Haritada bir nokta: Burgazada


Zengin güvenlik donanımlarıyla Suzuki Swift Hybrid
Nasıl, nerede veya ne zaman bir kazayla karşılaşacağımızı ön göremeyiz fakat önlemlerimizi alabilir ve hasarı en aza indirebiliriz. Bu bağlamda, trafik kazalarının meydana gelmesini önleyen ileri teknolojileri geliştirmek için durmaksızın…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Elif Ece Acar
Bu sözlerle başlamış Sait Faik, Haritada Bir Nokta hikâyesine. Büyüdüğünde de gözünün aradığı o adalardan birine, haritadaki üçüncü en büyük nokta olan Burgazada’ya yerleşmiş. Burası Büyükada ve Heybeli’nin daha sessiz ve sakin küçük kardeşi, huzur arayan İstanbullular için bir nevi kaçış noktası gibi. Uzaktan yalnızca bir nokta olarak görünse de eni boyu 2 kilometre uzunluğundaki bu küçücük ada içine nice efsaneler sığdırmış. Eski isimlerinden kiliselerine, sahilinden tepesine her köşesine gizlediği hikâyeleriyle İstanbul’un en özel noktalarından biri.
Bir varmış bir yokmuş
Adanın ilkçağlardan kalma bilinen en eski adı “Panormos”muş. “Güvenilir liman” anlamına gelen bu isim, muhtemelen adanın hemen yanındaki Heybeli ile arasında oluşan sığ ve korunaklı bölgeden dolayı konulmuş. Bizans döneminde ada, Makedonya Kralı Büyük İskender’in komutanlarından ve aynı zamanda bir Yunan mitolojisi kahramanı olan “Antigoni”nin adıyla anılıyormuş. Rivayete göre komutan Antigonos’un oğlu Poliorkites, Boğaz'ları ele geçirmek için burada babasının adına bir kale inşa ettirip adaya onun adını vermiş.
Pyrgos’tan Burgaz’a
Evliya Çelebi gibi gezginlerin notlarına göre adanın Hristos, şimdiki adıyla Bayrak Tepesi denen zirvesinde bir gözetleme kulesi bulunuyormuş. Bu kuleden dolayı adaya, Yunancada “kule” veya “kale/burç” anlamlarına gelen “Pyrgos” denilmeye başlanmış. Daha sonraları Osmanlı döneminde çıkan bir yangında bu kule tarihe karışmış. Adaya yerleşen Türkler de “Pyrgos”u farklı telaffuz ettiklerinden kelime şekil değiştirmiş ve böylece ada bugünkü “Burgaz” ismine kavuşmuş.
Burgazada iskelesine vapur henüz yanaşırken göze çarpan ilk yapı kuşkusuz Aya Yani Kilisesi. Kırmızı kiremitli tepesi ve yüksek kubbesiyle sahildeki evlerin hemen ardından ada ziyaretçilerini karşılayan bu kilisenin de kelimenin tam anlamıyla “altında” bir efsane yatıyor.
Zindan adası
Vaftizci Yahya’ya adanmış Aghios Ioannes Prodromos veya Aya Yani Kilisesi’nin günümüzde görünen binası 1899 yılında yapılmış. Ancak bu kilise, 822 yılında yapılan ve adanın en eski binası olan ilk kilisenin üzerine inşa edilmiş. Efsaneye göre ilk kilisenin 11 basamak altında da Bizans döneminde zindan olarak kullanılan bir mahzen bulunuyormuş. Bu zindanın en ünlü tutsağı da Ortodoks dünyasının saygın patriklerinden olan Aziz Methodius’muş. Methodius, ikona sevgisi yüzünden imparator tarafından buraya sürgün edilmiş ve yerin altında tam yedi yıl esir kalmış.
Suya âşık bir kadın
Elbette adada tek efsanevi olan bu tür yapılar ve binalar değil, denizi ve sakinleri de unutulmaz hikâyelerle dolu. İskeleden indikten sonra sağa dönünce inişli çıkışlı yolu 20 dakika boyunca takip ederseniz, Sait Faik’in bahsettiği o mavi sahillerden birine ulaşacaksınız. Burgaz’ın belki de en hüzünlü mavisi olan bu koyun adı: Madam Martha.
Madam Martha, 1920 yılında Mısır asıllı Ermeni ve Hristiyan bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Osmanlı Bankası’nın müdürü olan babasının tayini çıkınca aile İstanbul’a taşınmış. Burada St. Benoit Lisesi’ni bitiren Martha, aynı zamanda bale okuluna giderek ülkenin ilk balerinlerinden biri olmuş. Eşi Berc Kazar ile evlendikten sonra Burgazada’ya yerleşmişler. Adada Martha’nın vakit geçirmeyi en çok sevdiği yer, o zamanki adıyla Halikya Koyu olmuş. Bu koyda her mevsim onu izleyenlere aldırış etmeden çıplak bir şekilde yüzüyor, hatta bazen yağmur sularını da biriktirip burada o sularla yıkanıyormuş. Bu sevdayı Bercuhi Berberyan, Burgazada Sevgilim… kitabında şöyle anlatmış:
"...Deniz onun canıydı… İbadet eder gibi yüzerdi, meditasyon yapar gibi… Çocuğunun doğum sancısı bile denizdeyken gelmiş, bıraksalar suda doğururdu belki de…"
Martha aynı zamanda koyun temizlik ve bakımını yapıyor, topladığı taşlardan yaptığı takıları çocuklara hediye edermiş Kocaman küpeler, halhallar takarak renkli elbiseler içinde eşini her akşam iskelede karşılarmış. Fakat zamanla adada, Madam Martha’nın bu davranışlarıyla ilgili dedikodular başlamış. 1980’lerin başında hakkında söylenen kötü sözlere dayanamayan Madam Martha, “Artık rahat edersiniz.” notunu bırakarak intihar etmiş. Ölümünün ardından da adalılar çok sevdiği bu koya Madam Martha Koyu adını vermiş.
Bu yaz adaya yolunuz düşerse siz de MadamMartha’yı anabilir, onun efsanelere konu olan güzellikteki koyunda güneşi batırabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Mahalleliler, efsaneler ve kuşatılmışlık hissi: Yedikule, Bağdat Caddesi, Büyükada ve Burgazada'nın izinde.
27 Haz 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



