

SALT x Garantİ BBVA iş birliğinde iklim değişikliğine odaklanan gösterim programı: Bu son şansımız mı?
Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle hazırlanan, SALT'ın iklim değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen ve çevrimiçi olarak gerçekleştirilen gösterim programı "Bu son şansımız mı?" 4 Temmuz’a kadar saltonline.org’da…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İyot kokusunun mutlulukla bir bağlantısı var mı bilmiyorum fakat kendimi ne zaman yorgun hissetsem veya birtakım yükler ruhumu ağırlaştırmaya başlasa, denizin yolunu tutarım. Bir de denize varan sokakların yokuşlarını tırmanmaya başladıkça mavinin yüzünü biraz olsun gösterdiği İstanbul tepelerinin, elimi uzatsam suya dokunabileceğim motorlu tekne yolculuklarının. Bu kısa ama tatlı yaz rotaları sayesinde güneşin kavurucu sıcağı veya kalabalıktan şikâyet etmek şöyle dursun, şehrin bazı kusurları bile gözüme güzel görünür.
Sanki kendini şehrin geri kalanından sakınan; daima sakin kalabilmiş semtlerden Emirgân’a doğru hareket ediyorum. Heyecanla motosiklete atlayıp, Hisarüstü’nün yasemin kokulu yokuşlarından geçerek, Rumelihisarı’nın sırtlarındaki ahşap evlere, her bir detayını ezberime kazıdığım fotoğraflara bakar gibi bakıyorum. Aralardan bir görünüp bir kaybolan denizin rengi dışında her şey aynı duruyor. İki katlı binanın önüne bırakılmış dört tekerlekli kırmızı bir bisiklet, Kilise Sokak’taki bir evin penceresinden kımıldamadan bakan o kedi, Karakoyun Sokağı başındaki elektrikçi dükkânı ve bir ucu deniz olan Arpacı Çeşme Sokak.
Perili Köşk’ü geçince yokuşlar son buluyor, insan ve trafik yoğunluğu azalıyor. Sınırsız bir ferahlık oluşuyor içimde. Sarıyer hattında bu ferahlık hissi artarak devam ediyor. Seyretmekten kendimi alıkoyamadığım sahil boyunun özlediğim yüzleri, oltaları ve renkli şezlonglarıyla beliriveriyor birkaç metrede bir. Solumda Aşiyan Parkı, sağımdaysa denizle buluşmaya gelen hevesli yüzücülerin doldurduğu sahil. “Urumelihisarı'na oturmuşum, oturmuş da bir türkü tutturmuşum…” diyen Orhan Veli’nin, biraz üstlerdeki “yuvasından” kim bilir ne manzaralar seyretmiş olan Tevfik Fikret’in, hemen ötedeki mezarlıkta uyuduğunu düşündükçe hüzünlendiğim Tezer Özlü’nün ve üzerinde ilerlediğim bu yola adı verilmiş olan Yahya Kemal’in sahili.

Aşiyan
Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Emirgân’daki o koca çınarın altında, yaklaşık 300 yıldır duran çeşmenin önüne gelene kadar içime çekiyorum yazı. Çeşmenin sokağından dümdüz ilerleyince, soldaki beyaz avluda yıllardır açık olan yorgan dükkânına Ali Bey’e selam vermek için uğruyorum. Daha yeni kapladığı mavi saten yorganı gösteriyor bana. Yenisini dikmeye geçtiğinde, sokağa geri dönüyorum.
Sıçanlı Meyhane’nin kapısından içeriye özlemle bakıp, dimdik yokuşu çıktıktan sonra artık Emirgân tepelerindeyim. Denizi aramanın en keyifli olduğu yerde. Sayfiye ruhu taşıyan Şehit Ömer Sadık Sokak’ın güzel evlerinin çatıları üzerinden nihayet deniz görünüyor; ardında beyaz bir çizgi bırakarak geçen bir yük gemisiyle. Emirgân Mektebi Sokak’a devam edince de duyuluyor geminin düdük sesi. Boğaz’dan ne kadar uzağa gidersem gideyim, deniz bir şekilde kendini belli ediyor buralarda.
Sokak boyunca yan yana dizilmiş terzi, hırdavatçı ve döşemeci dükkânlarının olduğu yokuşu inerken, bu defa çınar ağaçlarının hışırtısı geliyor kulaklarıma. Yorulmayı göze alarak Boyacıköy’e kadar devam ediyorum. Ortasında çeşme olan Çam Fıstığı Sokak’a yine seyyar kalaycılar gelmiş mi diye bakmak için. Ahşap köşklerin arasında gezinerek “Kalaycı geldi kalaycıııı” diye bağıran kadın başka bir İstanbul’u haykırıyor. Eski ve saklı İstanbul’u. Fiyakalı şapkasıyla şoför Nebahat de bu sokaktan geçerse birazdan, bütün resim tamamlanacak sanki.

Kanlıca
Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Sahile geri döndüğümde, iskelenin bir ucuna geçip, Emirgân-Kanlıca arası yolcu taşıyan motorlu ahşap tekneleri bekliyorum. Boğaz sularını yavaşça yırtarak geçerken insana nefes aldıran, şehre verilmiş birkaç dakikalık mola gibi bu deniz yolculuğu. İskeleye varana kadar sularına dokunduğum deniz ürperiyor. Yelkovan kuşları yanımızda suya teğet geçerek uçuyor. Uyanıkken, derin bir uyku içinde gibiyim ve çocukluğumda en çok merak ettiğim semte doğru yol alıyorum. O dönem seyrettiğim Bizimkiler dizisinde, Ayla Hanım’ın annesi sürekli; “Sabri Bey, gitmeyecek miyiz Kanlıca’ya yoğurt yemeye?” diye sordukça, neresi bu yoğurdu meşhur yer diye merak ettiğim o semte.
Bizi ilk olarak Kanlıca meydanının güvercinleri karşılıyor. Bir de banklara oturmuş karşı kıyıları izleyen birkaç kişi. İskelenin yanı başındaki restoranın penceresine yaklaşıp, iştah açan kokulardan medet uman martılara baktıkça seviyorum havada zikzak çizerek geçişlerini. İçim öyle bir şevkle doluyor ki o an, sanki istesem ben de onlara katılıp Mihrabat Korusu’na kadar gidebilirim. Bilemiyorum, ben mi çok abartıyorum acaba bu İstanbul’u sevme işini?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın rotası: Önce Emirgân-Kanlıca hattında eski ve saklı İstanbul'da geziniyor, ardından Bağdat Caddesi'nde yürüyüp Suadiye'de denize giriyor, sonra da Vardonisi Adası'nın efsanelerini dinlemeye gidiyoruz.
20 Haz 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



