

Dünya modasında bir dönüm noktası: Levi’s 501 İlk defa 1873 yılında basit ama yenilikçi bir iş pantolonu olarak boy gösteren ve yıllar içerisinde kendini tüm dünyaya sevdiren ikonik jean Levi’s 501® 150’nci yılını yeni bir koleksiyonla kutluyor. Nedir? Her tarza uyum sağlamasıyla bir kendini ifade etme aracı hâline gelen Levi’s 501® ’in 150’nci yılına özel koleksiyonu, 501® ’in arşivdeki ikonik modellerinin yeniden yorumlandığı tasarımlardan oluşuyor. Neler var? Kadınlar için 501® ’81 , erkekler içinse 501® ’54 ’ü yeniden yorumlamak üzere markajına alan Levi’s , 150 yıllık 501® tarihinin farklı dönemlerini gardıroplarımıza taşıyor. 501® demek özgürlük ve kendini tarzını yaratmak demek. El işçiliğini ikinci el ve kendin-yap kültürüyle harmanlayan 501® ’in 150’nci yıl koleksiyonu, sahiplerinin kendi tarzlarına göre uyarladığı vintage jean’lerden ilham alıyor. 150’nci yıldönümüne özel etiketler, damgalar ve yamalarla eşsizleşen yeni 501® ’ler, dünyanın en ikonik ve en sevilen moda ürünlerinden birinin yıldönümü kutlamalarına yakışır koleksiyon ürünleri olarak dikkat çekiyor. Levi’s 501® ’in 150 ’nci yılına özel koleksiyonunu buradan inceleyebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Son depremin ardından kent dediğimiz tema daha fazla konuşulmaya başlandı. Kentle ilişkimiz nedir, kent bizi ne kadar etkiliyor ve bizim kent üzerinde etkimiz neler ve hatta kent aslında kimindir gibi birçok soru beliriyor. Kent konsepti pek çok farklı çalışma alanında çeşitli kategorilerde değerlendiriliyor. En az bizim kadar canlı olan kent, kültürel, psikolojik ve ekonomik birçok faktörün kesişim noktasında girift bir yapıya işaret ediyor. İnsanın tarihteki hareketinde çoğu zaman bir dönüm noktası olarak değerlendirilen kentleşme, kendisiyle beraber insanı da dönüştüren bir ilişki biçimini de getirmiş ve yıkma ile yeniden inşa arasında salınan bir devinim gerçekleştirmiş.
Kent sosyoloğu Robert Park insan ve kent ilişkisine dair oldukça açıklayıcı bir çerçeve sunuyor. Ona göre kent:
“İnsanın, içinde yaşadığı dünyayı kendi arzusuna göre yeniden yaratmaya yönelik en başarılı girişimidir. Ancak, eğer şehir insanın yarattığı bir dünya ise, aynı zamanda içinde yaşamaya mahkum olduğu bir dünyadır. Böylece, insan şehri oluştururken kendini yeniden yaratmıştır.”
Dolayısıyla kentin dönüşüm süreci de insanın dönüşümü ile doğru orantılı. Yani arada simbiyotik bir ilişki biçiminin olduğunu söylemek mümkün. Politik eğilimler, ekonomik koşullar ve kültürel dinamikler kent ve insanı çeşitli şekillerde dönüştüren, değiştiren ve bir noktada sınıfsal niteliğini ve kimliğini pekiştiren notalar olarak değerlendirilebilir.
Depremin ardından bölgedeki kentlerin yaşadığı yıkım şehirlerin ve kültürlerin yok oluşun kıyısına nasıl geldiğini gösterdi. Ama aynı zamanda duvarlara geri dönmek üzere şehre verilen vaatleri de gördük. Kentlerin sadece kültürel değerlerden ibaret olmadığını ve bizzat yaşamın kendisiyle çok yakından ilişkili olduğunu gördük. Yıkımın ana kaynağı inşaat sektörünün kent üzerindeki artık kontrol edilemez noktaya gelen takdirinin korkutuculuğunu fark ettik ve felaketin üstünden biraz zaman geçtikten sonra kendi kentlerimize döndük. Özellikle de o kutsal metropole, İstanbul’a.
İstanbul’da uzun süredir çeşitli krizlerden bahsediliyor. Özellikle mevcut idarede barınmanın giderek daha zor olduğu, fahiş kira fiyatları ve yaşam pahalılığın giderek daha fazla zorladığı bir dönemde, deprem riskinin daha fazla dillendirilmesi ile birlikte çoğu insan artık İstanbul’da yaşanmayacağına ikna olmuş durumda. Bitmeyen yıkım-inşa faaliyeti ve gürültü ise şehrin fon sesi olarak yaşayanların zihinlerini sürekli meşgul ediyor.
Popüler kültürde şarka ait motiflerin ve Batı teknolojilerinin buluştuğu otantik bir paket olarak turistik cazibenin seyrine sunulan bir şehir İstanbul. Örneğin büyük organizasyonların reklam filmlerinde metrodan geleneksel kıyafetleriyle at üstünde çıkan insanlara rastlamak mümkün. İstanbul’un kimliği diye pazarlanan yerler de uzun süredir turistik cazibeye tamamen terk edildi.
Rant temelli kentsel dönüşüm ve soylulaştırma çabaları, şehrin sakinlerini periferiye itti ve merkez siyasi ve ekonomik nedenlerle yalnızca bir dekora dönüştürüldü. Kentsel dönüşüm ve soylulaştırmanın sonuçları da çevrenin giderek marjinalleşmesiyle sonuçlandı. Sibel Yardımcı başvurduğu sınıflandırmada kentin merkezinin daha ayrıcalıklı bir kullanıma sarf edilmesinin sonuçlarından birini şu şekilde ifade ediyor:
“Söz konusu mahallelerin bir kısmı dönüşüm projeleriyle sınıf atlarken, yerinden edilen kesimler de taşınmak zorunda kaldıkları daha uzak, daha bağlantısız yerlerde “modem ve kentli olanın bugününden ve geleceğinden kovulmuş”, daimi bir marjinalliğin pençesine düşmüşlerdir”
Dahası bu durmaksızın büyümeye adanmış hareketliliğin kendi sonunu hazırlayan bir yapısı da var. Şehrin atığı ve devasa büyümenin molozlarını uzaklaştırmak için kullanılan periferi bir noktadan sonra şehrin içten yıkımının alanlarına dönüşüyorlar. Kentleşme ve İstanbul üzerine önemli çalışmaları bulunan akademisyen Jean François Perouse bu konu hakkında “gündüz övgülerle "büyüme kahramanı" ilan edilen girişimcilerimiz, geceleri sinsi bir moloz yaratan canavara dönüşmektedirler.” diyor.
Giderek daha karmaşık hâle gelen kent düzeni ve kaotikleşen bir gündelik hayatta metropolün nefessizliği de katmerleşerek büyüyor. Sessizlik ve sakinlik ise şanslı azınlığın sahip olabileceği lüksler. Athlantic’te yayınlanan bir makalede soylulaştırmanın sesinin sessizlik olduğu söyleniyor.
Metropolün yarattığı fiziksel ve duygusal sıkışma her ne kadar daha da yoğulaşsa da bugüne ait bir fenomen değil. Lewis Mumford 1970’te yayınladığı The Culture of Cities adlı eserinde metropolün çöküntüsünü aşağıdaki gibi tanımlıyor:
“O dip dibe mahallelerdeki fiziksel tükeniş, duygusal hüsran, o izbe sokaklar, toplu taşımaların harabiyeti ve gürültüsü – bunlar megalopol büyümesinin en kolay görünen sonuçlarıdır. Metropol bir eliyle verdiğini diğer eliyle geri alır; onun yaldızlı ağacına çıkmak öyle zahmetlidir ki, meyvesini koparacak kadar talihli olanlarda bile, artık o meyveden tat almaya mecal kalmaz.”
Artık İstanbul’da yaşamak bir araf deneyimini hatırlatıyor. Çoğu insan için kentin deneyimi sıkıştırılmış, çarpık ve çepere itilmiş bir kaosun ortasında yavaşça beklemekten ibaret hâle geldi. Şehrin sakinleri devasa bir düzensizliğin ve kontrol edilemeyen bir krizin ortasında debeleniyor.
Ancak durum kişisel hislerin çok daha ötesine işaret ediyor. Kira krizi, çepere dair bir yolculuk, giderek büyüyen şehir karşısında daha da küçülmek... Kentle ilişkimiz mevcut yapısıyla kalmıyor, aynı zamanda ona dair beklentilerimiz de bir ilişki biçimini ifade ediyor. David Harvey “nasıl bir şehir istediğimiz sorusu, ne tür sosyal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam tarzları, teknolojiler ve estetik değerler arzuladığımız sorusundan ayrı tutulamaz” diyor. Dolayısıyla mevcut krizin karşısında kolektif arzularımızda diretmekten başka şansımız yok.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR



