Kırmızı Taş Duvarlar ve Ardındaki Sesler


Baharın enerjisini ölçmek mümkün desek? Enerjiniz arttıkça ölçmesi kolaylaşsın. Toprağa düşen son cemreyle birlikte baharın gelişi sonunda resmiyet kazandı. Isınan havaların, renklerini iyiden iyiye gösteren bahar tonlarının hâkim olduğu bir mevsim başlamış bulunmakta. Güneşle bütünleşmek, daha çok açık hava aktivitesinde bulunmak, baharla birlikte gelen güzel enerjilerle istediğimiz şeylerin başında geliyor. Pandemiyle birlikte oluşan rutinleri kırmak, hareketi artırmak, düzensizlik içinde kendimize yeni bir düzen yaratmak belki de şu sıralar en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden. Peki, yeni gelen baharın güzel enerjisiyle daha çok hareket etmek ve bu arada kendinizi takip edebilmek kulağa nasıl geliyor? Samsung’un giyilebilir teknoloji ürünleri, günlük hayatınıza tam bu noktada kolayca adapte olup baharı daha enerjik karşılamanızı sağlıyor. Gelin, Galaxy Watch3 akıllı saat ve Galaxy Fit2 akıllı bilekliği yakından keşfedelim. Galaxy Watch3 : Şimdiye kadarki en gelişmiş Galaxy akıllı saat ile hem sağlığınız hem aktiviteleriniz üst düzey takipte. Yenilenen ince ve küçük tasarımı ile Galaxy Watch3 üstelik çok daha hafif. Zarif duruşu ve inceltilmiş ekranı ile görünüşünüzü tamamlarken, egzersiz alışkanlıklarınız bir üst seviyeye taşınır. Galaxy Watch3 kanınızdaki SpO2 seviyesini ölçmek için kırmızı LED ve mor ötesi ışıklardan faydalanır. Dahili oksijen seviyesi ölçme özelliği ile daha rahat nefes alıp verin. Galaxy Fit2 : Galaxy Fit2, tüm gün takabileceğiniz bir şekle sahip olup, kayışındaki benzersiz oluklar sayesinde ter birikmesini önler. 1.1 inç tam renkli AMOLED ekranı tek bir bakışla ihtiyacınız olan tüm bilgilere ulaşmanızı sağlar. Tam anlamıyla gerçek bir egzersiz takipçisi olan bu cihaz, konforunuzu ve tarzınızı yeni bir seviyeye taşımaya hazır.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’ndayım. Burası Haliç’in kıyısında, Balat ile Fener arasında, yeşilin içinde yer alan tarihî bir bina. Kadın merkezli bir arşiv ve kütüphane özelliği taşıyan vakıf, kuruluş senedinde de belirtildiği gibi “Kadınların geçmişini iyi tanımak, bu bilgileri araştırmacılara derli toplu bir şekilde sunmak ve bugünün yazılı belgelerini gelecek nesiller için saklamak” amacıyla, Aslı Davaz, Füsun Akatlı, Füsun Ertuğ-Yaraş, Jale Baysal ve Şirin Tekeli tarafından kurulmuş.
Kırmızı taş duvarlı binaya girmeden önce yeşilliklerin arasında durup hafif esen rüzgârın tadını çıkarıyorum. Saçlarım dağılıyor ancak düzeltmeye çabalamıyorum. – Kadınların saçı hep düzgün olmak zorunda mıdır?
Binanın güçlü ve dikkat çekici duruşu daha içeri girmeden ilgimi çekiyor. İçinde barındırdığı tarihin ve bilgi yükünün ağırlığını taşıyan ama aynı zamanda bununla gurur duyan bir tavrı var. Demir merdivenlerinden yukarı çıkıp tarihin küllerinde savrulmaya hazırlanıyorum.
Vakfın koleksiyonları, Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de kadınlara ait ya da kadınlarla ilgili eserleri, belgeleri barındırması açısından oldukça önemli. Ayrıca Türkiye’nin ilk ve tek kadın eserleri kütüphanesi olma özelliğini taşıyor. Kuruluşundan bu yana kadın tarihinin kaynaklarını (özel arşivler, günceler, fotoğraflar, afişler, kitaplar vb.) toplayan, elde ettiği kaynaklardan yararlanarak yeni yayınlar üreten, kolektif bir çaba, gönüllü emek ve sponsor desteğiyle projeler gerçekleştiren ve çalışmalarını sürdürmeye çalışan vakıf, 2020 yılında 30. yılını doldurdu. Özel Arşivler, Kadın Örgütleri ve Örgütlenmeleri, Efemera, Gazete Kupür, Afiş, Görsel, Nadir Eserler, Sözlü Tarih, Kitap, Süreli Yayın, Tez, Makale, Sanat Eserleri, Kadın Yazarlar, Kadın Sanatçılar ve İşitsel başlıkları adı altında vakıfta 16 koleksiyon bulunuyor.
Kütüphanede son dönemde yoğun olarak özel arşivlerde kataloglama ve dijitalleştirme çalışmalarına ağırlık verildiğini anlatan arşiv sorumlusu Sibel Sular, “Kütüphane, hem akademik çalışma yapanlar için hem meraklıları için bir hafıza merkezi. Dolayısıyla bunu ne kadar çoğaltabilirsek kadınların belleğine ilişkin o kadar derin bir hafızaya sahip olmuş olacağız.” diyor. Sular’ın “hafıza merkezi” benzetmesi aklıma Alisa Oleva’nın İstanbul'daki kadınları kendine eşlik etmeleri için davet ettiği “Eve Yürüyüş” performasını getiriyor. Sanatçının “Benimle eve yürümeni istesem, beni nereye götürürdün?” sorusunun cevabı birçok kadın için burası olmuştur gibi geliyor. Sanki farklı tarihlerde yaşamış ve iz bırakmış farklı kadınların sesleri gizli bu kırmızı taş duvarların arasında.
Düşünceler arasında gezinirken kütüphanede gözüme bir kitap ilişiyor: Nazım Hikmet ve Toca’sı Semiha Berksoy. Semiha Berksoy; ilklerin kadını. Türkiye'nin ilk opera sanatçısı, bir primadonna, Avrupa’da opera sahnesine çıkan Türkiye'nin ilk sopranosu ve sanat âşığı bir ressam. Yüksek dramatik soprana olarak Ankara Devlet ve Opera Balesi’nin baş solistlerinden olan sanatçı, İstanbul Konservatuarı’nda ve Güzel Sanatlar Akademisi Namık İsmail Atölyesi Resim ve Tiyatro Okulu’nda eğitim aldıktan sonra, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sesiyle üne kavuşmuş ve Türkiye ve Avrupa'nın operetlerinde oynamış.
Kadıköy Süreyya Operası'nda da Emir, Çardaş Fürstin, Maskot, Leblebici Horhor Ağa operetlerinde primadonna olarak sahneye çıkan sanatçı, tiyatro öğrenciliği sırasında Nazım Hikmet Ran ile Kafatası piyesinin sahnelenmesi için yapılan çalışmalarda tanışarak, Ran'ın yazdığı Bu Bir Rüyadır operetinde "Fatma" rolünü oynamış. Bu dönemden sonra Berksoy, Ran ile birlikte uzun yıllar mektuplaşmış ve bu mektuplar daha sonra Nazım Hikmet ve Tosca'sı Semiha Berksoy adıyla kitaplaştırılmış. İşte elimde duran bu kitap içinde birçok anı, yaşanmışlık ve yaşan(a)mamışlık gizli. Yıllarca birbirlerine her fırsatta yazdıkları mektuplarını, aşklarını, arkadaşlıklarını yıllar sonra ellerimin içinde tutuyor olmak beni sanki bu ilişkinin şahidi yapıyormuşçasına heyecanlandırıyor.
Nazım’ın sözlerini anımsıyorum:
“Nasıl etmeli de ağlayabilmeli farkına bile varmadan? Nasıl etmeli de ağlayabilmeli ayıpsız, âşikare, yağmur misali?”
Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın demir merdivenlerini düşünceli iniyorum bu sefer. Kırmızı taş duvarları daha farklı geliyor gözüme. Yağmur misali ağlamak geliyor içimden ancak yüzümde tebessümle ayrılıyorum vakıftan. Sessiz kadınları, üreten kadınları, heyecanlı ve paylaşmayı seven kadınları düşünüyorum. Her birine ayrı ayrı teşekkür etmek istiyorum vakfa veda ederken. Esen rüzgâr yeniden saçlarımı dağıtıyor ancak düzeltmeye çabalamıyorum.
Bu yolculuk, hayalî bir yolculuktur.*
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul'dan sevgilerle: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı'nda bir gün İstanbul'un hidrografik hafızası, kentsel dönüşüm mekânı olarak hapishane, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin imar planları.
14 Mar 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?



