Miadı dolan meydanlar


Talentmelon, Türkiye’nin ilk OKR Forumu nu düzenliyor!
20 Mayıs Perşembe günü gerçekleşecek online OKR Forum Türkiye etkinliğinde, alanında bilinen uzmanlar, OKR hakkında detaylı bilgi aktarırken, bu yenilikçi yöntemi kullanan şirketlerin liderleri de deneyimlerini paylaşacak. Şirket içi…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Georg Simmel, Louis Wirth ve hatta Emile Durkheim, Karl Marx ve Max Weber “daha kentsel” olan alanlarda topluluk duygusunun yok olduğunu öne sürmüşler. Kentleşmenin hızlanması ve büyük kentlerde çok sayıda insanın yaşamaya başlamasının topluluk duygusunun ve mekâna bağlılığın yok olmasına, genel olarak da anonimleşmeye ve yabancılaşmaya yol açtığını, bunların da kentsel yaşam kalitesinin düşmesiyle sonuçlandığını savunmuşlar.
İşte, tam olarak bu bilgileri hatırlıyorum Taksim Meydanı’nda bir bankta otururken. Tek gördüğüm birbirinin yüzüne bakmadan hızla yürüyen insanlar ve birbirinden sıkılmış çokça bina. Tek duyduğum, korna sesleri ve telefonda konuşan sinirli insan sesleri.
Halka açık bir meydanda bulunmak bir arkadaş, tanıdık ya da yabancının yaklaşmasına açık olmak demektir, bu gerçeğin farkındayım. Belki de hazırlıklı olmam gerekiyordu tüm bu duruma ya da daha doğrusu bu durumu göze almış olmam gerekiyordu Taksim Meydanı’nın göbeğinde oturmayı seçerken.
Taksim Meydanı
“Meydan ne insanların dağılmasına neden olacak kadar büyük ne de mekân içindeki nesnelerin rahatça algılanmasını önleyecek kadar küçük olmalıdır.” kuralından yola çıkarak, neden “Taksim Meydanı” diyoruz da Galata Kulesi etrafı bir meydan sayılmıyor diye sorguluyorum kendi kendime. Bu sorgulama devam ederken, derin bir iç çekişle birlikte oturduğum banktan kalkıp Galata Kulesi’ne doğru yürümeye karar veriyorum. Galata Kulesi’ne gidip ona anlatmak istiyorum içimdekileri. Anlaşılan dertleşmeye ihtiyacım var. Ayrıca, Taksim Meydanı’nı giderek tanıyamamamdan da değil bu sorgulamalar ya da Galata Kulesi’ni ayrı bir sevmemden de değil. Giderek yaşadığım şehre yabancılaşmam canımı sıkıyor, şehrimin meydanlarında vakit geçirmek istemeliyim gibi hissediyorum. Hem “olması gereken” de bu değil mi zaten? Meydanın şehri yaşayanlarda bir yer ve aidiyet duygusu oluşturması gerekmiyor mu? Bir “yer”e ait olma duygusu hepimiz için çok önemli bir gereksinim değil mi?
Bir şehrin kimliği: Meydanlar
Galata Kulesi’ne doğru inerken “meydan” kavramı üzerine düşünüyorum. Tarihsel süreç içinde şehir meydanları agora, forum, campo, piazza gibi değişik isimlerle anılmış. Paris’de Place de la Concorde, Moskova'da Kızıl Meydan, Londra'da Trafalgar Meydanı, Kahire'de Tahrir Meydanı gibi meydanlar, önemli toplumsal hareketlerin başlangıç noktası olarak bir üne sahip. Tarihin farklı dönemlerinde çeşitli amaçlar için kullanılan meydanların en etkin kullanımı da Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde olmuş. Orta Çağ, Sanayi Devrimi, kapitalizm, modernizm ve küreselleşme dönemlerinde şehir meydanlarının işlevlerinde ve fiziksel olarak yapılarında değişimler yaşanmış.
“Psikolojik yorulma yerleri”
Galata Kulesi’ne yaklaştığımda yüzümdeki buruk gülümsemenin sebebi Zucker’in sözleri oluyor: Zucker’e göre meydan, kent dokusu içinde “psikolojik bir dinlenme yeri”. Bu cümleyi düşündükçe, Taksim Meydanı için yaptığım sorgulama daha da anlamlı geliyor. Nitekim, az önce hissettiğim duygular dinlenme yerindense daha çok zihinsel yorulma yeri gibiydi…
Büyük resmi görmek
Bu sefer Galata Kulesi’nin İstanbul, Bizans ve Cenevizliler’i kapsayan çağrışımları içinde, 528 yılında Bizans İmparatoru Anastasius tarafından fener kulesi olarak ilk inşa edilişini ve İstanbul’un en önemli sembolleri arasında yer alışını düşünüyorum: Böylesine tarihî bir yer olan Galata Kulesi’nin, meydan işlevi için neyi eksik?
Antik Yunan’daki agoralardan bu yana gezegenin birçok yerinde bir merkezin etrafında kendine yaşam alanı kurmuş bizlerin, bir yeri "meydanlaştırmak için nelere ihtiyacımız var? “Başarılı Meydanlar İçin 10 İlke” gibi kriterler değil burada bahsettiğim, önceden belirlediğimiz mekânlarda değişiklik yapma şansımız olabilir mi sizce? Miladı dolan meydanlarla vedalaşma vaktimiz geldiyse, yenilerini karşılamaya ne kadar hazır hissediyoruz?
Ben aklımdan bu soruları geçirirken Galata Kulesi her şeyden habersiz tüm heybetiyle duruyor işte karşımda. Belki de Galata Kulesi’nin etrafının bir meydan olmaması iyidir diyorum bir süre sonra. İşte burası gerçek bir dinlenme yeri.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
-İkisi de. Bu hafta da aidiyet üzerinden sorular sormaya devam ediyoruz: Bir yolda olma hâli olarak göçebelik, dolmanın asıl sahibi, sokağın daimi sakinleri, miadı dolan meydanlar.
16 May 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



