Trajik kahraman kim?: Mehmet Birkiye ile İstanbul Tiyatro Festivali üzerine


Arter’de “Geçen Gün”
Geçen Gün, müzik dans, tiyatro ve performansın sınırlarında dolaşarak büyük şehrin iç içe geçen hikayelerini Arter ’de sahneye taşıyor. Kerem Kurdoğlu’nun yazdığı ve Naz Erayda ile birlikte yönettikleri Geçen Gün, Kundura Sahne…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İKSV'nin düzenlediği 28. İstanbul Tiyatro Festivali, 22 Ekim'de Mehmet Birkiye'nin küratörlüğüyle perde açtı. Bu yıl festival programında Türkiye’den 14 yerli yapımın yanı sıra Almanya, Fransa, Romanya, Sırbistan ve Japonya’dan toplam beş uluslararası yapım sahnelenecek. Ayrıca izleyiciler, günümüz tiyatrosuna damgasını vuran yönetmen ve koreografların eserlerini izleme fırsatı bulacak; Schaubühne Berlin ve Comédie-Française gibi dünyada sahne sanatlarına yön veren ekipleri tanıma imkanına sahip olacak.
Bu programın altında imzası bulunan festival küratörü Mehmet Birkiye ile festivale yaklaşımını, oyun seçimlerini ve festivalin öne çıkanlarını konuştuk.
Bu sene 28. İstanbul Tiyatro Festivalinin küratörlüğünü yapıyorsunuz, seçkiye karar verirken neyi göz önünde bulundurdunuz? Oyunları birbirine bağlayan ortak bir temanız var mıydı?
Aslında tematik bağlantı çok zorlayıcı bir yaklaşım. Tematikten çok teknik diyebileceğim yaklaşımlar ve temel bir soru var. Özellikle biraz daha metin ağırlıklı bir festival seçkisi ve sorduğu soru da şu: Trajik kahraman kim? Büyük hikayelerin büyük boyutlu, günahını ölümü ile ödeyen, dramatik karakterleri mi? Küçük hikayelerin küçük acılarını, sonsuza kadar sürüklemeye mahkum, ölerek de kurtulamayan günümüz insanı mı?
Bu yıl çok önemli Shakespeare eserleri sahnede. Marin Seroscu Ulusal Tiyatrosu Hamlet ile, Sırbistan Ulusal Tiyatrosu Macbeth ile Schaubühne Berlin ise III. Richard ile festivale konuk oluyor. Bu Shakespeare seçiminin özel bir nedeni var mı?
Yukarda bahsettiğim sorunun bir ayağında kuşkusuz olağanüstü büyüklükte dramatik karakterler yaratan Shakespeare var. Tüm Shakespeare oyunları ayrıca olağanüstü bir dile de sahip. Bu oyunlar nasıl yorumlanırlarsa yorumlansın bu dil her zaman metin ağırlıklı bir tiyatronun omurgasını oluşturuyor. Shakespeare oyunlarını seçmemizin arkasında yatan iki temel nedeni bunlar. Ayrıca bu iki önemli Balkan tiyatrosunun Shakespeare yorumları sade ve yoğun. Nikita Milivojević, Shakespeare yorumları ile öne çıkan bir yönetmen. Ve özelikle de çağımızın en büyük tiyatro yönetmenlerinden biri olan Declan Donnellan’ın festivale katılmasını—ki yıllar önce Othello ile katılmıştı— tiyatroseverler adına önemsiyorum.

Utsushi | Fotoğraf: İKSV
Festivale bu sene önemli bir dans topluluğu da misafir oluyor. Butoh'u dünya ile buluşturmuş Sankai Juku Topluluğu’nun Utsushi performansından bahsedebilir misiniz?
Çağımız, yapay bir hız çağı. Bu hıza algımızın yetişmesi çok zor. Bu hıza ayak uydurmak için kavramlar seyreliyor, içi boşalıyor. Kavramlar, gözümüzün önünden algılamamıza ve hatırlamamıza, kısaca değerlendirmemize olanak tanımadan akıp gidiyorlar. Örneğin; Instagram. Kim Instagram’da gördüğünü doğru düzgün hatırlıyor! Butoh tam bunun tersi; yoğun ve yavaş. Sahte hızdan uzak, yaşama daha dikkatli bakmamızı hatırlatan bir deneyim.
Geçen senelerde festivale yönetmen Ostermeier yine konuk olmuştu? III. Richard oyunu belki biraz abartarak da söyleyeceğim ama benim çocukluğumdan beri sahnede ve hâlâ oynuyor olmaları çok şaşırtıcı değil mi? Sizce bunu neye borçlular?
Schaubühne Berlin, bir repertuar tiyatrosu… Seyircinin ilgisini kaybetmemiş oyunlarını uzun yıllar repertuarlarında saklayabiliyorlar. III. Richard, çok genel anlamda ifade edersek, Shakespeare’in Makyavelist karakterlerinden biri. Tabii ki o dönemin koşulları içerisinde eylemlerini belirliyor. Ama siz çağımızın popülist liderlerine baktığınızda ne görüyorsunuz? Belki bir paralellik vardır, ne dersiniz?

III. Richard | Fotoğraf: İKSV, Arno Declair
Festivalde İstanbul Mon Amour seçkisinin içinde üç ayrı hikaye var ve hepsini de siz yönettiniz? Biraz bu oyunların nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz? Özellikle mekan kullanımı üzerinden soruyorum, çünkü farklı yerlerde oyunlar izleyeceğiz.
İstanbul Mon Amour benden önceki küratör Işıl Kasapoğlu’nun bir projesi. Temeli, değişen zaman dilimlerinde İstanbul’a ait hikayelere dayanıyor. Değişik mekanlarda olması da yine Işıl’ın temel yaklaşımlarından biri. Aslında bu bir devam projesi. Bu yılki üç hikaye, tematik olarak İstanbul ile kurulan aşk-nefret ilişkisi üstüne üç kısa oyun.
Yerli oyunlar konusunda bu sene festival oldukça zengin bir yelpazeye sahip. Başladığı günden bugüne festival kapsamı bu anlamda epeyce genişledi. Seneye de küratör siz olacaksınız. Ne gibi hedefler var?
Umarım daha da genişletmeyi başarabiliriz. Evet genel bir iki yaklaşım ya da hedef belirledik. Ancak belki bunları biraz zaman geçtikten sonra açıklamak daha uygun olur.
Yerli yapımlarda bu sene Şahika Tekand yepyeni bir oyun ile karşımızda ve komedi unsuruyla sahnelendiğini biliyoruz. Studio Oyuncuları’nın Türkiye tiyatrosundaki öneminden bahsedebilir miyiz biraz?
Şahika Tekand ve Studio Oyuncuları'nın bence en önemli etkisi konvansiyonel tiyatronun kalıplarını kırıp başka bir tiyatronun da mümkün olduğunu kanıtlamalarıdır. Üstelik dünyanın her coğrafyasında oynanacak nitelikte.
Son olarak yan etkinliklerden ve söyleşilerden bahsetmek istiyorum. Bu sene Declan Donnellan ve Nick Ormerod, bir atölye için Türkiye’ye geliyor. Atölyenin öneminden bahsedebilir misiniz biraz?
Declan Donnellan, Nick Ormerod ile birlikte Cheek by Jowl adlı tiyatro grubunun kurucusu. Oyunlarını kaçırmamaya çalıştığım, çok şey öğrendiğim önemli bir yönetmen. Bence yöntemi, Stanislavski sisteminin en etkin çağdaş yorumlarından biri. İki temel teorik kitabı var; Actor and the Target ve Actor and the Space. Actor and the Target gerçekten ufuk açıcı bir başucu kitabı.
Marin Sorescu Ulusal Tiyatrosu’nda yönettiği Hamlet ile festivalimizde ve genç yönetmenlerle bir workshop yapacak. Katılanların ufuklarını açacağına inanıyorum. 20 sene önce Tiyatro Festivali'nde izlediğim Othello’su benim ufkumu açmıştı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
28. İstanbul Tiyatro Festivali ve prömiyerler devam ederken bu ay deneysel oyun takvimimizde "Drakula", "Kendi Var Adı Yok" ve "Haberci" var. Ayın söyleşisi ise İstanbul Tiyatro Festivali'nin küratörü Mehmet Birkiye ile...
31 Eki 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




