Turkish psychedelia dalgası: Barış Manço’dan Tame Impala’ya uzanan köprü nasıl kuruldu?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Tame Impala, belki de alternatif müziğin en ana akım temsilcisi. Avustralyalı müzisyen Kevin Parker etrafında şekillenen proje, elektronik müzikle nispeten niş bir tür sayılan psikedelik müziği harmanlamasına rağmen, günümüzde ana akım olarak görülen birçok sanatçıdan daha çok tanınıyor.
- Sanatçı, yakın zamanda heyecanla beklenen yeni albümü Deadbeat’i yayımladı. Müzikseverler tarafından hemen tartışmaya açılan albüm, Parker’ın Belçikalı radyo istasyonu Studio Brussel’a verdiği bir röportajdan sonra Türkiye’nin sosyal medya gündemine bomba gibi düştü.
Röportajda Parker, albümün öne çıkan şarkılarından biri olan Loser’ın, bir dönem sürekli dinlediği 1970'ler Türk müziği ve özellikle Barış Manço’nun şarkılarından esinlendiğini söylüyor. Barış Manço’dan “Türk Todd Rundren” olarak bahseden Parker’ın Loser şarkısında gerçekten de Manço ile özdeşleşen küçük synth tınılarını, Anadolu rock ezgilerini andıran gitar ritmini fark etmek mümkün.

Son yıllarda Batılı müzikseverlerin Turkish psychedelia adıyla yeniden keşfettiği Anadolu rock, belki de uluslararası ana akıma girmeye hiç olmadığı kadar yakın. Peki bizim ilk defa 2015 yılında, Elijah Wood’un Selda Bağcan’dan imza istemesiyle fark ettiğimiz bu ilgi, Anadolu Rock’ın küresel yükselişini nasıl tetikledi? Türkçe psikedelik müzik, yakın gelecekte Türkiye imajının bir parçası hâline gelebilir mi?
Ruhuna yakışır bir keşfedilme hikayesi
Son yıllarda Londra’daki bir barda Erkin Koray çalması, Kopenhag’da Anadolu rock konserlerinin yok satması veya New York’ta müzisyenlerin eski Türkçe parçalar hakkında hararetle sohbet etmesi şaşırtıcı olmaktan çıktı. Dünyada adına Turkish psychedelia dense de biz bu türü Anadolu rock ve Anadolu pop olarak biliyoruz.
- Türün Erkin Koray gibi bazı temsilcileri, hippi kültürüyle özdeşleşen psikedelik müzik akımından etkilenmiş olsa da, Selda Bağcan gibi Türk halk müziği geleneğine daha yakın birinin şarkıları da dünyada psikedelik olarak tanınabiliyor.
Bunun nedeni 60'lar ve 70'lerin Türkçe müziğiyle psikedelik müziğin ortak bir özelliğinde yatıyor: Batı’dan gelen Rock'n Roll'un geleneksel Doğu ezgileriyle harmanlanması. Batı ülkelerinde, Doğu’nun “egzotik” ezgilerine duyulan merakla oluşan bu tını, Türkiye’de Batı’dan yükselen Rock'n Roll’un keşfiyle ortaya çıkıyor.
1961 Anayasası sonrası oluşan özgürlük dalgası, TRT’deki Altın Mikrofon yarışmasıyla Batı esintili Türkçe müziğin desteklenmesi ve Doğu‑Batı arasında konumlanan toplum yapısı sayesinde Türk sanatçılar zamanla kendi popüler müzik kültürlerini yaratıyorlar. 70’lerde bir yandan Barış Manço gibi isimlerle geniş çevrelere yayılan, diğer yandan Cem Karaca gibi isimlerle sivrilip politikleşen bu tür, 80 darbesiyle başlayan sansür ve baskı atmosferiyle bıçak gibi kesiliyor.

Bu türün, uluslararası müzik dünyası tarafından yeniden keşfedilmesi ise Türkiye sponsorluğunda bir teşvik programı ile değil, belki de Anadolu rock’ın aykırı ruhuna yakışır, daha organik bir biçimde yaşanıyor. 2000’li yıllarda hem Türkiye ve Avrupa etkileşiminin gelişmesi hem de göçmen kültürlerin ezgilerine “dünya müziği” adı altında artan ilgi sonucu, Almanya’da eski Türk müziğine kısmi bir merak başlıyor.
Fatih Akın’ın Crossing The Bridge belgeseli İstanbul’un müzik kültürünü Almanya’ya tanıtırken, Alman prodüktör Roskow Kretschmann, 2003 yılında Love, Peace & Poetry –Turkish Psychedelic Music adıyla yayımladığı toplama albümüyle bu türe yeni ismini veriyor.
2010’larda plak koleksiyonculuğuna ilginin artmasıyla hem Batı dünyasında hem de Türkiye’nin metropollerinde tozlu raflarda duran eski parçaların gördüğü rağbet yükseldi. Bir yandan Türkiye’deki genç kuşak eskilerin sanatçılarını yeniden tanırken diğer yandan Batı’da niş bir Anadolu rock hayran kitlesi oluşuverdi. O sırada Spotify gibi servislerle eski şarkıların daha ulaşılabilir hâle gelmesi, “Anatolian Rock Revival Project” ve “My Analog Journal” gibi Youtube kanallarının eski Türk şarkılarını arşivleyip ücretsiz bir biçimde sunmasıyla bu tür, dünyada yeni bir hayran kitlesi kazandı.
Selda Bağcan’ın garip yükselişi
Yurt dışında Turkish psychedelia'ya yönelik ilgiyi Türkiye’deki kamuoyu görece geç fark etti. Bu konudaki ilk farkındalık anlarından biri 2015’te dünyaca ünlü oyuncu Elijah Wood’un Selda Bağcan’dan imza isterken çekilen fotoğrafının sosyal medyaya düşmesi oldu.
Biz daha Yüzüklerin Efendisi'nin Frodo’sunun Selda Bağcan’ı nasıl tanıdığına anlam veremeden, Bağcan’a yurt dışında gösterilen ilginin Türkiye’den daha yüksek olduğunu öğrendik. Birkaç sene sonra Bağcan, meşhur müzik festivallerinde boy göstermeye başladı. Türkiye’de de Selda Bağcan’a ilgi, yurt dışında rağbet gördüğü öğrenilince arttı.
O dönemde kamuoyunda daha az tanınan bazı şarkıcı ve müzik gruplarının Avrupa’da sold out konserler verdiğini öğrendik. Anadolu rock müziği çağdaş bir şekilde yeniden yorumlayan Gaye Su Akyol, ses getiren uluslararası turneler yapıyor, albümleri uluslararası medya ajanslarında inceleniyor, orijinal müziği yanı sıra protest kimliği ile öne çıkartılıyordu. Bu sıralarda Türkiye ve Avrupa’da Turkish psychedelia akımını benimseyen birçok yeni müzisyen ve müzik grubu ortaya çıkıyordu.
Türkiye’de o dönem neredeyse hiç bilinmeyen Altın Gün grubu 2019’da Grammy adayı oldu. Hollanda’da kurulan grubun üyelerinden sadece vokalist Türkiye kökenli. Türk halk müziğini funk ve elektronik ezgilerle yeniden yorumlayan grubun şarkılarını o sırada Amsterdam’ın her köşesinde duymak mümkündü.
Avustralyalı rock grubu King Gizzard & the Lizard Wizard’ın Anadolu esintisi taşıyan şarkıları, Travis’in İstanbul konserinde Barış Manço’nun Dağlar Dağlar şarkısını söylemesi derken, Turkish psychedelia'nın yurt dışındaki dinleyici kitlesini iyice fark etmeye başladık.
Burada görece alternatif, ama ana akım müzik trendlerini belirleyen bir kitleden bahsediyoruz. Ünlü prodüktörler, müzisyenler, müzik eleştirmenleri, tutkulu müzikseverler. Türk müziği artık sadece "otantik" değil, aynı zamanda “havalı” bulunuyor.
‘Bir gün gelecek dönence’
Tame Impala’nın Barış Manço’dan esinlenerek yaptığı Loser, bir tesadüfün ötesinde unutulmaya yüz tutmuş Anadolu rock'ın yeniden keşfedilme yolculuğunun ürünü. Bu şarkı, bize hem modern kültürümüzün evrensel mirasını hatırlatıyor, hem de Turkish psychedelia’nın küresel etkisinin devam edeceğini gösteriyor. Hatta bu türün giderek daha da ana akıma yaklaşan sanatçıları etkilemesi, Türkiye’nin çağdaş kültürel mirasını dünyaya tanıtması için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Fakat bu akımın, gündemdeki sanatçılara baskı tartışmaları ve artan zorlukların gölgesinde yükseldiğini hatırlamakta da fayda var. Örneğin Güney Kore’den dünyaya yayılan ve hızla ana akım kültürün bir parçası olan K Pop, Güney Koreli sanatçılarının dünyaya tanıtılmasını hedefleyen ulusal bir kültür politikası projesi sayesinde başarıya ulaştı.
Bizim ülkemizde ise durum daha farklı. Türkiye’de yapılan müzik festivalleri artık oldukça sınırlı, yurt dışındaki etkinliklere katılım için birçok müzisyenin zorlu vize süreçlerinden geçmesi gerekiyor. Bir zamanlar müziğimizin uluslararası seyirciye tanıtılması için fırsat olarak görülen Eurovision Şarkı Yarışması’na uzun yıllardır katılmıyoruz.
Tüm bunlara rağmen, Anadolu rock yıllar sonra birçok müzik türünün arasından sıyrılıp bir dönence gibi yeniden doğabiliyor, en rağbet gören müzisyenlere ilham kaynağı olabiliyor. Organik yollarla büyüyüp Tame Impala’ya ilham verebilen Anadolu rock, daha farklı bir Türkiye’de kim bilir nerelere varırdı?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Nart Özel
Brüksel’de yaşayan bir İstanbul insanı. Hayatın içinden kültür ve sanat trendlerini Türkiye’den Dünya’ya, siyasetten topluma geniş bir bakış açısıyla yeniden yorumlamayı sever.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026




