FEMİNİZM HERKES İÇİNDİR


Cildine iyi gelen saflık: Etat Pur | Pure Active Hyaluronic Acid 1,6% ; Hyaluronik asit , özellikle yaşlanma belirtilerini azaltmak isteyen aynı zamanda da aşırı kuru bir cilde sahip olan kişiler için olmazsa olmaz içerikler arasında yer alıyor. Güzellik endüstrisi, sahte vaatler ve "hepsi bir arada" mucizevi çözümlerle ürünlerin ve içeriklerin sayısını artırırken kökleşmiş inançlara aykırı bir düşünceden doğan Etat Pur , cildin ihtiyaç duyduğu Hyaluronik asit dengesini sağlamak üzere ultra güvenli bir cilt bakımı için sıkı formülasyon prensiplerini yansıtan, ince kırışıklık karşıtı ve sıkılaştırıcı etkili konsantre bakım ürünü Pure Active Hyaluronic Acid 1,6% ’ı sunuyor. Nedir? Etat Pur Pure Active Hyaluronic Acid 1,6% yüksek ve düşük moleküle sahip oranıyla farkını ortaya koyuyor. Sahip olduğu patentli In-skin teknoloji sayesinde cildin ihtiyacı olan katmana kadar inerek cilt endişelerine yönelik çözüm sağlıyor. Pure Active Hyaluronic Acid %1,6 ; %100 Cilt tarafından anında emilmeyi, %94 Cilde esnekliğini ve canlılığını yeniden kazandırmayı, %91 Sıkı ve dolgun bir cilt görünümü sağlamayı, %91 İnce kırışıklıkları ve mimik çizgilerini azaltmayı sağlar. Neden önemli? Vücudumuzda doğal olarak bulunan bir bileşen olan Hyaluronik asit, cildin nemlendirilmesinin yanı sıra yumuşak ve sağlıklı görünmesine yardımcı olabilen bir su tutucu olarak karşımıza çıkıyor. Kendi ağırlığının bin katına kadar su tutabilme kapasitesine sahip olan Hyaluronik asit; nemsiz cilt görünümünü ortadan kaldırmaya yardımcı olabiliyor, cildin elastikiyetini artırarak ince çizgi ve kaz ayaklarının görünümünü azaltabiliyor, ciltteki pürüzlerin giderilmesine katkı sağlayabiliyor. Minimum 8 hafta boyunca kırışıklar ve mimik çizgilerini azaltmak için sabah ve akşam nemlendirici kremden önce 4 damla olarak yüz çevresine uygulanması önerilen Pure Active Hyaluronic Acid %1,6’ı keşfetmek için burayı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Arya Zencefil
Açıkçası 8 Mart benim için biraz buruk geçiyor. Açıldığımdan bu yana her mart ayı transfobiklerce zorbalığa maruz kalıyorum ya da benim gibi kadınların ayrımcılık yaşadığını görüp üzülüyorum.
Velakin okuyanlara da belirtmek isterim ki çok güçlü ve kapsayıcı bir feminist hareket de mevcut. Benimsendiğim ve güvende olduğum da birçok alana girdim. Bu aktivistlerle trans ve natrans kadınlar olarak fark etmeksizin tek bir ses olarak yıllardır Feminist Gece Yürüyüşleri'nde beraber direniyoruz. O yüzden ne kadar zorbalığa uğrasam ve ne kadar nefret söylemine maruz kalsam da kökten yetişen ve sokaklarda direnen kadınlarla aynı yolda beraber olduğumuzu görmek, bilmek ve hissetmek beni iyileştiriyor.
Zamanla patriyarka, heteroseksizm ve transfobi eski birer antika, utanılan fikir ve kurumlar olacaklar — o zaman hiçbir kadın için 8 Mart buruk geçmeyecek, inancım tam.
Aslı Ildır
Türkiye’de kadın olmak, küçükken tek başına örmek zorunda kaldığın duvarlarını, büyürken önce tanımak sonra başka kadınlarla beraber tek tek yıkmak demek. Kendini bırakıp önce birbirini büyütmeye çalışmak; kan ter içinde birlikte iyileşmek; bir şekilde yaşamak zorunda olmak.
8 Mart ve Feminist Gece Yürüyüşü de hem evde hem yolda olmak demek biraz. Yürürken, öfkeyle bağırırken, kahkahalar atarken bir anda o hiç tanımadığın — muhtemelen de hiç tanımayacağın — ama her zaman tanıdık yüzle, yüzlerle göz göze gelmek. O evim dediğin kalabalığın arasında, bir daha asla gerçekleşmeyecek bir göz göze geliş; aynı evde, aynı yolda olduğunuzu bilmek. Ve o kadar.
Azra Ceylan
Türkiye’de kadın olmak her an varoluşumu korumaya çalışmak demek; 8 Mart ve Feminist Gece Yürüyüşü, kadınların yılmayan neşesini temsil ediyor.
Berkok Yüksel
8 Mart’ın benim için safi kağıt üzerinde anlamlı, Kabotaj Bayramı’ndan hâllice bir günden, şirketlerin reklam ajanslarına brief verme vesilesinden öte bir anlam kazanması fotoğraflarla olmuştu. Feminist Gece Yürüyüşü'nün fotoğraflarında bağırışları surat, gırtlak ve havada asılı yumruklarına yansımış kadınları gördüğümde kadın olmanın kuvvetine dair bir his içimi kapladı.
Ben kadınların himayesi altında büyüdüm. 8 Mart’ta da himaye altında hissediyorum kendimi. Fakat aile ilişkilerinden kaynaklı bir himaye değil, kadınların gücüne tanıklık ettiğim için ve onları güçsüzleştirmeye çabalayanlara meydan okuyuşları sayesinde güvende hissediyorum.

8 Mart 2019, Fotoğraf: Sude Gee
Burçin Tetik
Türkiye’de kadın olmak mutlaka hayatında birden çok kez orospu olmaktır. Seks işçiliğinden değil, eril kafaların kadını aşağılamak için kullandığı tanımdan bahsediyorum. Bir erkeğin ilgisine yanıt vermezsen orospusundur ama erkeklerin ilgisinden hoşlandığını belli edersen de. Gülmezsen nalet suratlı bir orospu olursun, gülersen kaşarın teki. Eteğin uzunsa kezbansındır, kısaysa sürtük. Feminen giyinirsen yollu, maskülen giyinirsen erkek kılıklısındır.
Türkiye’de kadınsan kazanman imkânsız, ne yaparsan yap yolun sonu orospuluğuna, çirkinliğine, kezbanlığına çıkacak. 8 Mart Gece Yürüyüşü’nde işte bu dengeler değişir. Çünkü ataerkinin sana uygun gördüğü sıfatları bir bir sahiplenir, o güne dek üzerinde kurdukları tahakkümü yıkıverirsin. “Velev ki orospuyum, size ne?” diye bağırırsın. “Lilith’in sürtükleriyiz,” yazarsın pankartına. Bilirsin çünkü, sen ne yaparsan yap adını onlar koymaya çalışacaktır. Oysa isimler önemlidir. Kendi ismini koymak hele, çok değerli.
Gece yürüyüşünde kadınlar ve lubunyalar geceyi de isimlerini de geri alır. Polisin, devletin, bürokrasinin, erkeklerin, cis-heteroseksist toplumun üzerlerine giydirdiği sıfatlardan bir bir arınır ve o kelimeleri eğip büker, kendilerinin yaparlar. Otoritenin en sevmediği şeydir bu, çünkü sana edeceği hakaretleri almışsındır ellerinden. Artık kelimeleri bir silah gibi kullanamaz olurlar sana karşı. Öyle ya, velev ki sürtüksek, kezbansak, çirkinsek, şişmansak, kime ne? Kimseye güzellik, makbullük, namus borcumuzun olmadığı bir 8 Mart’ta, yine sokaktayız.
Cemre Zekiroğlu
Feminist Gece Yürüyüşü'nü her sene heyecanla bekliyorum. O gece dayanışma içinde olduğum kişilerle birlikte yürümek, dans etmek ve slogan atmak içimi umut dolduruyor. İyi ki feminist hafızamız ve dayanışmamız var — bu sayede yalnız olmadığıma tanık oluyorum ve aykırı düşünmek için cesaretle doluyorum.
Ece Tugay
Kendimizi içinde bulduğumuz politik meselelerle ilgili eski aşk mektuplarından parçalar kullandığım oksimoron diyebileceğimiz kolajlar yapıyorum. Katledilen yüzlerce kadına rağmen fes edilen bir yasayla ilgili, uygulanmayan kanunlarla ilgili, kadın haklarıyla ilgili sevgililere yollanacak aşk mektupları gibi bittersweet kolajlar.
Her yeni olayda işi gücü bırakıp bu konuyla ilgili sesimizi çıkarmak ümidiyle bir şeyler yapmak istiyorum. Bir yandan bu kolajları yapar ve yapmayı düşünürken her gün yeni bir konu çıkarıp yeni bir kötü gelişme duyduğum bir ülkede yaşamak motivasyonuma sürekli yeni bir darbe vuruyor. Ama bunları ne ve kimler için yaptığını bilmek; yürüyüşlerde insanların ellerinde görmek; paylaşıldığı ve kullanıldığını, konuya daha da görünürlük kazandırdığını ve işe yaradığını görmek müthiş bir his.
Türkiye'de kadın olmak bir yandan sesinin çıkmamasından korkarken bir yandan ne kadar kalabalık olduğunu ve yalnız olmadığını görmek, yalnız hissettiğinde de o kalabalığı hatırlamak.
Demet Evgar
Toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler her yerde olduğu gibi Türkiye’de de devam ediyor. Dünya Ekonomik Forumu'nun son yaptığı araştırmaya göre toplumsal cinsiyet eşitliğine 135 sene sonra ulaşacağız. O yüzden kadın olmak dünyanın her yerinde eşitsizlikleri beraberinde getiriyor. Hatta bu siz doğmadan önce başlıyor. Bazı coğrafyalarda yaşam hakkınız siz doğmadan elinizden alınıyor, sadece cinsiyetiniz yüzünden — Türkiye’de de hâlâ şiddete maruz kalan kadınların sayısı, öldürülen kadınların sayısı beni derinden üzüyor. Bu sayıların azalması değil, yok olması lazım.
Eğer senede bir ya da iki kadın bile sırf kadın oldukları için erkek şiddetine maruz bırakılıyorsa biz kadınlara yönelik şiddetle mücadelede başarılı olduk diyemeyiz. Türkiye’de yasa ve yönetmeliklerin, 6284’ün ve imzacısı olduğumuz Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi'nin tam anlamıyla ve eksiksiz uygulanması gerekiyor.

8 Mart 2019, Fotoğraf: Sude Gee
Eylül Aytan
Cinsiyete sosyal yapılar tarafından atfedilen bir kavram olarak yaklaşıyorum — kendi varoluşumdaki kadınlığın neredeyse tamamını Türkiye’de bir kadın olmamla özleştiriyorum. Ne zaman kendimi bir “ben” olarak fark edip “biz” olmak için uğraşmaya başlasam karşı taraftan hep bir “sen” geldi bana: “Senin saygısızlığın, senin kendini bilmezliğin, senin kızgınlığın, senin duygusallığın.”
Her ne kadar eskiden Türkiye’de kadın olmanın toplumun beni suçlayarak ittiği yalnızlık olması sansam da şu an o itilen yalnızlıkta bizi itenlerden çok daha kalabalık olduğumuzu fark etmem ve her şeye inat bizden güç almam anlamına geliyor.
Hazal Yılmaz
Muazzam kadınlarla büyüdüm. Savaş bölgelerinde muhabirlik yapan, pezevenkleri tarafından dövülen transları evlerine alan, davalarında görgü tanıklığı yapan, tehditlere aldırmadan gerçeği bağıran. Meyhane masalarında şarkılara eşlik eden, kahkaha atan, ağlayan. Bir maaşı üç kişi bölüşen. Hapishane parmaklıklarının ayırmasına aldırmadan âşık olan. Ölümleri, doğumları ve hastalıkları birlikte kutlayan, atlatan, kan bağı olmadan aileler kuran. Aile içi, sokakta, psikolojik her türlü şiddete göğüs geren, protestolarda en ön saflarda bağıran. Erkeklerin hegemonyasına direnen, karşı çıkan, reddeden, kuralları, töreleri, düzenleri değiştiren. Güç gösterileri yapmadan anne olan. Hem mutlu hem ağıtlı zamanları paylaşan. İmkânsız diyenlere aldırmadan kendi hayallerini yaratan.
Bana kadın olmayı bu kadınlar öğretti. Kadın ve insan olmayı. 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü'nün bence anlamı bu. Birlikte, yan yana, bir arada olduğumuzun, var olduğumuzun hatırlanması, hatırlatılması.
Irmak Hacımusaoğlu
Bence Türkiye’de kadın olmak, var olabilmenin yanında hayatta kalabilme savaşı. Kalıpların dışında olan varlığımı kurmadan önce bir kere canlı kalabilmeliyim. Kadın cinayetleri henüz bugün olduğu kadar gündemimizi doldurmazken bile içte bir yerde korkular olurdu benim için. Okulum ormanlık alanda olduğundan geç saatte taksiye binmek zorunda kalırsam stres olurdum ve taksici eczaneye uğrar veya benzincide durursa kalbim daha da hızlı çarpardı. Bu korkular olmadan var olmak daha hafiftir diye düşünürdüm hep.
Bir yandan kadın olduğum için belli kalıplarla savaşmam gerekirken — hayır, erkek kuzenim, bende sandığın o “garılık duygusu” yok ve ev işine senden daha fazla yardım etmeyeceğim — bir yandan da canını düşünmek çok yorucu. Şimdilerde her gün bir bir kadın cinayetleri haberi gelirken “Nasıl seçiyorsunuz böyle adamları?” diye hem ölen hem suçlanan tarafta olmak da öfkemi daha fazla kabartıyor. Sadece kalanların örgütlenmesine bakıp yalnız hissetmemeye tutunuyorum.
8 Mart ve Feminist Gece Yürüyüşü benim için ekmek ve su gibi bir besin. Dediğim gibi, Türkiye’de kadın olmak sadece bir var oluş biçimi değil, aynı zamanda da bir hayatta kalma mücadelesi. Bunun için ekstra besine ihtiyaç duyuyor insan, yürüyüş de buna tekabül ediyor bende. Hayatta kalma kavgasında yalnız olmadığımı görmek ve gece karanlıktan korkarsam birilerinin bu şehri ateşe vereceğini bilmenin verdiği huzur diyebilirim.

8 Mart 2020, Fotoğraf: Sude Gee
İrem Aydemir
Benim için Türkiye’de kadın olmak, gücünü haklılığından ve hakikatten almak, bunu tehdit olarak görenlerin tüm çabalarına rağmen hakikatten ve adaletten vazgeçmemek demek.
Feminist Gece Yürüyüşü, birbirini yargılamak yerine bambaşka zincirlere vurulan insanların omuz omuza, bir arada güldüğü, ağladığı, slogan attığı, dans ettiği, şarkı söylediği, gaz yediği bir tören. Bu tören bileğimde yeniden doğuşu simgeleyen marteniçkam, ayağımda rahat ayakkabım, elimde dövizim, boynumda düdüğüm, altımda normalde giymekten çekindiğim mini eteğim ve renkli makyajımla hem yaşamı kutladığım hem de geçmişte yaşananlara ek olarak şimdi ve gelecek zaman hakkında hissettiğimiz öfkeden umuda, çaresizlikten coşkuya uzanan duyguları ve taleplerimizi yinelediğimiz, başı veya sonu olmayan, her yılki deneyimi biricik bir ritüel benim için.
Kerem Arslanoğlu
Aslında oyuncu olarak çok çıkarcı duyulabilecek bi yaklaşımla kendini keşfetmemiş ya da cinsiyetle kavgası olan ama göstermeci biçimle ele alınmayan rolleri, çok öğretisi olacağı düşüncesiyle istiyordum. Sonra Kalp oyununda oyuncu olarak geçirdiğim süreçte bir çok insanın bakış açısının bu temel meseleyle şekillendiğini fark ettim. Bence heteroseksüel herhangi biri için de bu geçerli.
Şehirde Kimse Yokken'de Ali’yi de bu hassasiyet ve merakla çağırdığımı düşünüyorum — Ali’nin hepimizin kucağına bıraktığı soruları epey kollayarak ilerledik. Başka ya da fazla anlamlar çıkarmamıza sebep olacak cümlelerden kaçındık. Bütün ekiple bu hassasiyetle çalışmak en keyifli kısmıydı benim için.
Yakın bir arkadaşım “Erkekler regl olsaydı yüzyıllar önce bu insanlık problemine dönüşür ve günümüzde büyük ihtimalle meydanlarda ücretsiz ped dağıtılırdı,” demişti. Regl oluyor diye kadınların lanetlediğini düşünmüş ve can almış bu erkeklik. Bu suratıma tokat gibi çarptı; utandım çünkü derdim değil diye hiç üzerine düşünmemiştim. Ne konforlu bir zemin. Pembe ve mavi renklere sorsalar, böyle belirleyici olmak isterler miydi acaba?
Utanan erkekleri, maruz bırakıldığı eşitsizliğin farkında olan kadınları artırmalıyız sanırım. Erkek politikacıları da defetmeliyiz. Tanımlara sığmayan kadınları omuz omuza görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. 8 Mart’ta yapılan “emekçi kadınlar” vurgusunun hem dünya üzerindeki bütün kadınları kapsayan hem de hayatlarını kaybeden işçi kadınları anmak adına çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Mine Özgüle
8 Mart gücümün, cesaretimin, olduğun ve olmak için her gün emek verdiğin kişinin her gün yeniden sınanması demek. Arkamda güç hissedebilmek varken tam önümde engel hissetmek demek. Sokakta güvende hissetmemek, yalnız yürüdüğüm her an korkmak her an tetikte olmayı öğrenmek demek. Kadın olduğun için anlamayacağını düşünerek küçümseyen suratlara, sana saldırma ihtimalleri olduğu için anlayışlı davranmak zorunda kalmak demek. Her gün savaşmak demek.
Çok benzer yaralara sahip olduğum seçilmiş ailemle bir arada olacağım için çok heyecanlıyım. Orada hissettiğim birlik duygusunu — İstanbul Sözleşmesi ve Onur Yürüyüşü'nde de — başka hayatımın hiçbir yerinde hissetmiyorum diyebilirim. Aynı mağduriyeti paylaştığımız için birbirimizi de en iyi bizler anlıyoruz. Tek başıma yürüdüğümde korkarak yürüdüğüm sokaklardan beraber geçmenin gücünü yaşadığım tek gün. Bu yüzden çok anlamlı.
Naz Eraslan
Zor. 8 Mart veya Feminist Gece Yürüyüşü değil, Türkiye’de kadın olmak zor. Uyanıp evinden çıktığın andan itibaren döndüğündeki rahatlama anına kadar, hayatın akışında düşünmek zorunda olduğun şeyler yetmiyormuş gibi her an yaşayabileceklerine hazırlıklı olman gereken bir arka planla yaşamak demek.
Senin yerine senin adına konuşulan onca lafla, karar verilen durumlarla daima mücadele etmek demek. Kullanmak zorunda olduğum kadın hijyen ürünlerine neden o kadar vergi ödememem gerektiğini anlatmaya çalışmak; hâlâ yaşayabilmek ve haklarımı savunabilmek için mücadele ederken beni anlamaya çalışmaya ucundan bile yaklaşmayanlara dert anlatmak zorunda olmak demek. Bunları dert ederek ömrümü sürmemeliydim çünkü buna #HakkımVar.

8 Mart 2020, Fotoğraf: Sude Gee
Öykü Sofuoğlu
Devamlı bir kaçış ve mücadele hâli. Eşitsizliklerden, haksızlıklardan kaçmak adına okumaya, yazmaya, işe, güce kaçış. Ve dönüp dolaşıp yine bunların pençesine düşmek. Güçsüz olmaktan, duygulardan koşarak uzaklaşarak kendi kimliğine Aşil’in topuğuymuş gibi davranmak. Saklamak, maske takmak, kadından başka şeyler olduğunu da kanıtlamaya zorlanmak.
İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü de bu sene kendimi ait hissetmediğim bir etkinlik. Üzerine biyolojik cinsiyet şakşakçılığının, trans dışlayıcılığın ve asıl kendilerinin gerçek kadın olduğunu iddia eden bir zümrenin söylemlerinin gölgesi düştüğü için küskünüm 8 Mart’a. Buyurun gerçek kadınlığınız sizin olsun, ben ötede oynarım.
Sezen Sayınalp
Türkiye’de kadın olmak birçok şey düşündürtüyor bana. Daha doğrusu burada cishet erkekler dışında kalan, kendi hayatını kurmaya çalışan herkes bu patriyarkal düzenin içinde birçok zorluğu karşısına alıp dayanışmayla kendini yeniden var ediyor her yeni gün. Eril düzenin ve dilin içinde yaşamlarımızı kurmaya, mücadele etmeye çalışıyoruz. Çoğu zaman zorlayıcı çoğu zaman da yeni engellerle baş ederek. Ayrımcılıkla, eşitsizlikle, fobiyle mücadele ediyoruz her yeni gün. Ayrıcalıklı konumlarındaki cishet erkek dünyasının tüm zorlayıcılığını göğüslediğimizi düşündürtüyor bu bana.
8 Mart ve Feminist Gece Yürüyüşü benim için bir aradalığı, kapsayıcılığı, dayanışmayı, umudu, mutluluğu ifade ediyor. Bir aradayız. Omuz omuza. Birbirimizin sesi olabilmeyi, birbirimizle dayanışmayı ifade ediyor.
Sinem Uğurdağ
Türkiye’de kadın olmak “az” görüldüğün her durumda “çok” olduğunu hatırlatmayı, dildeki erilliği düzeltmek için insanları sürekli uyarmayı ve sadece erkeklerin bulunduğu bir masada tek başına otururken sembolize ettiğin şeyin farkında olmayı beraberinde getiriyor.
Coğrafyayla beraber gelen eril hegemonyanın karşı argümanı olunması gerektiğine, bu hegemonyaya karşı olabilecek kişileri cesaretlendirmenin yaratacağı farka ve her gün bunun için emek verilmesinin gerekliliğine inanıyorum. Türkiye’de ve dünyada olan bütün ayrımcılıklara rağmen değişim günbegün yaşanıyor. Biz bu konulara parmak bastıkça da yaşanmaya devam edecek.
Kendimizi en güvensiz durumda bile özgüvenli hissettiğimizde, ayrımcılıkla ilgili konuşulması gereken bütün konuları konuştuğumuzda çözüme bir adım daha yaklaşıyoruz. Bütün adaletsizliklere rağmen umutluyum, değişimin biz ve bizim gibiler tarafından gerçekleştirileceğini biliyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Öznelere göre Türkiye'de kadın olmak, 8 Mart ve Feminist Gece Yürüyüşü'nün anlamı ne? Ev içi emeğin sömürüsünü konuşalım mı?
08 Mar 2022

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?



