İçselleştirilmiş bir ayrımcılık biçimi: Sağlamcılık ideolojisini yeniden düşünmek

“Engelli” birini dışlamakla, yoksuldan, evsizden, göçmenden uzak durmak arasında şaşırtıcı olmayan benzerlikler var. Bu kategori kurma eylemi, daha çok yaşamın kontrol dışı, istenmeyen dertlerini temsil eden her şeyi, potansiyel "bulaş" olarak görme eğilimimizden kaynaklanıyor. Bu bağlamda, "erişilebilirlik" kavramı bile çarpıtılıyor; çoğu zaman, yapısal sorunlardan çok kozmetik çözümlerle "engel badanası" yapılıyor.
İçselleştirilmiş bir ayrımcılık biçimi: Sağlamcılık ideolojisini yeniden düşünmek

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Stefan Zweig’ın Acımak romanında genç bir subayın aristokrat bir ailenin kötürüm kızına duyduğu arzu, kızın sakat olduğunu öğrendiği anda yerini acımaya bırakır. Bu duygu değişimi, yalnızca bireysel bir hikayenin değil, toplumsal bir eğilimin de trajik bir yansıması olarak okunabilir. 

Sağlamcılık, bedensel ve zihinsel bütünlüğü "normal" gören bir ideolojidir. Bu, yalnızca tıbbi bir sınıflandırma aracı olmaktan çıkıp ekonomik ve bürokratik bir kontrol aracı olarak da işler: “Engelliler”i toplumun kamusal yaşam alanlarından dışlayan mimari ve sosyal sorunları meşrulaştırır. 

  • Sağlamcılık, “engelli”nin vücudunda değil, çevrenin ve sistemin yarattığı problemlerde olduğunu görmezden gelen, katı bir "normallik" standardı dayatır.

Ayrımcılığı içselleştirmek

Dilimiz, bilincimiz çünkü dil içinde yaşar, yargılar, sever, ölür, öldürürüz. "İçselleştirilmiş ayrımcılık" ise sisli bir ortamda dikkatli olunmadıkça fark edilemeyen pek çok şey gibi dilimize sinmiş bir "virüs". Dile sinerek bilinçlere çöreklenmiş yaşamı eksilten bu "bakış/sızlık" koro hâlinde dile gelerek sokağın bilincine egemen oluyor. Sağlamcılık ideolojisinin normları dışında kalan özneler de bir başka özneyle karşılaştıklarında bu ideolojinin etkisiyle çeşitli bakışların hedefi hâline geliyorlar.

  • İçselleştirilmiş ayrımcılığın dile sinmiş bu virütik durumu, zihnimizde katı kategoriler inşa ederek sağlamcılığı genişletiyor. Bu ideoloji böylece yalnızca bedenci bir ayrımcılık olarak kalmıyor; toksik bir ilişki kurma biçimine de evriliyor. 

“Engelli” birini dışlamakla, yoksuldan, evsizden, kredibilitesi düşük olandan ya da kariyeri olmayandan, göçmenden uzak durmak arasında şaşırtıcı olmayan benzerlikler var. Bu kategori kurma eylemi, daha çok yaşamın kontrol dışı, "istenmeyen" dertleri, sorunları temsil eden her şeyi, potansiyel "bulaş" olarak görme eğilimimizden kaynaklanıyor. Bu bağlamda, "erişilebilirlik" kavramı bile çarpıtılıyor; çoğu zaman, yapısal sorunlardan çok kozmetik “çözümler”le “engel badanası” yapılıyor.

Sağlamcılık ideolojisinin kökleri

Sağlamcılık ideolojisi ve onun dayattığı "normal" standardı, köklerini Sanayi Devrimi'nin ve rasyonalizmin faydacı insan tipinden, yani Homo Economicus'tan alır. Bu ekonomi-politik model, insan bedenini yalnızca üretken, verimli ve kusursuz bir araç olarak yüceltir. Tarihsel olarak Alman Faşizmi gibi ideolojiler, insanın değerini verimliliğe endeksleyerek trajik sonuçlar yaratmıştır.

Bugün, bu totaliter ve bedenci sağlamcılıktan farklı, ancak aynı ölçüde dışlayıcı yeni sağlamcılık biçimleri ile karşı karşıyayız. Çoğumuz farkında olmasak da, yaşamımızın her alanına sirayet eden bir mükemmeliyet takıntısı geliştirmiş durumdayız. Bu takıntı; fiziksel kusursuzluktan, duygusal ve kariyer bütünlüğüne kadar genişliyor. Bu yüzden travma yaşamışları, "problemli" diye etiketlenenleri yanımızda dost, sevgili ya da çalışan olarak istemiyoruz. 

Judith Butler’ın vurguladığı gibi, sağlamcılık ideolojisi aslında hepimizin türselliğine içkin olan kırılganlık ve karşılıklı bağımlılık gerçeğini inkar etme çabasıdır. Yaşamda her şeyin kusursuz ve kontrol edilebilir olmasını talep eden bu mükemmeliyet takıntısı, “engelliler”i ya da travma yaşamışları "uzak durulması gereken bulaş" olarak etiketleyerek kendi temel insani koşulumuzu reddeder. Türselliğimize içkin kırılganlığımızla yüzleşmek, kapsayıcılığın ilk adımı olabilir.

Sokaklar sağlamların dünyasına dönüşürken

İnsan, topluluk hâlinde yaşayan bir türdür; bu özelliği nedeniyle sosyalleşmeye ihtiyaç duyar. Başka öznelerle kamusal alanda, yani sokakta karşılaşabilir. Sağlamcılık ideolojisinin normları dışında kalanlar, bir başkasıyla karşılaştıklarında bu ideolojinin belirlediği çeşitli bakışların hedefi hâline gelirler: Kimi zaman acıma, tiksinti, romantize etme kimi zamansa en kibar ifadeyle yadırgama. 

Bu bakışlar, aynalama ile “engelliler”in kendilerini algılama biçimlerini derinden etkiler. Onlara yöneltilen acıma ya da yadırgama dolu bakışları "giyinebilir" yani bu bakışların yansıttığı algıyı içselleştirebilirler; kendilerini “acınası” bulmaya başlarlar ki bu da sosyal kaygılarını pekiştirebilir. Bunlar, sosyal fobi geliştirmelerine, dışarı çıkmaktan çekinmelerine, hatta toplumsal hayattan dışlanarak soyutlanmalarına neden olabilir. 

Sonuç olarak sokaklar, "sağlam"ların dünyasına dönüşürken, “sağlamcılık” normunun dışındakiler, yaşama becerileri geliştirmekten mahrum kalır. Ancak bu olgu, yalnızca bireysel bir sorun değil, toplumsaldır; kurumsal anlamda ise yapısal bir sorundur. Yaşamın hukuktan kentlere varıncaya değin kurgusu “sağlamcılık ideolojisi”ni referans alır. 

  • İçselleştirilmiş ayrımcılığın biçimlerinden biri olan sağlamcılık ile mücadele, radikal biçimde erişilebilir bir hayat için kurumsal düzenlemeler geliştirmeye, dili sorunsallaştırarak bakışlarımızı yeniden şekillendirmeye ihtiyaç duyar. Bu dönüşüm, yalnızca “sağlamcılık”ın dışarıda bıraktığı özneler için değil, tüm toplumun daha adil, kapsayıcı bir yaşam biçimine kavuşmasının birincil koşuludur.

Bedenin işgücüne dönüşmesi

Sağlamcılık, insan bedenini yalnızca “işgücü” olarak gören bir anlayıştan beslenir. Bu anlayış, Sanayi Devrimiyle birlikte modern toplumların damarlarına işlemeye başlamış; insan bedeninin "normal" kabul edilen işlevselliğini bir norm olarak dayatmıştır. Oysa bu norm, “engelliler” için bir dışla(n)ma mekanizmasına dönüşürken aslında toplumun duyarsızlaşmasına neden olmaktadır. 

  • Sağlamcılık, farklılıkları verimlilikten sapma olarak görür; üretim süreçlerinin dışına iter. Bu ideolojiyi sorgulamak, yalnızca “erişilebilir” değil yaşanabilir bir yaşamın kapısını aralar.

Dilimiz, bu ideolojinin en görünür alanlarından biridir. “Engelli” terimi, bir eksikliği, yetersizliği imler. Ancak “engelliler için bu terim, genellikle dışsal bir etiketten öteye gitmez. Örneğin, körler kendilerini genellikle "görme engelli" değil, "kör" olarak tanımlarlar. Çünkü körlük, bir eksiklik değil, bir niteliktir; hayatın bir başka biçimde deneyimlenmesidir. Ancak dildeki bu etiketler, insanların yalnızca toplum içindeki yerini değil, aynı zamanda kendi benlik algılarını da şekillendirir. "Normal" olarak tarif edilen standarda uymayanlar, hem toplumsal hem de psikolojik bir dışlanmaya maruz kalır.

Galata’da yıllar önce düzenlenen Kör Fotoğrafçılar Projesi bu sağlamcı önyargıları sorgulayan çarpıcı bir deneyimdi. Karanlıkta Yemek etkinliklerinde misafirler, zifiri karanlıkta körler tarafından ağırlanır. Garsonlar, müzisyenler kör. Gurme olduğunu iddia eden kimi insanların kırmızı şarapla beyaz şarabı, hatta tavuk etiyle kırmızı eti ayıramadığına tanık oldum pek çok kez. Bu nedenle “Görmek, diğer duyuları zayıflatır” denebilir. Görmenin, dokunmanın önüne geçebildiği bir dünyada, norm dediğimiz şeyin nasıl bir yanılsama yarattığını düşünmek, olguyla ilgili yeni sorular sormamızı sağlayabilir.

Toplumsal algıyı dönüştürmek için eğitim de hayati bir rol oynar. 13 yıl önce körler için bir cinsel eğitim projesi tasarlayan bir ekip içinde yer almıştım. Projenin amacı, körlerin körcül eğitim materyalleri dolayımıyla cinselliği bir tabu olarak değil, bir bilgi alanı olarak deneyimlemelerini sağlamaktı. Ancak ahlakçı bakış, bu projenin hayata geçmesini engelledi. “Ahlakçı bakış” diyorum çünkü “Körlerin cinsellik ne işine, burası Müslüman insanların yaşadığı bir ülke, okullarda bu iş olmaz, kime nasıl anlatacağız” gibi pek çok yaklaşım/sızlık nedeniyle hayata geçemedi. Bu tür projelerin eksikliği, “engelliler”in bilgiye erişim hakkını, sonuç olarak özgürlüklerini kısıtlamakta.

Erişilebilir bir hayat nedir?

Şimdi şu soruyu sormanın ortak sorumluluğumuz olduğu inancındayım: “Erişilebilir bir hayat nedir?” Evlerin, yolların, işyerlerinin, kamusal alanların erişilebilirliği sağlanıyor mu? Rampasız rampalar, kılavuzsuz yollar, çalışmayan asansörler gibi simgeler erişilebilirliğin yalnızca yüzeysel bir çabayla ele alındığını gösteriyor. 

  • Sorun, altyapı eksikliğinden öte, “engelliler”in toplumsal hayata eşit bir şekilde katılmasına izin vermeyen zihniyetle ilgilidir. Bu sorulara verilen yanıtlar, yalnızca “engelliler”in yaşam kalitesini değil, toplumun genel anlamda adalet anlayışını da yansıtır

Erişilebilirlik, çoğu zaman yalnızca fiziksel düzenlemelere (rampa, geniş kapılar, asansörler) indirgenen, ancak bunları aşan bir hak alanını imler. Fiziksel düzenlemeler; çocuklar, hastalar, yaşlılar, hamileler, valizli yolcular dahil herkes için kenti yaşanabilir kılar. Ancak genellikle göstermelik uygulamalarla sabote edilir: Asansörün önüne “Arızalıdır” yazmak ya da rampaları akla ziyan bir diklikte inşa etmek. Daha da trajik olan, körler için yapılan kılavuz yolların ortasına elektrik direkleri ya da ağaçların dikilmesidir. 

  • Bu tür karikatürize örnekler, politikaların gerçek ihtiyaçlara ne kadar uzak olduğunu gösterir ve yalnızca fiziksel alanı değil, toplumsal empatiyi, birlikte yaşama kültürünü de zayıflatan bir zihniyetin iktidarını gösterir.

Fiziksel erişilebilirlik yanında, bilgiye ve eğitime erişim de göz ardı edilemez. Örneğin, dijital dünyada körler için ekran okuyucuların uyumluluğu ya da sağırlar için altyazıların yaygınlaştırılması gibi çözümler, yalnızca bir kolaylık değil, temel bir haktır. Ne var ki, sağlamcı ideoloji bu tür düzenlemeleri bir ayrıcalık ya da lütuf gibi sunar. Oysa ki erişilebilirlik, kişinin toplumsal yaşama eşit katılımını olanaklı kılan temel bir ilkedir. Kentleri herkes için erişilebilir kılmak, kamusal sorumluluktur.

Sağlamcılık eser miktarda da olsa hepimizde yaşar. Kendini "Ben engellilere bir şey yapmıyorum" masumluğundan çok "Ben her şeyin en iyisini, sorunsuzunu hak ediyorum"daki tüketimci bilincinde gösterir. İşte bu bencil "hak etme" bakış açısı, “engelliler”in “tam” görülmemesi, bu nedenle de kamusal alanın dışında bırakılmaları bakışımıza içkindir. Bu, pasif, o nedenle “masum” ve yapısal bir dışlamadır. 

  • Burada felsefi bir iletişim çağrısı olarak, okuru zihnindeki imgeleri düşünmeye davet ediyoruz: İmgelerimizin, düşüncelerimizin ve duygularımızın sağlamcılık ideolojisinden ne kadar mustarip olduğunu sınayabiliriz. Erişilebilir bir yaşam, öncelikle içerimci bir zihinde hayat bulur.

“Engelliler”in haklara erişimini gözetmek, bunlar için mücadele etmek, yalnızca politik bir görev değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur çünkü “sağlamcılık”ın ürünü "normal" dediğimiz şey, farklılıkların zenginliğini anlamayı güçleştirir. Her insan, kendi bütünlüğünde toplumsal yaşamın ihmal edilemez eşsiz bir parçasıdır. 

“Engelliler”, sistemin yarattığı erişilebilirlik sorunlarına karşı günlük hayatta geliştirdikleri yaratıcı çözümlerle, dayatılan "yetersizlik" etiketine en güçlü cevabı veriyorlar. Bu taleplere katkı sunma sorumluluğu ise hepimizin, çünkü bu hayatı birlikte yaşayabildiğimiz ölçüde yaşam, yaşayabilir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Metin V. Bayrak

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Ayça Örer

·

25 Tem 2026

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?
AngstAngst

HİKAYE

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Nis Tuğba Çelik

·

25 Tem 2026

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?
AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?