Galata-Pera hattında 17 Saat


Samsung Alışveriş Festivali Başladı! Isınan havalarla birlikte, renklerini iyiden iyiye gösteren baharın güzel enerjisi hepimizi yenilenmeye çağırıyor. Tam da bu noktada, size harika bir haberimiz var! Yeni başlayan Samsung Alışveriş Festivali’nde, Samsung'un son teknoloji ürünleriyle yenilenmeye bugünden başlayabilirsiniz. 26 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek Samsung Alışveriş Festivali’nde, onlarca Samsung ürününde kaçırılmayacak fırsatlara davetlisiniz! Samsung Alışveriş Festivali’ne bekliyoruz!
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Camekan Sokak No.1, saat 07.17. Yüzyıllardır buradaymışım gibi hissediyorum. Sadece bir gün daha ağardı. Kendimi olabildiğince hızlı bir şekilde dışarı atmak istiyor bir yanım; kimsecikler yokken, dünya durmuş yahut bir film seti benim için dünyayı durdurmuş ve sokaklar hep benimmiş gibiyken. Bu biriciklik ve sahip olma arzusu zannettiğim kadar ağır basmıyor sonra, buradan izleyici olmak istiyorum bir süre. Yattığım yerden figüran kule kendi hâlinde görünüyor; başrol olunca işler karışacak diye geçiriyorum aklımdan ve giyinip çıkıyorum.
Kuledibi’nden aşağı, saat 07.47. Aklımdan parlak ışıklar altında yaşamaya mahkum kalan insanlar geçiyor. Belki mahkumiyet değil, seçimdir. “Kendin olamamaya değer mi ışıklar, ilgi, daha çok ışık?” diye düşünüyorum. Tamam, senin bir iraden yok elbette. Fakat yalnızken böylesine derin sohbetler ettiğim sen, öğlene doğru, sonra gece yarısına dek tanıyamadığım birine dönüşüyorsun sanki Galata. Bazen sana bakmaya dahi tahammül edemiyorum. Yine de nerede olduğumu anlayamayacağım kadar incelik ve özgünlük yoksunu, bol ışıklı, hangi modern şehir efsanesini taklit ettiğine dair bile kafa yormak istemediklerime tercih ederim seni.
Tatarbeyi Sokak’tan Dibek Sokak’a doğru, saat 08.48. Yaşanmışlıkları kucaklamak, birbirini var eden bütün karşıtlıkların evinde, huzur içinde olmasa da bir arada yaşamasına izin vermek seninki. Tanıklık ettiğin aşkla da savaşla da bir olmak… Kelimelerle en az benim kadar derdi olan insanlar görmek beni memnun ediyor. Lügat365’in kendine bu sokağı seçmesine de hiç şaşırmıyorum doğrusu. “Eskinin yenideki tezahürünü seviyorsan, eğer…” Dibek’e dönüyorum. Vacilando’da sabah kahvesi ve ekşi mayalı kruvasan için. Bu sokak bana Roma’daki Monti’yi hatırlatıyor, her seferinde. Sarmaşıklardan zannediyorum; eski yeni tezahüründen olmadığı kesin. Bu ara hep olduğum yerden başka bir yerde olma isteği ve peşinden özlem… Seninle hiçbir alakası yok, Galata. Hep benimle ilgili. Vacilando’nun açılmasına az kaldı. Bir tur daha sokakta.
Tünel Meydanı, saat 10.00. Dükkânlar açılmaya başlayınca bile hemen tadım kaçıyor, kendimi Kırmızı Kedi’ye atıyorum. Saramago’nun dünyasında sakinleşirim elbet. Yine de Subhro’nun pasifist felsefesini anımsamak beni kabule yaklaştırır mı bilmiyorum, bu semtin kimi zaman içimde bir isyan ve şiddet uyandırdığını kimi zaman da beni romantik ve şapşal sayılabilecek bir Woody Allen filmi karakterine dönüştürdüğüne eminim. Ha tabii, kimi zaman da Saramago’nun filine.
Meşrutiyet Caddesi, saat 11.00. Kahve Dünyası’nın yerinde Pera 64 vardı bundan dört beş yıl önce. Fanzinler arasında kaybolduğum günler nerede seri üretim kahve ve çikolatalar nerede; sanırım ben de “yaşanmışlık” alanlardanım artık. Bir "nerede o eski İstanbul"larım eksikti. Kaldırım, buralarda kaldırım diye bir şey kalmamış. Bazen kaldırımdaki bütün eşyaları caddeye yığıp sonra üzerine “kaldırım hakkı” pankartı dikmek istiyorum. O zaman da arabalar düşünsün. Bu caddede, şimdi nispeten "gençlik” yıllarım diyebileceğim yıllardan yadigâr ne çok şey var. Tabii yürümek o zaman da problemdi bu kaldırımlarda. Yine yürüyememekten şikâyet ediyorum. Bugün, şikâyet günümdeyim. İstanbul Modern’i de özlüyorum; Tophane günlerini. Yine de açılmış olacak bu saatlerde; içeri girelim. Özlem, nostalji, içimdeki huzursuz, içimdeki meraklı biraz dolaşmak ve flaneur’lük yapmak için iyi bir ekip olduk.
Baylo, saat 12.00. Tam olarak mekânın önünde dikiliyorum. Evet, bir arkadaşımla buluşacağım ama içtiğim en güzel limonatanın burada olması hâlâ bir garip. Keşke şu an açık olsaydı… Gerçi o da ayrı bir dert. Artık bir mekânın nimetlerinden tadabilmek için açılış saatini beklemek dışında, kapanış saatine kadar aceleyle birkaç bardak devirmek çabası var. Her şey acele... Sabırla imtihan olmaya değecek bir ayrıntıyı arıyorum. Henüz bulamadım. Bunun sebebi yaşadığımız yılla ölçülen sürecin bir meyvesi olması gerektiğini düşünmem mi? Yoksa sadece Galata’da geçen yılların bende bıraktığı hatıralar mı? Of. Bir Türk kahvesi çok iyi olurdu, çünkü şu an Tom Collins yapacak marifetli eller uyuyordur.
SALT Galata, 13.46. Sohbet iyi geldi, zamanı takip etmedim. Caddenin kalabalığını işitmeden kenardan kıvrılarak bir göz gezdirmeye ihtiyacım var. Yalnız dikkat etmeliyim: SALT’ta kendini “araştırmaya, akademiye” adamış insanlar görünce de zamanın gerisinde hissediyorum. Kendini bir konuya adamak; onun uğrunda okumak, okumak ve okumak. Üstüne bir posta tartışmak… Fikir teatisi davetine her daim olumlu cevap vermek. Bütün bunların üstüne gülümseyebilmek… Ben, ancak ve ancak Cesara Pavese’nin şu satırlarındayım: “Bırak, olduğu gibi kalsın her şey. Ben adım olmadan da istediğimi elde ettim.” *
Travmaya bin ve dön başa, 15.22. Sergi gezmek çok iyi geldi. Galata yine tazecik kokuyor. Nerden buluyor burası bu enerjiyi? Bu koku nereden geliyor? Et değil, kahve değil. Canlılığın kokusu bu. Semtin bana bahşettiklerini herkese sunması beni kendime getiriyor. Yoksa kafam kırılmıştı açıkçası. Günün karnıma ağrılar sokacak kadar fırsat barındırması tebessüm ettiriyor durduk yere. Kendi kendime. Sokak ortasında… Gülmesini durdurmaya çalışınca daha çok sırıtıyor insan. Benim konuşmam lazım, deli gibi görünmek istemiyorum. Sırf bunun için kedi edindiğimi hatırlıyorum. O zaman kimse “Hayırdır, iyi misin?” deme gafletinde bulunmuyor. Çünkü iyiyim ve kedimle konuşuyorum. Kedisi olan herkes bilir bunu. Sokaktaki kedilerle konuşanlar da. Fakat şu an bir tane bile göremiyorum. Sahi nerede bu hayvanlar?
Bunları düşünürken acıkmışım, dedim ya zamanı takip etmeyi bıraktım bugün. Ondan bir anda acıkmışım gibi oldu. Helvetia’da üçlü karışık tabak beni kendime getirir. Esnafla konuşurken buluyorum kendimi. Ne dediğimi önemsemiyorum ama nasıl algılandığım çok mühim. Hayda, âşık da değilim ama Galata-Pera hattının ziyaretçilerine bu yaptığı nedir? Hemen bir şeyler okumalı, bir yazara sığınmalıyım.
*Ay ve Şenlik Ateşleri, Can Yayınları
Beyoğlu Sahaflar Çarşısı, saat 16.00 “Eski kitap kokusu” desem, bilir misiniz o kokuyu? Aynı koku gelir mi acaba burnumuza? “Yaşanmışlık” alan bir tek ben değilim anlaşılan. Belki de geçmişin sert dalgaları bende hep sahaflara vuruyordur. Her yeni anım belki de geçmişin bu sert dalgalarıyla siliniyordur benden izinsiz, bana hiç sorulmadan. Geçmişi kabul edip, geleceğe hazır oldukça yeni bir dalga silmeye devam ediyordur şimdiyi. Sahaflar Çarşısı hep böyle kokar işte. Anı kokar. Geçmiş kokar. Melankoli kokar. Bağımlılık yapar. Şimdi olduğu gibi, kafamda hep bir bulanıklık hissi yaratır. Düşüncelerim yeniden, geçmişle şimdi arasında arafta asılı kalır sonsuza kadar ya da bir sonraki dalgaya kadar.
Köhne bir sokakta, bacaklarıma dolanan kara bir kediyle, saat 17.13. Dedim ya, yüzyıllardır buradaymışım gibi hissediyorum. Damağımda içemediğim limonatanın tadı, çokça geçmiş kokusu ve sanki yıllardır görmeyi beklediğim bacağıma dolanan kara sokak kedisi, öylece duruyoruz köhne bir sokakta. Zamanı durdurmaya çalışan bir süper kahraman olmayı diliyoruz tam da aynı zamanda. Beyhude çabamız hoşumuza gidiyor. Burada her şey hep acele. Yavaşlamak. Mümkün. Değil.
İnce yağmur altında, İstiklâl Caddesi üzerinde, saat 19.07. Pekâlâ, şu “İstanbullu” maskesini indirme vakti. Değişen mekânlar ya da yok olan kaldırımlar değil benim meselem. Benim meselem… Tam da derinleşmeye başlamışken konu üzerinde, yağmur yağmaya başlıyor. Eh, hep böyle yapmaz mı İstanbul? Konular derinleşmeye başladı mı daha da bağlar kendine. Boşuna değildir İstanbul’a “malumatfuruş” sıfatını takmam. En iyisi bu köhne sokakla vedalaşıp ince yağmur damlaları altında biraz yürümek.
Yağmurun sesi mi ıslaklığı mı iyi geliyor bana emin olamıyorum. “Düşünme” diyorum kendime, hem içimden hem de sesli olarak. “Bugün düşünme. Ne geçmişi, ne de geleceği. Bugün sadece şimdide kal ve farklı bir sen olarak yaşa İstanbul’u. Aynı yollardan kaç defa geçtiğini düşünmeden, kaybolan kaldırımları, değişen mekânları ya da vazgeçtiğin kaçıncı İstanbullu masken olduğunu düşünmeden yürü bu sefer bu caddede. “Düşünmek istemiyorum. Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek.” sözlerini duyuyorum kulağımda, Sartre yine acımasız ve yine haklı. Yağmurun ince damlaları güneşin batmasına yakın üşütmeye başlıyor beni. Sokağın kalabalığında yürürken adımlarım yavaşlıyor. Suçluluk hissi var üzerimde. Yalan söyledim. “Seninle hiçbir alakası yok, hep benimle ilgili.” demiştim ya, unutun gitsin.
Bir ara sokakta, saat 20.00. Hava karardıkça sanki İstanbul’un nemi göğsüme dolmuş gibi. Ferahlık mı veriyor yoksa kalbimi mi sıkıştırıyor emin olamıyorum. Aynı bu şehrin bana hissettirdiği gibi. Şurada bir ara sokak vardı, oraya girsem yine Meşrutiyet Caddesi’ne çıkacağıma eminim. Yağmur damlaları öyle iri iri de değil ama çiseledikçe kafamı karıştırıyor. Arkadaşlarıma anlatsam gülerler: “Yıllardır bu şehirdesin, yolları hâlâ mı öğrenemedin?” Biraz da bu yüzden düştüm yollara. Bilmediğim her arada kaybolmak, kayboldukça keşfetmek, bildiğimi yeniden öğrenmek için. Ahmak ıslatan dedikleri yağmur bu olsa gerek. Gözlerim öbür türlüsü olursa diye sığınacak bir saçak altı arıyor. Hiç acelem yok. Normalde herkesin acelesi olurdu aslında; ama hâllerinden belli, bu akşam Galata’ya doğru yürüyenlerin pek de bir acelesi yok.
Gerisin geriye Meşrutiyet Caddesi, saat 20.21. Bu yağmurun altında koşar adımla yürümeyen ben de dâhil bir elin parmağı kadar insan, yalnız mıydık acaba? Sabahki düşüncelerim aklıma geliyor. Doğru ya, kimsecikler yokken çıkmak istemiştim. Sonra kalabalığa karıştım. Saat ilerledikçe o yalnızlığa geri dönebilirim. Bütün gün bir izleyici olmanın verdiği yorgunluğu bir bilgelik hâli olarak algılamaya çalışmam gerek sadece, yoksa bacaklarım beni öldürecek. Bugün rastladığım insanlardan, aklıma düşen satırlardan sonra elimde kalan sade yorgunluk… Karnımın gurultusuyla birlikte sabahtan beri şikâyet ettiğim her adım burnumun sözünü dinlemeye başladı. Ne yiyeceğim? Akşamın 9’unda kapanan restoranlara, meyhanelere, barlara hiç alışamadım.
Galata beni çağırıyor, saat 21.02. Oturup sabaha kadar içemeyeceksem belki de hiç başlamamalıyım. Bir bir kepenk indiren mekânları düşündükçe de içim sıkılıyor zaten. Ama bu şehirde, hele ki bu semtte yürürken sıkılmamalısınız, bu alışıldık bir şey değil. Baktığınız her yerden asırların biriktirdiği anılar fışkırıyor, nasıl sıkılacaksınız ki? Yanlarından az önce geçtiğim binalardan birileri sanki bana sesleniyor: “Psst, psst, buraya bak. Eskiden nasıl göründüğümüzü mü hayal etmeye çalışıyorsun? O biraz zor, çok değişti buralar!" Rossolimo Apartmanı’ndan Büyük Londra Oteli’ne, Pera Palas’tan Bristol Oteli’e Tepebaşı’nın Grand Hotel’inden eski tiyatro binasına dalıyor aklım. Binaların işlemelerini tek tek oyan maharetli ellere, kapıların heybetine, o kapıdan girenlere, çıkanlara… Arada böyle başka yüzyıllara gitme huyum oluyor benim. Başka yüzyıllarda hayale dalmayı seven birinin yaşamak için bu şehri seçmesi tesadüf olmasa gerek. Öyle bir kaptırmışım ki kendimi, kaç yüzyıl yürüdüm ben de bilmiyorum. Ama beni kendine çağırmış olacak ki Galata Kulesi bütün heybetiyle karşımda dururken uyandım.
Elif, Ege, Irmak, Deniz
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...




