

Çevre ve bütçe dostu şehir otomobili: Suzuki Swift Hybrid
Türkiye Elektrikli ve Hibrit Araçlar Derneği verileri, 2021'in ilk çeyreğinde Türkiye'de 6.548 hibrit otomobil satıldığını gösteriyor. TÜİK verilerinden de geçtiğimiz 10 yılda hibrit araçlara olan ilginin giderek arttığı sonucu…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Marmara Denizi’ndeki müsilaj görüntüleri ve kirlilikle garip şekilde soğuk olan bir haziran İstanbul’unda üzerimize çöken ekolojik kederi biraz olsun ferahlatacak bir yazı yazmak isterdim. Çünkü yaz aslında mutluluk demek; şehirde olsak bile. Cihangir’de herkesin süslenip püslenip dar kaldırımlara atılan masalarda iki lafın belini kırdığı bir yazdan bahsediyorum. Vapura binip rüzgârın serinliğiyle mutlu olduğumuz bir yaz. Hani buz gibi karpuzun tezgâhlarda yerini aldığı... Şıpıdık terliklerle Bebek’e dondurma yemeye gidilen; güneş tepede yürürken bir yudum suyun cennet gibi hissettirdiği bir yaz.
Bu sıcakta suyun değerini daha iyi anladığımı hissediyorum. Bahsettiğim ekolojik keder tam olarak burada kaplıyor içimi. Çünkü suyla kurduğumuz ilişki öyle bir anda vazgeçebileceğimiz, öylece unutabileceğimiz, salt keyfî bir mesele değil. Su, mutluluk kaynağı evet; ama su bir ihtiyaç. Hâl böyle olunca ben de suya her baktığımda, yüzüme her su çarpışında, boğazımdan her geçişinde duyduğum ferahlığı susuzluk üzerinden anlatmayı seçtim. Susuzluğu, boyutlarını ve nedenlerini anlamak, belki de bizi onsuz kalmamaya ulaştıracak ilk adım.
Rakamlarla susuzluk
Meselenin boyutlarını anlamak için önce rakamlardan medet umdum. Genelden başlamak gerekirse, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün hazırladığı 2020 raporuna göre, bir milyar 200 milyon insan su sıkıntısıyla karşı karşıya. Aynı rapor, hızlı nüfus artışıyla birlikte kişi başına düşen su miktarının son 20 yılda %20 oranında azaldığını söylüyor; bu oran Kuzey Afrika ve Batı Asya’da %30’lara ulaşmış durumda. İstanbul da bu tablonun dışında değil tabii ki. Raporun İstanbul’a odaklanan bölümünde çarpıcı bir tarih dikkat çekiyor: 2030. İstanbul’un kişi başına düşen su miktarı 2016 yılından beri 1.700 metreküpün altına düşüyor ve 2030 yılında ulaşacağımız nokta ciddi bir su krizinin kapıda olduğunun işareti. 2030’un sadece birkaç yıl ötede olduğunu düşündüğümde ironik bir şekilde boğazım kuruyor.
Krizin nedeni ne?
Suyumuzu tüketen bir tek sebepten bahsetmek çok kolay olurdu değil mi? Maalesef, şu an kapımızı çalan bu tehlikenin farklı nedenleri yıllar içinde birike birike bizi bu noktaya getirdi. Örneğin; su havzalarında düzensiz bir şekilde yapılaşmış yerleşim alanları Eylül 2020 verilerine göre toplam 8.829,37 hektar. Bu alan her geçen gün artan nüfusla daha da genişliyor. Geçtiğimiz yılın verileri, İstanbul’un içme suyunun esas kaynağı olan su havzalarında 1,5 milyon insanın yaşadığını söylüyor. Yani insan işgali, şehirde ne suya ne de suya ihtiyaç duyan başka canlılara alan bırakmıyor.
Nüfus artışı ve plansız şehirleşmenin yarattığı diğer büyük etki de kirlilik. Nüfus artışıyla birlikte hem evsel atık yönetiminde hem de sanayileşme ve sanayi atıkları konusunda ciddi adımlar atılması gerekirken önlemlerin alınması için ancak başımıza müsilaj gibi bir felaketin gelmesi bekleniyor. Bir yandan alınacak önlemler tartışılırken bir yandan da aslında nüfus artışını ve insan işgalini teşvik eden mega projeler; İstanbul’un başta su kaynakları olmak üzere ekolojik dengesine ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Durum raporu
Daha sayılacak epey neden, paylaşılacak çokça istatistik var. Sıcaklık değişimleri, yağışların azalması, kuraklık dönemlerinin uzaması, bilinçsiz tüketim… Asıl vurgulamak istediğimse tamamen insanla ilgili. Tek neden sayamayacağımı düşünürken yanılmış olabilir miyim? Yazının sonuna gelirken sizinle birlikte düşünüyorum; tüm problemlerin aslında tek kaynağı var gibi görünüyor: İnsan. Tüm bunların sebebi hem kendisi hem de içinde yaşadığı dünyanın yarınını düşünmeyen, boğazından geçen damlaların gökyüzünden düştüğü anla özgürlüğünün plastik şişelere kapatıldığı dakikaya kadar geçtiği zorlu yolculuğu anlamayı reddeden insan. Yani sen, ben, biz; bu şehirde yaşayanlar… Su kaynaklarının yönetiminde; tarım, sanayi, enerji gibi alanlarda doğayı göz ardı eden yaklaşımlar ve sürdürülebilir olmayan uygulamalar karşısında susuzluk riski her geçen gün İstanbul’daki tüm yaşamı tehdit ediyor. Mutlu yazlarımızı da.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




