Performans ile suskunluk arasında: Bunca gürültü içinde duyulacak sözü nasıl kurarız?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Zamanın hem ağırlaştığı hem de hızlandığı bir eşikte yaşıyoruz. Küresel ve yerel kaosların üzerini durmaksızın akıp giden dijital akış kapladıkça, ekranı her kaydırışımızda derinleşen bir karanlığa açılan pencereler beliriyor: Bitmeyen yangınlar, büyüyen adaletsizlikler, zamansız ölümler, katlanarak çoğalan tıkanmalar… Dünya elimizden kayarken içimizde giderek büyüyen bir çaresizlik dolaşıyor.
Bu çaresizliğe en hızlı “çözüm” de yine dijitalde karşımıza çıkıyor: Paylaş. Bir çığlık da sen at. Bir şey söyle. Bir duruş göster. Ne var ki bu anlık tepki üretimi zamanla bilinçli bir tavırdan çok düşünmeye fırsat bırakmayan otomatik bir refleks hâline dönüşüyor. Kendimizi herkesin mutlaka bir şey söylemesi gereken bir aciliyet atmosferinin içinde buluyoruz. Her paylaşım içsel bir sıkışmanın hızla dışa fırlayan ifadesine dönüşürken anlam yavaşça eriyor; her çığlık biraz daha sönümleniyor.
Guy Debord yıllar önce “Gerçek yaşamın yerine imgeler geçer” demişti. Bugün bu söz dijital çağda doğrulanıyor. Artık şunu sormadan edemiyoruz:
- Yıkımı sürekli görünür kılmak gerçekten bir fark yaratıyor mu, yoksa anlamı yavaşça aşındıran kesintisiz bir görüntü akışına mı hizmet ediyor?
Üstelik günümüzde görünürlüğü belirleyen yalnızca imgeler değil; algoritmalar. Görüntü yalnızca çoğaltılmıyor, ölçülüyor, sıralanıyor, manipüle ediliyor ve politik ekonominin bir parçasına dönüşüyor. Görünürlük, bir zamanlar rastlantısal olan dolaşımdan çıkıp tasarlanmış bir mimarinin içinde akıyor: Davranışlarımızı izleyen, tepkilerimizi yönlendiren, ilgimizi ölçülebilir bir girdiye çeviren dev bir altyapı…
Dolayısıyla gösteri, pasif bir seyir düzeni olmaktan çıkıp neyin görünür olacağını, neyin unutulacağını, hangi acının daha fazla dolaşıma gireceğini belirleyen bir güç sistemine dönüşüyor. Politik ve etik duruşlar bile bu görünürlük ekonomisinin mantığıyla yeniden biçimleniyor; ses, görünürlüğün algoritmik terazisinde tartılıyor.
Görünürlük sahnesinde politik performans
Sosyal medya, politik duruşu bir etik tavırdan çok bir sahneye dönüştürüyor. “Doğru yerde duruyorum” hissinin yerini “Doğru yerde görünmeliyim” kaygısı alıyor. Görünürlük arttıkça duruşun özü bulanıklaşıyor; düşünsel bir konum hızla tüketilen bir sunuma dönüşüyor.
- Judith Butler’ın performativite fikrinin de işaret ettiği gibi, tekrar edildikçe norm hâline gelen jestler, duruşun içsel zorunluluğundan çok dışsal beklentilere yaslanmaya başlıyor.
Dijital alan, tekil bir yüzey gibi görünse de sınıfsal, kültürel, siyasal ve mekansal konumlara göre değişen çok katmanlı bir yapı. Görünür olmanın bedeli de herkes için aynı değil: Kimileri için ifade özgürlüğüne yer açan bir mecra, başkaları için hedef gösterilme, damgalanma, gözetlenme veya susturulma riskinin arttığı bir alana dönüşebiliyor.
İnternet erişimi, dijital okuryazarlık, politik baskı, ekonomik eşitsizlik gibi faktörler de kimin hangi ölçüde konuşabildiğini belirliyor. Bu nedenle performatif duruş baskısı herkes için aynı koşullarda işlemiyor; görünürlük eşit dağılmıyor, eşit güvenlik sağlamıyor.
Dayanışmanın gerçekten işlediği anlar
Yine de dijital dayanışmanın etkili olduğu anları biliyoruz. Bazen bir hashtag, bir ifşa ya da kolektif bir çığlık gerçekten bir şeyleri yerinden oynatıyor:
- #MeToo, küresel bir sessizliği kırarak benzer deneyimlerin görünmez zincirini gözler önüne serdi.
- #BlackLivesMatter, gündelik hayatın içine sinmiş ırkçı şiddeti inkâr edilemez bir gerçekliğe dönüştürdü.
- Mahsa Amini protestoları, yıllardır biriken öfkenin dijitalden sokağa taşıp kolektif bir sese dönüşebileceğini gösterdi.
Bu örneklerde dijital alan, bireysel acının toplumsal bir çağrıya dönüştüğü güçlü bir rezonans yüzeyi hâline geldi. İnsanların “Yalnız değilim” hissi bu alanlarda ilk kez küresel bir yankı buldu.
Türkiye’de de deprem gibi büyük kırılma anlarında örgütlenen dijital dayanışma ağları, hem duygusal tepkinin hem de hayati koordinasyonun bu alan aracılığıyla mümkün olabildiğini gösterdi.
Dijital hız ve etkinin erozyonu
Fakat bu güç her zaman sürdürülebilir değil. Aşırı görünürlük paradoksal biçimde etkiyi zayıflatıyor. Dün sarsıcı olan bir görüntü bugün sessizce kayboluyor; görselleştirilmiş acı ve sloganlaşmış öfke hızla tüketilirken düşünce geri çekiliyor. Hız, çarpıcılığı derinliğin önüne koyuyor.
- Sorun çoğu zaman içerikte değil; onu düşünmeye fırsat vermeden tüketmemizde. En güçlü söz bile sindirilmeden akışa karıştığında eriyor; anlam, sürekli maruz kalmanın içinde buharlaşıyor.
Tam da bu noktada, Zeynep Tüfekçi’nin altını çizdiği önemli bir gerçek devreye giriyor: Dijitalde hızla büyüyen hareketler, derin ve sürdürülebilir örgütlenme üretemezlerse aynı hızla sönümleniyorlar. Görünürlük değişimi başlatabilir, evet; fakat onu sürdürecek yapıyı doğurmadıkça etkisi geçici oluyor. Dijital kitlesellik, fiziksel ve örgütsel ısrarla birleşmediğinde kalıcı bir dönüşüme evrilemiyor.
Kolektif çığlık mı, dijital kakofoni mi?
Toplumsal içerikler art arda yığıldığında, geriye çoğu zaman kolektif bir bilinçten çok dijital bir kakofoni kalıyor: Herkesin bağırdığı ama kimsenin kimseyi duymadığı bir uğultu.
Bu gürültünün içinde paylaşımlar, dayanışmayı büyüten bir çağrıdan çok içimizde biriken duyguların hızla dışarı fırladığı bir duygusal taşma hâline dönüşüyor—adeta bir toksik kusma: Rahatlatan fakat etrafı daha da kirleten, düşünceden yoksun bir boşalma. Bu hâl hem bireysel çığlıkları boğuyor hem de toplumsal hafızayı bulanıklaştırıyor.
- Bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Tabandan yükselen sahici tepkiler ile lider odaklı içeriklerin hızla propaganda estetiğine dönüşmesi arasındaki fark.
Bireylerin adalet talebi gerçek bir kolektif güç yaratabilirken politik figürlere yönelik paylaşımlar, çoğu zaman PR döngülerine sıkışıyor. Karmaşık ilişkiler, görünmez ittifaklar ve kaygan dengeler “oyuna getirilmişlik” hissini derinleştiriyor.
Bir süre sonra yorulmuş, kırılgan, kendi sesimizle baş başa kalıyoruz.
Yapısal yükler ve bireyin yanılsaması
Bu ortamda suç sık sık bireye yükleniyor. Sanki büyük toplumsal kırılmaların sorumluluğu tek tek insanların taşıyabileceği bir yükmüş gibi… Oysa çoğu meselede sorumluluğun büyüğü bireyde değil, bu düzeni sürdüren kurumsal yapılarda.
- Bir insan plastik ayrıştırarak dev şirketlerin yarattığı ekolojik tahribatı durduramadığı gibi, sosyal medyadaki paylaşımlar da tek başına kökleşmiş politik düzenleri sarsamaz.
Black Lives Matter’ın da Mahsa Amini protestolarının da gücü dijital sloganlardan değil; insanların sokakta, bedenleriyle risk alarak biraraya geldiği o fiziksel karşılaşmalardan geldi. İnsanların meydanlarda ısrarla varlık göstermesi, kadınların başörtülerini çıkarıp saçlarını kesmesi, toplulukların yüz yüze örgütlenmesi olmadan hiçbir hashtag bu etkiyi yaratamazdı.
Bireyin bahçesi: Denge ve mesafe
Bu, bireyin etkisiz olduğu anlamına gelmiyor. Voltaire’in Candide’de hatırlattığı gibi, herkes önce kendi “bahçesini” ekip biçmek zorundadır. Yani gerçekten temas ettiği alanları beslemek, dönüştürmek, tutarlı kılmak.
- Çünkü sahici bir sezgi, ancak kendi alanını bilen birinin içinde yeşerir. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını, neyi nasıl paylaşacağını bilmek bu sezgiden doğar.
Bu nedenle mesele bir uçtan diğerine savrulmak değil; söz ile susuş arasındaki dengeyi kurmaktır. Ne tamamen geri çekilmek çözüm, ne de bireyin dünyanın yükünü tek başına omuzlamaya kalkışması.
Sessizlik de bir duruştur
Gürültünün, sessizliği bile zan altında bıraktığı bir çağdayız. Ama sessizlik her zaman kayıtsızlık değildir. Bazen düşünmeye alan açan bilinçli bir duraklama, bazen de gürültünün normalleştirdiği aşırılığa karşı ince bir direnç çizgisi… Sessizlik, etkisini tartabilen biri için bir tavra dönüşür; aksi hâlde güç ilişkilerini yeniden üretir.
Sözün kendisi de benzer bir ikili yapı taşır. Başkalarının duymak istediği kalıplara yaslandığında, yalnızca “Bugün de gerekeni yaptım” hissi veren bir slogana dönüşür. Oysa sözün ağırlığı kişinin nerede durduğunda, neyi üstlenebildiğinde, hangi mesafeden konuştuğunda belirir.
Bir söz nasıl ağırlık kazanır?
Tepkilerin hızla otomatikleştiği bir ortamda düşünceyi geri çağırmak temel bir başlangıç olabilir. Sözün ağırlığını korumak için yavaşlamak, ayıklamak, mesafe açmak gerekir.
- Bu, sessizliğe çekilmek değil; söze anlam kazandıran boşluğu bilinçli olarak açmaktır.
Dayanışma ancak gürültüden ayrıştığında karşılık bulur. Gücü belirleyen şey sesin yüksekliği değil, temasın hakikiliğidir. Politik bir etkinin kalıcı olabilmesi, bireysel tepkilerin kolektif, örgütlü ve sürdürülebilir bir çabaya dönüşmesiyle mümkündür.
Bu çerçevede bir reçeteden değil, bir yönelimden söz edebiliriz: Hızın yerine düşünceyi, gösterinin yerine tutarlığı, gürültünün yerine duyulabilir sözü koyan bir dijital etik.
Bütün bu katmanlar biraraya geldiğinde geriye tek bir soru kalıyor: Gürültünün bu kadar çoğaldığı bir çağda, gerçekten duyulacak sözü nasıl kuracağız?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Lara Kamhi
İstanbul merkezli bir medya sanatçısı, film yönetmeni, yazar ve küratördür. 2010’dan bu yana işleri Türkiye’de ve uluslararası alanda sergilenmiş; deneysel filmleri çeşitli festivallerde yer almıştır. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro, Paris Amerikan Üniversitesi’nde film çalışmaları eğitimi aldıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Film ve Televizyon Bölümü’nden Yüksek Onur derecesiyle mezun olmuş; ardından University College London Slade School of Fine Art’ta Fine Art Media alanında Onur derecesiyle yüksek lisansını tamamlamış ve Julian Sullivan Başarı Ödülü’ne değer görülmüştür. Sanatsal üretiminin yanı sıra yazarlık pratiğini de sürdüren Kamhi, sinema ve medya sanatları üzerine eleştirel metinler kaleme almaktadır. Yıllar içinde farklı mecralarda yayımlanan yazılarında görsel algı, sinematik deneyim ve çağdaş anlatı biçimlerine odaklanır. Disiplinlerarası işbirliklerini ön plana çıkaran bağımsız sanat girişimi Prizma Expanded’ın kurucusu ve küratörüdür. Bu platform aracılığıyla sinema, video ve performans alanlarını bir araya getiren projeler üretmiş; sergiler ve gösterim programları düzenlemiştir. Akademik ve bağımsız alanlarda yürüttüğü çalışmalarıyla Türkiye’de deneysel sinema ve medya sanatları alanında kendine özgü bir konum edinmiştir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


