'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.
'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

“Öğrenme kaybı” ne demek? Bu soruyla başlayalım. Çünkü çoğu zaman bir kavramı anlamadan önce onun kim adına, kim tarafından, hangi bağlamda dolaşıma sokulduğuna bakmak, yol gösterici olabilir. “Öğrenme kaybı”, gerçekten öğrenmenin yitimi mi; yoksa okulun, kursun, testin, müfredatın, ölçme-değerlendirme anlayışlarının öğrenme diye tanımaya razı olduklarının askıya alınması mı?

Modern zamanların bilinci, öğrenmeyi büyük ölçüde okula sıkıştırdı. Öğrenmek; sanki sıraya oturmak, zil sesine göre hareket etmek, hazır bulunuşluk düzeyiyle ölçülmek, kazanım kazanım ilerlemek, test çözmek, not almak, akademik performans göstermekmiş gibi kodlandı. “Çocuk öğreniyor mu?” diye sorduğumuzda, çoğu zaman “Hayatla ne kadar karşılaşıyor?” diye değil; “Gelecek yılın müfredatına ne kadar hazır?” diye bakıyoruz.

Peki okulda öğrenmek ne anlama geliyor? Modern okulun baskın modeli, çoğu zaman çocuğu hayatın akışından çekip disiplin, gözetim ve performans ekseninde düzenlenmiş kapalı bir mekana yerleştiriyor. Henüz uykudan tam uyanmamış, gelişme çağındaki insan yavrusunu, günde sekiz-on saat boyunca, askerî disipline yakın bir ritimle, yüzlerce çocuğun arasında, kışla ile hapishane arasında salınan panoptik bir mekansallığın içine kapatmanın ürünü öğrenme olabilir mi? Bedenin kıpırtısını, zihnin merakını, sesin taşmasını, duygunun iniş çıkışını, çocuğun akranlarıyla kendiliğinden kuracağı ilişkiyi askıya alıp sonra buna “öğrenme ortamı” demek, gerçeklikle ne denli örtüşüyor?

“Öğrenme kaybı” kavramında çıplak biçimde beliren hakikat, eğitimin öğrenme üzerindeki ipoteğidir. Öğrenme, türümüzün tarihi kadar eski; aileden, ekonomiden, devletten, dinden de eski toplumsal yaşam/a becerilerimizden biridir. Canlı kalmak, hayatta kendimize yer açmak için öğreniriz. Başkasının yüzündeki ifadeyi okumak, duygusunu hissetmek, rüzgarın yönünü anlamak, suyun derinliğini tartarak ölçmek, ateşin yakıcılığını sınamak, aniden yükselen bir sesin tehdit mi yoksa davet mesajı mı taşıdığını sezmek için öğreniriz. İnsan yavrusu içine doğduğu dil ile birlikte, dünyayı anlamlandırmayı da öğrenmeye başlar.

Çocuk, doğal olarak merak eder. Çünkü merak, hayatta kalma donanımımıza can veren temel duygudur. Tam da bu yüzden “Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?” sorusunu sormadan önce, işe öğrenmeyi okulun duvarlarından kurtararak başlayabiliriz. Çünkü çocuk yazın öğrenmeyi kaybetmez; olan, okulun ölçebildiği “öğrenme”den çıkar, hayatın öğretebildiği doğal öğrenmeye döner.

Kojin Karatani, Metafor Olarak Mimari’de tanımlı mekansallıktan söz eder. Bunu bağlamımız özelinde şöyle düşünebiliriz: AVM’de başımıza gelebilecek şeyler büyük ölçüde önceden tasarlanmıştır. Nerden gireceğimiz, nereye yöneleceğimiz, neyle karşılaşacağımız, hangi kokuların bizi çağıracağı, hangi ışığın gözümüzü alacağı, hangi vitrinin arzumuzu dürteceği bellidir. AVM, karşılaşmayı bile programlar. 

  • Sokak ise öyle değildir. Sokakta sonsuz ihtimal vardır. Komşu pencereden seslenir, çocuk topunu kaçırır, kedi yolunuzu keser, ayağımıza sürtünür, bir yaşlıyla göz göze gelir, kavgaya tanık olur, satıcıyı duyar, yağmur telaşıyla koşuşanları görürüz. Sokak, hayatın kendiliğinden gerçekleştiği yerdir.

Okul çoğu zaman AVM’ye, yaz tatili ise sokağa benzer. Hayatı ne kadar yapılandırırsanız karşılaşmaları o kadar sınırlandırırsınız. Karşılaşmaları sınırlandırdığınızda öğrenmenin doğallığını da azaltırsınız. Oysa çocuk için öğrenme, çoğu zaman önceden planlanmış içeriklerin düzenli aktarımından çok, beklenmeyenle karşılaşma, ona tepki verme, onu anlama, onunla baş etme, çözüm yolu üretme deneyimidir.

Peki, çocuk yazın ne öğrenir? Sıkılmayı, sıkıntının içinden oyun çıkarmayı öğrenir. Gölge aramayı, güneşten kaçmayı, susamayı, terlemeyi, suyun iyi gelip gelmediğini, dalganın ne zaman sertleştiğini, bisikletin dengesini, düşmenin acısını, yeniden kalkmanın gururunu öğrenir. Akran topluluğunda yer açmayı, oyuna alınmayı, oyundan dışlanmayı, kural koymayı, kuralı bozmayı, itiraz etmeyi, küsmeyi, beklemeyi, içsel hesaplaşmayı, barışmayı, paylaşmayı, sıraya girmeyi, haksızlığa uğrayınca ses çıkarmayı öğrenir.

  • Bunların hangisi müfredatta var? Hangisi testle ölçülebilir? Hangisi karneye yazılır? Ama hayat, tam da bu görünmez becerilerin toplamı değil midir?

Johan Huizinga’nın Homo ludens kavramı bize insanın düşünen, maddeye bilgiyle şekil veren, bir varlık olmak yanında oyun oynayan bir özne olduğunu hatırlatır. Oyun, modern yetişkin aklının sıklıkla iddia ettiği gibi boş zaman faaliyeti değildir. Oyun, çocuğun dünyayı prova ettiği, kendini kurduğu, başkasıyla ilişkiyi denediği, kuralın anlamını kavradığı, adalet duygusunu yokladığı, rızasıyla bir topluluğun parçası olduğu ilk gerçek sahnelerden biridir.

Aristoteles’in ayrımıyla söylersek, bazı şeyleri yalnızca sonuçları için yaparız; mesela ilacı iyileşmek için içeriz. Bazı şeyleri, kendisi için yaparız. Bazı şeyler de vardır ki hem kendisi için hem de sonuçları için yapılır. Oyun bunlardandır. Çocuk oyunu öğrenmek için oynamaz. Oyun oynamak için oynar. Ama tam da bu yüzden öğrenir. Çünkü oyun araçsallaştırılmadığında sahicidir. Oyun, çocuğu çağırır; çocuk, bu çağrıya koşulsuzca koşar. Coşkusu koşulsuzluğundan, araçsallaştırmamasındandır.

Bu nedenle oyun, çocuğun en ciddi “işi”dir. Herhangi bir oyunu dikkatle izleyelim. Ortada yetişkin otoritesi yoktur ama norm vardır. Çocuklar kendi kurallarını koyar, bozar, yeniden kurar. “Sen ebe olacaksın”, “Hayır, az önce ben ebeydim”, “Orası kale değil”, “Böyle oynanmaz”, “Tamam baştan başlayalım” cümleleri, toplumsal sözleşmenin mikro evrendeki izdüşümüdür. Oyun, akranların kendi aralarında kurduğu minyatür kamusal alanlardandır. Burada çocuk, zamanın dışına çıkarak eğlenir, müzakere eder, itiraz eder, ikna etmeye çalışır, ikna olur, geri çekilir, yeniden dener.

  • Hangi kurs bunu sağlayabilir? Hangi yaz okulu, çocuğun kendi rızasıyla katıldığı, bedenini, sesini, hızını, öfkesini, sevincini, korkusunu, cesaretini aynı anda işe koştuğu bu akran evreninin yerini tutabilir?

Bir arkadaşımın oğlu geliyor aklıma. Elinden telefonu bırakmayan, “hiperaktivite” etiketiyle anılan, yetişkinlerin kaygılı bakışları altında sürekli düzenlenmeye çalışılan bir çocuk. Ama yazlığa gidince bambaşka bir özneye dönüşüyor. Arkadaşlarıyla bisiklete biniyor, denize giriyor, sokak oyunları oynuyor, acıkınca yemeğini yiyip yeniden kendi rızasıyla parçası olduğu topluluğa dönüyor. Ekranı unutuyor. Çünkü hayat onu çağırıyor.

Burada mesele ekranın büyüsü mü, hayatın yoksullaşması mı? Rat Park diye bilinen, bağımlılık üzerine çokça anılan deneyleri hatırlayalım. İzole edilen farelerin uyuşturucuya yönelmesi, ilişki ve oyun imkanı olan ortamlarda ise bağımlılık davranışının görülmemesi, bize güçlü bir metafor sunar: Canlı, yalnız bırakıldığında ikame hazlara tutunur. Habitat zenginleştiğinde, ilişki çoğaldığında, oyun mümkün olduğunda, beden hareket ettiğinde, yaşamın doğal yolları açılır.

Çocuk, çoğu zaman ekran dışı hayat çocuğu yeterince çağırmadığında ekrana gömülür. Ekran çocuğun doğası değildir; toplumsallıktan mahrum bırakıldığında bir ikame aracı olarak ekrana yönelir. Sokaktan, akrandan, oyundan, bedenden, doğadan, ev içi sorumluluktan, büyüklerin dünyasına katılma imkanından koparılan çocuk, dopaminerjik bir adaya hapsolur. Parmağının ucunda sonsuz uyarıcı vardır ama hayatla kuracağı bağ incelmiştir. Sonra buna “ekran bağımlılığı” deriz. Oysa sorun, çocuğun ekranla kurduğu ilişkiden daha çok, bizim çocuk için kuramadığımız dünya(da)dır. 

Modern çocuk kavramı nasıl şekillendi?

Burada çocuğu nasıl gördüğümüz temel belirleyicilerdendir. Yıllardır çocuklarla felsefe eğitimlerine şu yüzleştirici soruyla başlıyorum: Çocuğu neyle imgeleştiriyorsunuz? Bilincinizdeki çocuk imgesi nedir? Yanıtlar şaşırtıcı biçimde benzer: Melek, bulut, gökkuşağı, hamur, fidan, boş kağıt. Bu imgeler “masum” görülür oysa radikal anlamda temel bir soruna içkindir. Çünkü her imge, pedagojik tasarrufun kapısını aralar. 

  • Çocuğu hamur olarak görüyorsak yoğurmak isteriz. Fidan olarak görüyorsak budamaya kalkarız. Boş kağıt olarak görüyorsak üzerine kendi yazımızı yazmayı hak sayarız. Melek olarak görüyorsak öfkesini, kıskançlığını, karanlığını, arzularını, bedensel taşkınlığını inkar ederiz. Gökkuşağı olarak görüyorsak rengini sever, çamurunu görmek istemeyiz.

Çocuk kavramımız, çocuğa yaklaşımımızın altlığıdır. Modern çocuk kavramı, ulus-devletin makbul yurttaş üretme arzusu ile sermayenin kâr maksimizasyonu iştahı arasında şekillendi. Çocuk, bir yanda “geleceğimiz çocuklarımız” retoriğiyle kutsanır, diğer yanda piyasalaştırılan eğitimin müşterisine dönüştürülür. Devlet müfredatla biçimlendirmek; piyasa onu kaygılı ebeveynler üzerinden etiketlemek ister. Çocuk, bu iki büyük el arasında çoğu zaman kişi olmaktan çıkıp nesneleştirilir.

“Öğrenme kaybı” söylemi de tam burada devreye girer. Yaz tatili, çocuğun nefes alma zamanı olmaktan çıkarılıp akademik telafi alanına dönüştürülür: Özel dersler, matematik kampları, yabancı dil programları, sınava hazırlık paketleri, yazı “boş geçirmeme” telaşı… Böylece çocuğun yazı, okulun uzatılmış gölgesine çevrilir. Tatil bile çalışmaya içkin düşünülür; hatta “yaz tatili” ifadesinin kendisi, öğrencinin yıl boyunca işçi gibi çalıştı(rıldı)ğının sessiz ikrarına dönüşür. 

Sınav tatile sirayet edince çocukluk nereye saklanır?

Daha önce “Sınav eve girince çocukluk nereye gider?” diye sormuştuk. Şimdi soru şu: Sınav yaz tatiline de sirayet edince çocukluk nereye saklanır? Çünkü “öğrenme kaybı” söylemi, orta sınıfın kaygısını piyasaya, piyasanın ürününü “pedagojik zorunluluk”a dönüştürür. Bu olanaklara sahip olmayan aileler ise çocuklarının yazı “boş geçirdiğini” düşünmeye başlar. Oysa insan her yerde, yaşta, karşılaşmada öğrenir; öğrenme, deneyimin, ilişkinin, bedenin, dilin, oyunun, hatanın, tekrarın, çözüm arayışının kişide kalıcı iz bırakmasıdır. 

Öğrenme, transferdir, bağ kurmadır. Zihindeki bir bağlantının bir başka yere taşınarak işlevlendirilebilmesidir. Bugünün popüler bilim diliyle söylersek insan zihni, sonsuz bağlantı olanağından oluşan mimari bir yapıdır. Ama bu mimari yalnızca kitapla, dersle, testle kurulmaz. Çocuk taşı kaldırırken, dalgadan kaçarken, bisikletin gidonunu toparlarken, annesine sofrayı kurarken, babasının tamir ettiği şeye bakarken, akranıyla kavga edip barışırken, kaybolup yolu bulurken, pazarda domates seçerken, köpeğin beden dilini okurken de bağlantı kurar.

Düşünmek bazen bağ kurmaktır; bazen de yanlış bağları kırmak. Zihindeki bu bağlantısal mimari yalnızca soyut bir düşünmeye indirgenemez, doğrudan hayatın sert pratikleriyle, emekle de inşa edilir. Nitekim ben de “çocuk işçi” olarak çalıştım ailemin yanında. Babamın işinde ona yardım etmenin, annemle ovaya gidip pamuk toplamanın, atölyelerde çalışmanın bana kazandırdığı becerilerin bugün hâlâ hem donanımımın hem de yazılımımın önemli bir parçası olduğunu hissederim. 

  • Bunu söylerken yoksulluğu romantize ettiğim, çocuk işçiliğini güzellediğim anlaşılmasın. Çocuğun emeğinin sömürülmesi ile çocuğun hayatın içine dahil olması arasındaki farkı belirginleştirmek istiyorum. 

Ama şunu da biliyorum: Hayatın içinde olmak, yer yer sert olsa da okulun öğretemediği kalıcı beceriler kazandırır. Zamanı, emeği, yorgunluğu, dikkati, paranın ağırlığını, bedenin sınırını, başkasına yardım etmenin sorumluluğunu öğreniriz. Sorun, pedagojimizin çocuğun hayatla temasına olanak yaratıp yaratmamasıdır.

Ne yapmalı?

Peki ne yapabiliriz? Çocukları sürekli edilginleştiren derslere boğmayı bir kenara bırakıp daha zengin habitatlar sunabiliriz. Haftalık ders, kurs, özel ders, ulaşım gibi kalemler biraraya gelince hayatla temas etmeye ne güç ne de zaman kalıyor. Çocuğun doğal ortamlarda toprak, su, taş, dal, koku, hayvan, bitki, gece, yıldız, rüzgar, gölge, sıcak, serinlik gibi uyaranlarla karşılaşmalarını sağlayabilir; bunlarla çocuğun duyusal, zihinsel evrenini zenginleştirip genişletebiliriz.

Biyoritmini önce doğayla, ardından yaşadığı hanenin günlük rutiniyle eşitleyebiliriz. Gece yatıp sabah kalkmasını, sabahın serinliğini, günün ışığını, yemeğin zamanını, bedenin yorgunluğunu yeniden hissetmesini sağlayabiliriz. Ev içi emeğe katkıda bulunma bilinci kazandırabiliriz. Sofra kurmak, bulaşık taşımak, çamaşır asmak, alışverişe gitmek, yemek hazırlamak, küçük tamir işlerine bakmak; bunlar çocuğa beceri yanında aidiyet de kazandırır. İnsan katkıda bulunduğu yerin de topluluğun da etkin öznesine dönüşerek kişileşir.

Akran dünyasına alan açabilir, serbest oyun, bisiklet, yüzme, saklambaç, top, sokak, bahçe, yazlık arkadaşlığı, kuzenler, komşu çocukları… Bunlar pedagojik olarak tasarlanmaz, yapılandırılmadığından sahicidir. 

Çocuğun sıkılmasına izin verebiliriz. Çünkü sıkıntı, oyunun rahmidir. Her boşluğu etkinlikle, sessizliği ekranla, yaz gününü kursla doldurduğumuzda çocuğun oyun kurma kapasitesini zayıflatır, yaratıcılığını öldürürüz. 

Elbette akademik destek gereken çocuklar olabilir. Yazın bütünüyle amaçsız, ritimsiz, sınırsız bir boşluk olması gerektiği hiç kuşkusuz söylenemez. Ama ölçü önemlidir. Çocuğun bütün yazını “gelecek yıl geri kalmasın” diye kurslarla kapatmak, çocuğu geleceğe hazırlarken bugünden mahrum bırakmaktır.

İyiniyetli koruyuculuk

Hayat, sonsuz değişkenin etkileşmesidir. Sonsuz değişken, hiçbir dünyevi güç tarafından belirlenemez. Çocuğu her atipik durumdan koruyarak büyütürsek ilk beklenmedik karşılaşmada donakalır; bunun sorumlusu da “iyi niyetli koruyuculuk”tur. Çocuğa deneyim alanı açmak, onun hayatla güvenli biçimde karşılaşma hakkını kullanacak olanak deseni sunmaktır. 

Belki yaz tatili tam da bunun için vardır. Bütün yıl Prometheus gibi ciğeri kartallar tarafından didiklenen çocuk, yazın yeniden kendine gelir. Okul, sınav, performans, ekran, yetişkin kaygısı, “geleceğimizsiniz” retoriği, “başarı” beklentisiyle kemirilip sömürülen çocukluk, yazın suya girer, toprağa basar, terler, sıkılır, kavga eder, barışır, uyur, büyür. Ciğerini yeniden sağlıklı hâle getirir.

Bu yüzden “Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?” sorusuna verilecek yanıt, kamp ya da kurs listeleriyle sınırlı olamaz. Çocuk yazın hayatı öğrenir. Hayatın ritmini, belirsizliğini, kokusunu, tuhaflıklarını, anlamlarını, anlamsızlığını, ağırlığını öğrenir. Okulun tanımlı mekansallığından çıkar; sokağın sonsuz ihtimalli açıklığına, bir başka deyişle anlam evreninin aralanan kapısından hayata karışır.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Metin V. Bayrak

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Deklanşöre dönenler: Gençler neden analog makinelere yöneliyor?

Her türlü görsel tonun bir uygulama uzaklıkta olduğu bu "dijital bolluk" çağında, beklenmedik bir geri dönüş yaşanıyor: 2000'lerin başında çekmecelere kaldırdığımız el kameraları ve dijital fotoğraf makineleri yeniden sokaklara iniyor. Bu sadece bir nostalji deneyimi mi, yoksa analog makinelerin bize açtığı başka kapılar mı var? Bu cihazları çantalarının ve boyunlarının ayrılmaz bir parçası hâline getirenlere sorduk.

Melike Sönmezer

·

28 Haz 2026

Deklanşöre dönenler: Gençler neden analog makinelere yöneliyor?