Gamze Öztürk: Yeni bir toplum için evle ilişkimizi yeniden ele almalıyız

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Kasa Galeri’de devam eden dünyaya uzanmak sergisini, serginin küratörü Gamze Öztürk anlattı. Gamze bir mimar, küratör ve araştırmacı. 10 yılı aşkın bir süredir İstanbul Bienali’nin ekibinde yer alıyor ve şu an Sergi ve Programlar Yöneticisi görevini sürdürüyor. Aynı zamanda da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde “küçülmenin mekansal boyutlarını” ev üzerinden araştırdığı doktorasına devam ediyor. Bugünlerde Kasa Galeri’de küratörlüğünü üstlendiği serginin heyecanı içinde. Aynı heyecanı ben de duyuyorum zira sergide eserleriyle yer alan Gözde Mulla’yı farklı işlerden tanıyor, Özge Enginöz’ün çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Fakat heyecanımın bir de kişisel bir sebebi var.
Geçen yıl Gamze, Ankara’daki bir tanıdığından bahsettiğinde kendisine iletmesi için bir Ankara haritası vermiştim. Sonradan anladık, bahsi geçen kişi Gözde Mulla’ydı. Geçen yaz ilk kez Galeri Siyah Beyaz’da yüzyüze tanıştığımız ancak Ankara’da kendiliğinden kurulan yaratıcı ve dayanışma odaklı bağların itici kuvvetiyle tanışıklığımızın daha evvele dayandığı Gözde’nin, Gamze ile bir sergi yapacağı fikri beni çok heyecanlandırdı. Nitekim, Özge Enginöz’ün de katılımıyla bu değerli üç ismin ortaklığında ortaya çıkan işin kıymeti bir yana, kültür-sanat alanında çok uzun yıllardır Ankara-İstanbul arasında kurulan bağlara, bu organik ilişkiye, bir iplik daha eklenecek olması, bu bağın kıymetli işlerle her an kuvvetlenmesi, dünyaya uzanmak sergisini benim için ayrı bir yere taşıdı.
dünyaya uzanmak, önce varlığımızın zorunlu sınırı olan bedeni, ardından bedenin konumlandığı evi aşarak dünyayla kurduğumuz ilişkiye bakıyor. Gözde ve Özge’nin çalışmaları diyalog kurarken bazen birbirini tamamlıyor, bazen yol ayrımına gidiyor. Kasa Galeri’nin mekanı bir koridor ve üç odalı bir eve dönüşüyor, kapılar, eşikler belirleniyor, bazen dört duvarın bazen dünyanın merkezine insanı, onun eylemlerini ve ilişkilenme biçimlerini koyuyor.
İnsan ve dünya… Çok katmanlı, kompleks, curcunalı bir ilişki evreninden bahsediyoruz. Bu ilişkiler evrenini “ev” üzerinden anlatan serginin ilhamını merak ediyorum.
Özge ve Gözde ile bizi buluşturan ev konusu oldu. Üçümüz de uzun süredir ev üzerine çalışıyoruz. Evi merkezine alan bir sergi yapma niyetiyle biraraya geldik. Çalışmaya başladığımızda üçümüz de farklı şehirlerde yaşıyorduk. Zoom üzerinden yaptığımız ilk buluşmalarda, birbirimizin eve hangi açılardan baktığını keşfetmeye çalıştık. Çokça tartışılan bir konu olduğu için evi hangi bağlamda ele alacağımızı bulmamız gerekiyordu. Bu aşamada, Özge ve Gözde’nin çalışmalarını konuşmaya başladık. Çalışmalar arasında beliren bağlantılar bizi “dünyaya uzanmak” kavramına götürdü. “Dünyaya uzanmak”, bir varlığın kendi sınırlarını aşarak çevresiyle bağ kurmasına ve dünyayla bir bütün olmasına işaret ediyor. Sergi, bu ilişkiler ağının olanaklarını ev üzerinden araştırmayı amaçlıyor.

Gözde Mulla, An(dırış) Serisi, 2013. Arşivsel pigment baskı, 36x25cm; 36x70cm; 25x35cm.
Fotoğraf: Fatih Yılmaz
Serginin anlatısı Kasa Galeri’nin mekansal kurgusu etrafında şekilleniyor. Sergi kurgusu hakkında neler söylemek istersin?
Sergi üç bölümden oluşuyor. Her bölümde, eve farklı bir ölçekten yaklaşıyoruz. Mimarlık Üzerine On Kitap’ta Vitruvius, ilk barınağın doğuşunu ateşin keşfedilmesine bağlar. Sanatçıların ateş kavramını ele aldığı çalışmalarının bulunduğu ilk bölüm, evin kuruluş anına işaret ediyor. Bu bölümdeki çalışmalar, aynı zamanda tüm canlıların ev ile olan katmanlı ilişkisini konu alıyor. İkinci bölüm, ev ölçeğine odaklanıyor. Evin içine girdiğimiz bu bölümde, evle gündelik ilişkilenme biçimlerine ve bunların oluşumunda etkili olan unsurlara dikkat çeken çalışmalar yer alıyor. İnsan ölçeğine odaklanan son bölüm, kişinin mekanda, mekanın da kişide bıraktığı izleri takip ediyor.
Bu ikili diyalogun en cezbedici, can alıcı yanı ne? Ana kurguyu besleyen provoke edici veya birbiriyle çelişen bir yanı da var mı?
Sanatçıların çalışmaları kimi zaman birbirini tamamlayarak, kimi zaman da farklı bakış açıları sunarak anlatıyı kuvvetlendiriyor. Serginin üç bölümlü anlatısının şekillenmesinde, bu diyaloğun sunduğu olanaklar etkili oldu. İlk bölümde, birbirini tamamlayan çalışmalar izlenirken; ikinci ve üçüncü bölümde, bu bölümlerin ihtiyaç duyduğu çok sesli anlatıyı mümkün kılan çalışmalar yer alıyor.
Özge Enginöz, “ateş taşıyıcısı” olarak bilinen ve konakladığı ağaçları yok eden kav mantarlarını topluyor. İlk bölümde yer alan, heykel formuna kavuşan mantarlardan oluşan Ateş Taşıyıcıları (2022) başlıklı yerleştirmenin devamında Gözde Mulla’nın İçeride Bir Yerde (2021) serisinden bir resim görülüyor. Sanatçının Türkiye’de gerçekleşen orman yangınlarından yola çıkarak ürettiği bu seri, insanın üzerinde yaşadığı gezegene verdiği zararı kayıt altına alıyor. Yine ilk bölümde yer alan, Enginöz’ün ev şeklindeki bir kumbaradan ışık sızan Uykuda (2024) başlıklı çalışması, bir mekandaki hayat belirtisini temsil ederken, sanatçının üç boyutlu bu çalışmasıyla etkileşim kuran Gece Serisi: Az Sesli (2020) başlıklı çalışması ile Mulla, uzakta beliren bir ışığın resmini gösteriyor.

Özge Enginöz, Uykuda, 2024. Işıklı kumbara, 15x16x11 cm. Fotoğraf: Fatih Yılmaz
Serginin ikinci bölümünde, Enginöz’ün Ev Hareketsiz Çocuğu Kucaklar (2022) serisi yer alıyor. Yanma, yok olma, bozulma ya da kül olma süreçleri çerçevesinde dünyayla ve birbirimizle ilişkilenme biçimlerimizi sorgulayan sanatçı bu seride, evin kurulmaya devam edişine ve tamamlanmayan tabiatına işaret ediyor. Gözde Mulla’nın Yastığım Nerede? (2017) ve Neredeyim? (2017) çalışmaları, evin içinde gözden çıkarılan bazı alanlara dikkat çekerek bir mekan olarak evin imkanlarını anlamaya çalışıyor. Ayrıca, Mulla İçeride Bir Yerde (2021-2022) serisinden iki resmiyle, şiddet metaforu olarak kullandığı yangın imgelerini odaların kuytu köşelerinde göstererek evin duyumsama alanını genişletiyor. Enginöz, Ailenin Geometrisi (2022) başlıklı çalışmasıyla Virginia Woolf’un Deniz Feneri isimli kitabındaki aile üyelerinin iç seslerinden yola çıkarak her bir üyenin kendi geometrisine kavuştuğu üç boyutlu formlar yaratıyor. Evle gündelik ilişkilenme biçimlerini yapıcı ya da yıkıcı bir şekilde etkileyebilen aile üyeleri sanatçının üretimiyle biraraya geliyor.
Serginin üçüncü bölümünde, Özge Enginöz nesnelerin kabul gören anlamlarını sorguladığı Zamanla Yok Olan (2022) serisiyle, aynı zamanda ev mevhumunu irdeliyor. Gözde Mulla, mekanın belleği ile siyasal, toplumsal ve kültürel olguların mekandaki yansımalarını boşluk ve eşik kavramları üzerinden ele alıyor. Bir kapı eşiğinde iki figürü resmettiği Mekan Deneyimleri Serisi: Arada, Orada, Şurada, Burada (2025) başlıklı çalışmaları ile Mulla, eşik kavramını mekansal ve düşünsel olarak sorguladığı bir kurgu yaratıyor. Sanatçı, elektrik anahtarlarından oluşan Benim Hatırladığımsa Sadece Sessizlik (2025) yerleştirmesiyle ise bir karşılama/uğurlama sahnesi yaratıyor.
Boşluk, mesafe, sınır, ilişki gibi kavramlar üzerine düşünürken dünyayla aramızdaki ilk sınırın kendi bedenimiz olduğunu keşfederiz. Sonra ev gelir. Peki dünyaya uzanmak sergisinde bedene de yer var mı?
Mark Wigley evin temel olarak, “dışarıya karşıt bir içerisi üreten en ilkel bir çizginin çizilmesi olarak anlaşıldığını” ifade eder.[1] Bu çizginin çizilmesi, beden ve dünya arasındaki sürekliliği keser. Sergide, bedenin dünyaya uzanmasının önünü kesen bu çizginin, dünyayla bütünleşmeye aracılık edip edemeyeceğini araştırıyoruz. Gözde Mulla’nın koridorda yer alan kumaş üzerine yaptığı çalışmasında, bir dağ ve gökyüzü resmi görülüyor. Sergi seyrinin başında izleyiciyi karşılayan ve sergi anlatısının sonunda tekrar görülen Dışarıda Bir Yerde (2025) başlıklı çalışmasıyla Mulla, evin kurulması için gerekli olan iç ve dış arasındaki ayrımı kısa bir süreliğine de olsa ortadan kaldırıyor.
“Dünyaya uzanmak” kavramının kökleri, fenomenoloji ve varoluşçu felsefeye dayanıyor. Bu kavram, aynı zamanda ekolojik düşüncede de karşılık buluyor. İnsanın dünyayla sürekli bir etkileşim hâlinde olduğuna vurgu yapıyor. Özellikle Merleau-Ponty’nin “dünyaya açıklık” fikri, bedensel ve duyusal bir boyut içeriyor. Serginin son bölümünde, eve ilişkin anıların beden hafızasında ve bellekte canlı kaldığına işaret eden çalışmalar yer alıyor.

Fotoğraf: Fatih Yılmaz
Ziyaretçilerin anlam dünyasına müdahalede bulunmak istemem ancak merak ediyorum. Sergi, İngilizce başlığını, Ursula Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek kitabındaki “Vadi’de Yeryüzü Evleri’nde Yaşayanlardan Kendilerinden Önce Yeryüzü’nde Yaşamış Olanlara” isimli şiirden alıyor. Bu şiirin, serginin atıfta bulunduğu temaları çözümlemek için sunduğu yeni ihtimaller neler?
Ursula Le Guin, Hep Yuvaya Dönmek kitabında insanın dünyayla başka türlü ilişkilendiği bir toplumsal örgütlenme biçimi hayal ediyor. Mevcut toplumsal yapıda evle kurulan ilişki, insan ve dünya arasındaki karşılıklı bağımlılık durumunu göz ardı ediyor. Le Guin’in kitapta betimlediği Keş halkının dünyayla kurduğu ilişki, bugün kurduğumuz ilişki dinamiklerden oldukça farklı. Kitap, tahakkümün olmadığı bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlatıyor. Tüm canlıların eşit olduğunu savunan böyle bir yaklaşım, canlılar arasındaki karşılıklı bağımlılık ağlarının anlaşılabilmesi için önem taşıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda yeni bir toplum yapısı hayal edebilmek için evle kurduğumuz ilişkiyi de yeniden ele almak aciliyet kazanıyor.
Sergiyi ziyaret edeceklere söylemek istediğin bir şey var mı?
Özge Enginöz ve Gözde Mulla arasında gelişen diyaloğun izleyicinin bakışıyla çoğalmasını diliyorum.
dünyaya uzanmak sergisi 14 Mart’a kadar Kasa Galeri’de izlenebilir.
[1] Mark Wigley, The Architecture of Deconstruction: Derrida’s Haunt
*Türkçesi, Mimarlık ve Modernite Bir Eleştiri başlıklı kitaptan alınmıştır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Art On, Crossroads altında dijital sanata alan açtığı yeni sergi serisini hayata geçiriyor. Kasa Galeri'de devam eden "dünyaya uzanmak" sergisi evle ilişkimizi sorguluyor.
06 Şub 2025

YAZARLAR

Seren Erciyas
Kültür-sanat editörü

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




