1,5 DERECE


Dünya için, karbon nötr moda: Voiterra
ANGST olarak yüksek perdeden konuşmaktan kaçınmıyoruz. Gezegenin bugününü etkileyen potansiyel risklerin sorumlularını biliyoruz.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Hükümetler ve şirketler, petrol, doğal gaz ve özellikle fosil yakıtlarla enerji üretimini durdurmazsa iklim krizini çözmek mümkün değil. Fakat eğer bu krizin bireysel seçimlerimizi değiştirmeden çözüleceğine de inanıyorsak birbirimizi kandırıyoruz demektir. Bunu sadece ben değil, Uluslararası Enerji Ajansı’nın mayıs ayında yayımladığı 2050’ye Kadar Net Sıfır: Küresel Enerji Sektörü için Bir Harita adlı raporu da bilimsel bir dille açıklayarak beyan ediyor.
Neden enerji sektörüne odaklanıyoruz?
Enerji sektörü, fazlası iklim değişikliğine ve küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını, insan eliyle en fazla artıran sektör. Öyle ki tek başına sera gazı salımlarının %75’inden sorumlu.
Eğer iklim krizini kontrol edilebilir bir soruna dönüştürmek istiyorsak bu sektörü yeniden düzenlemek, insanlık tarihinin en büyük görevlerinden biri olacak. Bilim insanları kontrol edilebilir sorun seviyesini 1,5 derecelik küresel ısınma olarak kabul ediyor. 2050’ye kadar enerji sektöründen ve mümkünse diğer sektörlerden salınan karbondioksiti net sıfıra ulaştırmaksa küresel ısınmayı 1,5 derece de tutmanın ya da buraya geriye çekmenin ilk adımı olacak.
Kötü bir haber: Küresel ısınma şu anda 1,2 dereceye ulaşmış durumda. O yüzden, karbondioksit salımını bu derece azaltmak, bizim üretimimizden tüketimimize, ulaşımımızdan elektriğimize tamamıyla bir dönüşüm anlamına geliyor. Çünkü insanlığın var olması ve toplumsallığın devamı için yaptığı her şey, bir kaynak ve enerji harcıyor. Bu esnada salınan gazları mümkünse hiç salmamamız, salınanıysa “yakalayarak” aynı seviyede tutmamız bizi net sıfıra ulaştıracak.
İyi bir haber: Uluslararası Enerji Ajansı’nın raporu, bu değişimin mümkün olduğunu söylüyor. Teknik uygulanabilirlik, maliyet verimliliği ve sosyal kabulü artırırken ekonomik büyümeyi ve enerji kaynaklarını koruyacak bu plan, 2050’de — biraz uğraştırıcı da olsa — net sıfıra ulaşmamızı sağlayabiliyor. Peki nasıl? Detaylar, bir Çevreci Geek sayısında ele alınıyor.
Bireysel ve kolektif değişim
Rapor, her ülkenin seviyesinin, atacağı adımın, karbon yakalama teknolojilerinin ve hatta bireysel seçimlerinin farklı olacağının farkında. Yine de Uluslararası Enerji Ajansı, net sıfıra ulaşmanın, sadece ülkelerin değil, bireylerin de bu konuda bilgilenmesi ve kendisi ile değiştirmesiyle mümkün olacağının tekrar tekrar altını çiziyor.
Hatta net sıfır planının neredeyse %8’inin direkt, %55’inin de hükümetlerin ve finansal kurumların desteğini gerektiren bireysel değişimler olduğu da raporda belirtiliyor:

Kaynak: Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)
Bireysel değişimler, aşırı ve verimsiz enerji kullanımımızın azaltılması, ulaşım seçeneklerinin değişmesi ve kaynak verimliliği kazanımları olarak üç başlıkta ele alınıyor. Düşük oda sıcaklıklarına alışmak, lambaları söndürüp enerji tasarrufunu alışkanlık hâline getirmek, bisiklete binmek, yeni kaynaklara talebin azalması gibi değişiklikler, yapabileceklerimizin yalnızca birkaçı.
Elbette bu değişimlerin büyük bir kısmı finansal kurumların daha iyi teknolojilere yatırım yapması, hükümetlerin yasal adımlar atması ve altyapı tercihlerinin değişmesi anlamına da geliyor. Yani yatırım alarak geliştirilmiş daha iyi bir batarya teknolojisini kullanan trenlerin kullanıldığı, tren ağlarının desteklenerek genişletildiği, hava yolculuğundan caydırılan bir sistemden bahsediyoruz.
Dolayısıyla bu tarz değişimler için kolektif katkı, çözümün %75’lik kısmını oluşturuyor. %25’lik bir kısımsa evimizde, gönüllü olarak yapılan, lambayı kapatmak ve doğal gazı kısmak gibi enerji tasarrufu alışkanlıklarından oluşuyor.
Sistem değişikliği, şimdi
Direkt ve dolaylı olarak değişimin %63’ünde pay sahibi olan bireylerin, bu değişimleri yapacak kapasiteye sahip olup olmadığıysa ayrı bir soru. Var olan altyapılar, şehirleşme seviyeleri, iklimsel engeller ve tabii ki ekonomik zenginlik burada çok değişken bir veri oluşmasına sebebiyet veriyor.
2020 yılında hâlâ 790 milyon insanın elektriğe ulaşamadığı, 2,6 milyar insanınsa yemeklerini pişirirken kömür ve odun gibi “kirli” tekniklerini kullandığı bir dünyadayız. Her ne kadar enerji sektörünü değiştirmeye çalışsak da temiz kaynaklara ulaşamama durumunun sadece ekonomik bir zorluk değil, sağlık, eğitim ve cinsiyet eşitliğinin de önüne geçen bir engel olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bu nedenle daha gelişmiş ülkelerdeki aşırılığın ve verimsizliğin önüne geçilmesi kadar, enerji dönüşümünün adil bir şekilde yapılması ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları doğrultusunda toplumsal eşitlik çerçevesinde küresel ve ulusal planların yaratılması gerekiliyor.
Önümüzde küresel ısınma iki dereceye çıkması ihtimaliyle bilim insanlarının bile “Biz de tam ne olacağını bilmiyoruz,” dediği, sonuçlarının iyi olmayacağına emin olduğumuz bir kriz var. O hâlde tekrarlayalım: Elimizde teknoloji var, eksik olan politik irade.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İklim aciliyeti meselesini iklim kültürüne dönüştürebilir miyiz? Z kuşağı iklim kültüründe nasıl bir rol oynuyor? Gelecek vegan mı?
05 Eki 2021

YAZARLAR

Görkem Gömeç
Boğaziçi Üniversitesi ve SUNY Binghamton'da Küresel ve Uluslararası İlişkiler lisansından sonra, İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde Sürdürülebilir Kalkınma üzerine yüksek lisans yaptı. 7 yıllık içerik üretme deneyimini Çevreci Geek ve Yeşil Öneriler ile sürdürüyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.




