Özgün değiliz, hiçbirimiz: Aynının cehenneminden kaçış

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Bu ülkede artık neye inanacağımı, kime güveneceğimi bilemez bir hâldeyim pek çoğumuz gibi. Hangi birine yetişmeli, neye şaşırmalı, kime öfkelenmeli nevrimiz döndü. Belki biraz da bu yüzden bir süredir sadece kurmaca okuyorum. İnternet yayınlarını, köşe yazılarını bilhassa takip etmiyorum. Instagram, X gibi yerlerde de kim ne yapıyor, ne yazıyor pek umrumda değil bu aralar.
Bunun iki nedeni var; birincisi ülkenin gerçekleri. Bu gerçeklikten sıtkım öyle sıyrılmış durumda ki kendimi edebiyatın dünyasına kapatmakta hiçbir beis görmüyorum. Kendime alternatif bir gerçeklik yaratmazsam iç dünyam kısa devre yapacak diye korkuyorum.
İkinci neden “özgünlük krizi” adını verdiğim durum. İnternet mecralarında, köşe yazılarında okuduğum her şey birbirine çok benziyor artık. Gazetecisinden köşe yazarına, psikoloğundan diyetisyenine kadar birçok meslek grubundan kişinin yapay zekayla hazırladığı içerikler, aynı konuyu benzer cümlelerle ele alan mecralar, yazarlar... Çok sıkıldım.
İşin trajik tarafı ise yapay zekanın sistem tarafından sürekli yüceltilmesinde ve hatta özgünlüğün kusurlu bir durum olarak ele alınmasında. Bu yüceltilme sayesinde yazar olmayanların yazar gibi, fotoğrafçı olmayanların fotoğrafçıymış gibi kendilerine bir yer edinmeye çalıştıklarını görüyorum.
Neyse ki kurmaca, hâlâ algoritmanın kolayca ele geçiremediği bir alan. İnsanın çelişkileriyle, boşluklarıyla, tutarsızlıklarıyla çalışıyor. Kusursuz olanı değil, çelişkili olanı anlatıyor. Yapay zeka cümle kurabiliyor, ama bir karakterin kendi kendine bile itiraf edemediği duyguları okura sezdiremiyor.
Geçen hafta Ümit Alan, Aposto’da “Yayıncılığın çifte krizi: Google’a veda ihtimali masada, özgün insan içeriği kaosu kapıda” başlıklı harika bir yazı kaleme aldı. Yazı yazarken içinden geçtiği evrelere bir de “Ben bu yazıyı nasıl yazmalıyım ki, bir yapay zeka modelinin yazdığı sanılmasın?” katmanının eklendiğinden bahsediyordu. Yazıdan bir bölümü alıntılamak istiyorum:
“Belli bir üslubu, ritmi olan yazarlar için bunun dert olmaması gerek ama ister istemez oluyor. Son zamanlarda tam bu nedenle yazı yazma sürelerim uzadı. Peki bütün bu gerginliğe ve emeğe rağmen, kendi yazdığınız yazının bir yapay zeka dedektörü tarafından “insan üretimi değil” diye yanlışlıkla etiketlenmesi yahut acımasız okur tarafından “Yapay zekaya mı yazdırdınız?” diye aşağılanması ihtimaline ne dersiniz? Her ikisi de mümkün. Yazıdaki fikre katılmayan kimi okur bile ilkin oradan saldırıyor.
(…)
Yazının girişinde yazı yazma sürelerim uzadı derken kastettiğim biraz buydu. Metinlerimi kasıtlı olarak bozmuyorum elbette ama üzerinden defalarca geçip haddinden fazla kişiselleştirdiğim oluyor. Yazılar bazen bunun için uzuyor. Burada korkutucu olan şu: Dedektörler geliştikçe taklit teknikleri de gelişecek ve her ihtimalde gerçek yazarların işi daha da zorlaşacak.”
Gayet haklı bir serzeniş. Çünkü artık neyin özgün, neyin sahte olduğu konusunda kafamız gitgide karışıyor. Bu da vasatlığa kapı açıyor. Ne de olsa vasatın iktidarı her zaman, her durumda ilgi görebiliyor. Vasatlığın iktidarı kavramı bana değil, Kanadalı filozof Alain Deneault’a ait. Kendisine “Vasatlığın iktidarına nasıl direnmeli?” diye sorulduğunda şöyle yanıt veriyor:
“Önce sizi davet ettikleri açık sofraya oturmayacaksınız, sizi oyuna sokmak için devreye koydukları cezbedici ufak şeylere direneceksiniz. Hayır diyeceksiniz. Hayır, bu göreve gelmeyeceğim; hayır, bu terfiyi kabul etmeyeceğim; şu avantajdan ya da şu ödülden imtina edeceğim, çünkü zehirli. Bu anlamda direnmek, çileye girmektir, kolay değil. Kültüre ve entelektüel göndermelere dönmek de aynı şekilde bir gereklilik. Tekrar okumaya, düşünmeye, günümüzde hiçbir anlamları yokmuş gibi elimizin tersiyle itilen kavramların değerini vurgulamaya koyulursak; artık anlamın kalmadığı yere tekrar anlam zerk edersek, marjinal kalma pahasına, siyaseten ilerleme katedilir. Bugün bizzat dile saldırılıyor olması bir tesadüf değil. O dili tekrar kuralım.”
Çağımız düşünürlerinden Byung-Chul Han, insan olarak içinde yaşadığımız patolojik ortamı “aynının cehennemi’’ kavramıyla anlatıyor. Aynının cehennemi, herkesin birbirine benzediği, aynı zevkleri tükettiği, aynı düşünce kalıplarını tekrar ettiği, aynı başarı ölçülerine göre kendini değerlendirdiği bir yaşamı anlatır.
Herkes özgün olmak ve kendi farklılığını vurgulamak isterken, aynı özgünlük biçimlerini satın alıyor. Kendi tarzını yaratarak kendini ifade etmek isteyen kitleler topluca aynı markalara yönlendiriliyor, aynı ortamlarda benzer estetik kalıplar içine hapsediliyor.
Dil de, sanatsal yaratıcılık da elbet bundan payına düşeni alıyor. Dilimiz mekanikleşiyor, standartlaşıyor. Dil, yalnızca düşüncelerimizi taşıyan bir araç değil, düşünmenin kendisi. Dil yoksullaştığında yalnızca cümlelerimiz değil, hayal gücümüz de yoksullaşır. Çünkü insan ancak sahip olduğu kelimeler kadar ayrım yapabilir, ancak kurabildiği cümleler kadar incelikli düşünebilir.
Ancak yapay zeka dili almış başını gidiyor. Peki yapay zeka niçin aynı dili üretiyor? Çünkü o, milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazıyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?
Evet yapay zeka iyi cümleler kurabilir. Ama edebiyat yalnızca iyi kurulmuş cümlelerden mi ibarettir? Asla. Edebiyat bazen eksik bırakılan, bazen yanlış seçilen, bazen de yazarı tarafından bile tam olarak açıklanamayan bir cümlenin, meselenin etrafında büyür.
- Belki de bu yüzden bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz.
İnsan kendini benzersiz sanırken—ki aslında öyledir—önüne sunulan hazır seçeneklerden birini seçmeye yönlendiriliyor. Bu noktada Han’ın eleştirisi şu oluyor:
“Bugünün insanı başkalarının baskısından değil, kendi benzerlerinin sessiz dayatmasından yoruluyor.”
Bu duruma yapay zekanın bilinçsiz ve obur kullanımı da adeta tüy dikiyor. Burada yapay zekanın vasatı ürettiğini söylemek oldukça iddialı olur, sonuçta vasatı talep eden, vasata tamah eden insanlar. Yapay zeka en fazla onu daha hızlandırıp, görünür kılabilir.
Yine Ümit Alan’ın yazısından alıntılayacak olursam:
"Bunun ne gibi sonuçları olabileceği üzerine düşününce kabuslarla dolu senaryolar aklıma geliyor. Hatalı etiketlemeler sonucu gerçek yazarların cadı avına kurban gidebilmesi kadar aynı hatalı etiketlemelerle hiç hak etmedikleri hâlde yazar sanılacak kişiler de yükselebilir. İkinci ve bence daha üzücü sonuç, gerçek yazarların kendi organik üretimlerini yapay zeka metni sanılmaması için bozma eğilimine girmesi olur."
Özgünlük, sahip olduğumuz bir özellik değil de hayat boyunca üzerinde çalışmamız gereken bir cesaret göstergesi bence. Herkes aynı dili konuşurken kendi sesini koruyabilmek, başkalarının beğenisine göre eğilip bükülmeden kendi yaratıcı ritmini muhafaza etmek pek de kolay iş değil. Ne yazık ki cesaretimizi yitiriyoruz ve aynının cehenneminde cayır cayır yanıyoruz. Birbirimizden farklı olmak isterken birbirimize giderek daha çok benziyoruz. Ya da şöyle ifade edeyim aslında çok uzun süredir kendimize benzemiyoruz.
Gelecekte iyi yazının ölçütü kusursuzluk olmayacak. Tam tersine, kişiye ait küçük sapmalar, hatalar olacak. Herkesin düzelttiği bir cümleyi düzeltememek, yalnızca sana ait bir ritmde ısrar etmek. Rahmetli hocam psikiyatrist Erdoğan Özmen “Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan” derdi. Onun bu cümlesinden hareketle ben de vazgeçemediğimiz kusurların toplamıdır özgünlük demek istiyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...

İnsan Hakları İzleme Örgütü, bugün yayımlanan raporunda, Kasım ayında COP31'e ev sahipliği yapmaya hazılanan Türkiye'de çevre protestolarına katılanların gözaltı, para cezası ve ceza soruşturmalarıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Kurum, bu uygulamaların ifade ve toplantı özgürlükleri üzerinde caydırıcı etki yarattığını vurguladı.
13 Eki 2026

Türk tarihinin büyüklüğünün anlaşılması için Göbeklitepe’nin Türk olmasına ihtiyaç yok. Anadolu’nun bizim için taşıdığı değerin de Hititlerin, Troyalıların ya da beş bin yıl önce Beşiktaş’ta yaşayan insanların Türk çıkmasına ihtiyacı yok. Belki gerçek tarih bilinci, geçmişin her köşesinde kendimizi aramak yerine, bizden farklı olan bir geçmişi de kendi mirasımızın parçası olarak koruyabilecek özgüvene sahip olmaktır.




