışında tutunamamak, ligde tutunamamak veya bir takımda tutunamamak… Ancak kayıp duygusuna karşı kaybetmenin estetiğini sunan örnekler de mevcut. Örneğin 2024’te İstanbulspor’un teknik direktörlüğünü yapan Osman Zeki Korkmaz’ın “tutunamadıkları” sezondaki bir maçın sonunda söylediği şu sözlerdeki gibi:
“Evet, biz belki kümeye gidiyoruz ama çok klas adamlar olarak gidiyoruz. Çok klas bir kulüp olarak gidiyoruz.”
Bir zihniyet dönüşümü ihtimali
Bu akımın düşündürdüklerine bir de kültür-sanat alanındaki temsiller üzerinden bakılabilir. Son yılların meşhur kalıbı “storytelling”, yani hikaye anlatıcılığı herkesin bir nevi küratör olabildiği dönemde kaçınılmaz olarak önümüzde devasa bir hikaye yığını bıraktı. Ancak edebiyat ve sinema, bu nicel bolluğu bereketli biçimde kullanamadı.
Ayakta durmakta zorlanan kurguların güçsüzlüğü karanlık atmosferler, asık suratlarla telafi edilmeye çalışılırken insanlık hâlleri ise soyut ve izole mekanlarda, izleyeni ve okuyanı davet etmeye bile gerek duymayan laboratuvar üretimi diyebileceğimiz bir estetiğin yapaylığında öğütülüyor.
Çağın tüketim dinamikleri sıradan insanların basit yaşamlarına dair söz söylemeyi güçleştiriyor olabilir. Ancak sıradan anların, sıradan başarıların ve sıradan kaybedenlerin hikayeleri kültür ürünlerinin dışında bırakılırken, bu hikayelerden sızan neşe ve hüzün kaydırılan ekranların arasında son derece basit formüllerle anlatılmaya devam ediyor.
Üstelik sanata atfedilen kudreti kendine biçmeden, “iddiasız erkeklik” akımında gördüğümüz gibi zihniyet dönüşümü ihtimallerine de kapı aralayan çok daha davetkar bir estetik sunuyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.




