Lacan’dan flanörlüğe Berk Kır: 'Dışarıda Yakınlık' sergisi

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Hayatı “Öteki” (The Other) perspektifiyle inceleyen biri olarak Berk Kır’ın Dışarıda Yakınlık sergisi karşısındaki heyecanımı kelimelere dökmek mümkün değil. Jacques Lacan’ın extimacy kavramının etrafında dönen sergide edebiyat, flanörlük, kuir ve feminist bakış açılarına nasıl dokunduğunu keşfetmek benim için büyük bir merak konusu. Lacan bu kavramla, bireyin iç dünyası ile dış dünyası arasındaki karmaşık ilişkiyi tasvir eder ve Kır’ın ilk kişisel sergisi, tam da bu kavramın çevresinde dönüyor. “Ben ve başkası, dışarısı ve mahrem, ev ile kent” gibi temalar ele alınarak kişisel ve kamusal alanların sürekli değişen sınırları sorgulanıyor. Bu temalar, çağdaş gerçekliğimizde sürekli olarak karşılaştığımız ancak nadiren üzerinde düşündüğümüz konular—zamanımız mı var ki?
Merdiven Art Space’te konumlanan sergi, görsel bir deneyimden çok daha fazlasını sunuyor. İzleyicisini kendisini ve çevresini yeniden değerlendirmeye, hatta yeniden tanımlamaya davet ediyor. Kır’ın ilhamını “Merleau-Ponty’nin bedenin dünyadaki varlığını ve algının bedensel temelini vurgulayan fenomenolojisi, Deleuze’ün kuvvetler ve etkileşimler üzerine kurulu düşüncesi, Harman’ın her nesnenin kendi başına varlığı ve önemi olduğunu savunan ontolojisi ve Morton’un nesnelerin birbiriyle ve çevreyle olan karmaşık ilişkilerini keşfeden yaklaşımları”ndan aldığı sergi, eserlerin yorumlanmasına derin bir çerçeve çizerek izleyicisini mekana davet ediyor.
Dışarıda Yakınlık, bu bağlamda kesinlikle toplumsal ve kişisel sınırlarımızı sorgulayan zamanlararası bir yolculuk. Kişisel ve kamusal, içsel ve dışsal olanın sürekli değişen sınırlarını keşfeden anlatı, bu iki dünyanın birbirinden tamamen ayrılamayacağını öne süren bakışa odaklanıyor: Sergi, ele aldığı kavramı görsel bir dile dönüştürerek izleyicileri bireysel ve toplumsal kimliklerin, mahremiyetin ve kamusal alanın, evin ve kentin birbirine nasıl bağlı olduğunu ve bu bağların nasıl sürekli olarak yeniden şekillendirildiğini sorgulamaya davet ediyor.

Lacan’la el ele: Trapez sacların mekansal yorumu
Serginin mekansal düzenlemesi de dikkate değer. Kır’ın anlatısı, bu şekilde, extimacy kavramını sadece teorik bir çerçevede değil, aynı zamanda görsel ve deneyimsel bir düzlemde de işliyor—disiplinler- ve medyumlar-arası yaklaşımlar beni her zaman heyecanlandırmıştır. Kullanılan malzeme ve mekansal düzenleme, serginin görsel ve kavramsal derinliğini önemli ölçüde artırıyor. Sergide dikkat çeken esas malzemelere bir örnek, trapez saclar. Küratör Nazlı Pektaş’ın yorumlarına dayanarak bu sacların sergide nasıl bir “ele geçirme” teması oluşturduğunu, mahrem/kamusal ayrımını nasıl muğlaklaştırdığını detaylıca incelemek gerekiyor.
"(…) Dışsal olan içeriyi ele geçirir ve kimliği kurar. Berk’in temas ettiği eşyalar da bir ele geçirmeye temas ediyor. Örneğin, ütü ve çaydanlıkla eve yaklaşırken trapez sacla kente yakınlaşıyor. Dışarısı ile içerisi burada konuşmaya başlıyor. İçerisi mi dışarıyı işgal etmiş? Dışarısı mı içeriye sızmış? Bu muğlak bir sohbete dönüşebilir. İlk bakışta tekinsiz kent ile güvenli ev! Sahi göründüğü gibi midir? Mahrem/kamusal ayrımı muğlaklaşarak, arada bir durum oluşturuyor. Ses imgeye, imge sese dönüşüyor. Lacan’ın ‘extimacy’ kavramı ben ve başkası, dışarısı ve mahrem, ev ile kent arasında dolaşırken ‘dışarıda yakınlık’ bu sergide ironi dolu bir temasa dönüşüyor."
Bu saclar, kent yaşamının sert ve soğuk yapısını hatırlatıyor ve serginin atmosferine katkıda bulunuyor. Sergi mekanının bu şekilde düzenlenmesi, izleyiciye sadece görsel bir deneyim sunmakla kalmıyor, aynı zamanda onları fiziksel ve duygusal olarak serginin temasına dahil ediyor. Trapez sacların kullanımı, böylece mahrem ve kamusal alanların muğlak sınırlarını sorguluyor. Bu malzeme, sergideki eserlerin üzerine yerleştirilerek, izleyicinin sergiye dair algısını değiştiriyor ve onları sergi içeriği üzerine daha derinlemesine düşünmeye teşvik ediyor. Trapez sacın hem engelleyici hem de ortamı kapsayan yapısı, serginin temalarını somut bir şekilde ortaya koyuyor ve izleyicinin bu temaları deneyimlemesini sağlıyor.
Flanörün rahatsızlık vermeden düşündüren 'bakış'ını deneyimlemek
Flanörlük, kentsel mekanlarda dolaşan ve çevresini gözlemleyen bir bireyin perspektifinden dünyayı anlama pratiği olarak tanımlanabilir. Berk Kır, zihnimde çok değerli bir dost olmasıyla öne çıksa da yürüme pratikleriyle bana hep bu kavramı hatırlatıyor—tanıyan kimsenin şaşıracağını sanmam. Bu durum, flanörlük deneyimini sergiyle nasıl ilişkilendirildiğimi düşünmeme sebep oluyor. Kentin sokaklarında dolaşan bir flanör gibi, sergide de benzer bir keşif yolculuğuna çıkıyorum.
Dışarıda Yakınlık sergisi, benim için Kır’ın bu gözlemci duruşunu, gözümdeki kuir ve feminist temalar ile birleştirerek, toplumsal ve kültürel normlarla etkileşimini sanatsal bir ifadeyle sunuyor. Flanör, genellikle eril bir figür olarak tasvir edilirken ve dolayısıyla eril bakışla (male gaze) kolayca ilişkilendirilebilecekken eserler, bu perspektifi genişletiyor ve toplumsal cinsiyetin sınırlarını zorlayarak daha kesişimsel bir bakış açısı sunuyor.
'Dışarı'yı 'Öteki' olarak 'flanörlemek'
Sergideki nesneler de sembolik anlamlar yüklenerek sanatçının mesajlarını pekiştiriyor. Bu nesnelerin cinsiyetlendirilmesi ve toplumsal rolleri, serginin etkisini daha da güçlendiriyor. Bu nesneler aracılığıyla yapılan yorumlar, günlük hayatta göz ardı edilen pek çok konuya ışık tutuyor.
Kültürel ve toplumsal eleştiriler ise serginin omurgasını oluşturuyor. Sanatçının ele aldığı temalar, toplumsal ve kültürel normlarla nasıl etkileşimde olduğunu, bu etkileşimin toplum üzerindeki yansımalarını gözler önüne seriyor. Bu, sadece bir sanat sergisi değil, aynı zamanda toplumsal bir diyalog alanı.

İkilikleri yeniden üretmeden diyaloğu genişletmek
Sergi, kent yaşamı ve mekanlar üzerinden yapılan gözlemleri birleştirerek kuir ve feminist teorilerin ışığında yeniden değerlendirmeme yardımcı oluyor. Bu teoriler, izleyicinin cinsiyet ve cinsellik konularında toplumsal normları sorgulamasını sağlayabilir diye düşünerek heyecanlanıyorum—sergideki eserler, toplumsal cinsiyet rollerinin ve cinsellik algısını ikiliğe sıkıştırmaktan belli ki sıkılıyor; bu rollerin ve algıların ne kadar yapay ve kısıtlayıcı olduğunu gösteriyor. Sanatçının, kadınlık deneyimiyle ve geniş bir çerçevede cinsiyetle özdeşleştirilen nesneleri sokakta farklı bedenlere yerleştirerek yarattığı yeni varoluşlar, cinsiyetin toplumsal yapısını sorguluyor ve kuir bakış açısından yeni anlamlar yaratıyor.
Naçizane feminist bakış açısıyla, serginin kadınların ve diğer marjinalize edilmiş grupların yaşam deneyimlerini ve mücadelelerini gözler önüne serdiğini söyleyebilirim. Kadınlar ve kuir bireyler için kent, farklı deneyimler ve zorluklar sunan bir mekan: Berk Kır, bu deneyimleri ve zorlukları izleyicisine yansıtarak toplumsal cinsiyet rollerinin ve cinsiyetçilik yapısının kentsel yaşamda nasıl tezahür ettiğini gösteriyor.
Böylece sergideki nesneler ve temsil edilen mekanlar, feminist ve kuir teorileriyle örtüşen bir şekilde ele alınabiliyor. Yani Berk Kır, bu okumayla, günlük hayattan alınan nesnelerle, toplumsal cinsiyet rollerinin sadece kişisel değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir yapı olduğunu vurguluyor: Eh, Beauvoir da bu yüzden “Kadın doğulmaz, kadın olunur” dememiş miydi? Kır’ın eserleri, kolayca cinsiyetin ve cinselliğin toplumsal yapısını ve bu yapının bireyler üzerindeki etkilerini ortaya koymasıyla da akla kazınabiliyor.
Belki de şöyle özetlemek uygundur: Seçili nesneler, flanörlük perspektifiyle birleşerek, izleyicilere kent mekanlarını ve bu mekanlarda yaşanan cinsiyetçi ve kuir deneyimleri yeniden düşünme fırsatı sunuyor. Kır’ın eserleri, kent yaşamının sıradan anlarında gizlenmiş cinsiyet ve cinsellik meselelerini ortaya çıkarıyor, bu meselelerin toplumda nasıl işlediğini ve bireylerin yaşamını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.
Berk Kır’ın eserlerinin şehir sokaklarında nasıl bir etki yaratabileceğini düşünmek, toplumsal ve kültürel düzeyde nasıl etkili olabileceğini hayal etmek hem heyecan verici hem de ilham verici.
Serginin özellikle 2002 sonrası İstanbul’un dönüşümüne, günlük hayat pratiklerinde kentin etkisine ve bin yılların “Öteki”leri olarak algılanışa getirdiği bakış açıları, eserleri günlük yaşamımızın bir parçası hâline getiriyor: Bu, bana Kır’ın eserlerinde hep karşımıza çıkan rastlantısallığı hatırlatıyor.
Sergi, izleyicisine Berk’in gözünden şehri sunmakla kalmıyor, aynı zamanda kent hayatının, kimlik politikası uygulanarak büyütülmüş insanların ilişkilerinin ve günlük yaşamın özüne dair derinlemesine bir keşif yolculuğu sunuyor. Merak ediyorum: Acaba şehrin her yerindeki saclarda üst üste yapıştırılmış afişleri deneyimlemek yerine Kır’ın fotoğraflarını görebilsem daha mutlu biri olur muydum? En azından ikiliklerden daha uzak, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya için ilham bulacağıma eminim.
Editörün notu: Sergi, 31 Ocak 2024’e kadar Merdiven Art Space’te ziyaret edilebiliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Alara Demirel
Sosyal farkındalık editörü.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.




