Anneliğin öte yakası: Medea'dan Ferrante'ye 'öteki' anneler

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Antik Yunan tragedyasının en sarsıcı figürlerinden Medea, kocasının ihaneti üzerine çocuklarını öldüren bir annedir. Ama Euripides’in MÖ 431’de yazdığı oyunda bu cinayet, yalnızca bir intikam eylemi değildir. Medea çocuklarını, düşmanının dünyasına teslim etmek istemez; yıkıcılık ile sahiplenme, öfke ile koruma birbirine karışır. Oyunu bugün hâlâ rahatsız edici kılan da budur: Sevgi her zaman güvenli, yumuşak ve koruyucu bir duygu değildir.
Bugün annelik üzerine yazılan kurgu ve kurgu dışı metinlerde ise hamilelikle birlikte bedende başlayan değişimler, doğumun ardından bitmeyen bakım döngüsüyle devam etmesi çok daha gerçekçi bir şekilde ele alınıyor: Emzir, uyut, altını değiştir, baştan başla. Burada kadının spontan yaşamı, kariyeri, yalnız kalabilme hakkı, hatta kendine ait düşünme zamanı yavaş yavaş daralıyor.
- Bebeğin hayatta kalmasına dair derin kaygı, yorgunluk, izolasyon, “iyi anne” olup olmadığına dair bitmeyen kuşku ve zaman zaman kapana kısılmışlık hissi… Bunların hepsi anneliğe dahil.
Ama “kutsal annelik” söylemi bu gerçekleri öyle iyi gizliyor ki pek çok kadın yaşadıklarını kendisine has bir yetersizlik gibi okumaya başlıyor. Oysa öfke, sıkışmışlık, pişmanlık, kayıp, arzu, bedenin değişimi, bakım yükünün eşitsizliği ve bazen anne olmamayı seçmenin kendisi de anneliğin parçası. Anneliğin çelişkilerini ciddiye almak onu değersizleştirmek değil, ilk kez gerçekten görmek anlamına geliyor.
Annelik maskesini yırtmak
Anneliğin bütün bu duygularla birlikte konuşulabilmesi, biraz da feminizmin anneliğe bakışının değişmesiyle mümkün oldu. Simone de Beauvoir, 1949'da İkinci Cinsiyet'te anneliği kadının özgürlüğünü sınırlayan bir kurum olarak tanımladı. Bu yaklaşım ikinci dalga feminizmi derinden etkiledi. Uzun süre anneliğin zorluklarından söz etmek ya feminizme ihanet ya da nankörlük gibi görüldü; anneliği hem savunmak hem eleştirmek neredeyse imkansız hale geldi.
Adrienne Rich bu çıkmazı kıran isimlerden biri oldu. 1976’da kaleme aldığı Kadından Doğma: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik’te anneliği iki ayrı düzlemde düşündü: Kadının çocukla ve bakım vermeyle kurduğu kişisel deneyim ile bunun üzerine inşa edilen toplumsal kurum.
- Rich’e göre sorun bakımın kendisi değil, kadınların “iyi anne”, “fedakar anne”, “kendinden vazgeçen anne” gibi dar roller içinde sıkıştırılmasıydı. Kitap, anneliği susturulmuş bir kutsallık alanından çıkarıp konuşulabilir bir deneyime dönüştürdü.
Rachel Cusk, 2001'de yayımlanan Bir Ömrün Emeği'nde bu tartışmayı daha da ileri taşıdı. Hamileliği, doğumu ve anneliğinin ilk yılını olduğu gibi yazdı: Uykusuzluk, bedensel acı, özgürlüğün kaybı, suçluluk, annenin kendi benliğine yabancılaşması. Kitap şaşkınlıkla karşılandı. Bir köşe yazarı çocuklarının elinden alınması gerektiğini yazdı; Oprah Winfrey onu programına çağırıp kendini savunmasını istedi. Cusk’ın tüm bunları bebeğine duyduğu tarif edilemez sevginin içinden yazması kitabı başka bir yere taşıdı çünkü sevgi ile yorgunluğu, bağlılık ile kayıp hissini, şefkat ile öfkeyi birbirini dışlayan duygular olarak değil, erken anneliğin aynı anda var olan gerçekleri olarak birleştiriyordu.
Elif Şafak, Siyah Süt (2009) kitabında annelikle birlikte çoğalan çelişkili duyguları yazdı. Kitabın alt başlığı bile bunu açıkça söylüyordu: "Yeni Başlayanlar İçin Postpartum Depresyon". Şafak doğum sonrası yaşadığı bunalımı hem kendi sesiyle hem de zihninde kurduğu karakterlerle anlatıyordu: Hırs Nefs Hanım, Anaç Sütlaç Hanım, Sinik Entel Hanım… Bu figürler yalnızca anneliği değil, kadınların aynı anda taşımaya çalıştığı çelişkili kimlikleri de temsil ediyordu. Kitap aynı zamanda edebiyat tarihinden örneklerle anneliğin bir kadının mesleğini ve kimliğini nasıl dönüştürdüğünü soruyor; anne olmayı seçenlerin, seçmeyenlerin ve ikisi arasında sıkışıp kalanların hikayelerini yan yana koyuyordu:
"Doğum yapmak ve hemen akabinde gelen süreç binlerce, belki milyonlarca kadının gayet iyi bildiği üzere gölgeleri, çukurları, evhamları, iniş çıkışları, bunalımları olan bir ara aşama. Anneyi çoğaltıp zenginleştirirken bir yanıyla da yalnızlaştıran."
Jacqueline Rose'un 2018'de yayımlanan Anneler: Sevgi ve Zulüm Üzerine Bir Deneme’si anneliği daha geniş bir kültürel tarihin içine yerleştirdi. Rose’a göre anneler, hem toplumun en büyük umutlarının hem de çözülemeyen meselelerinin taşıyıcısı hâline getiriliyordu. Rose, Antik Yunan tragedyalarından 1950’lerin feminist mirasına, haber dilinden Elena Ferrante’nin huzursuz annelerine uzanan geniş bir çizgide anneliğe yüklenen imkansız beklentileri irdeledi: Anne tüm sevgisini çocuğuna vermeli ama taşmamalı, bakımın kaynağı olmalı ama kendi arzusuyla fazla görünmemeliydi. Anneler kitabı, anneliği yalnızca sevginin değil, sevgi adına işleyen zulmün, suçlamanın ve susturmanın da tarihi olarak okumamıza imkan verdi.
Anneliğin getirdiği çatışmalar özellikle yaratıcı üretim söz konusu olduğunda daha sert hissediliyor. Claire Dederer Canavar - Hayranların İkilemi'nde Doris Lessing’in hikayesi üzerinden bunu tartışıyor. Lessing yazabilmek için iki çocuğunu geride bırakıp Londra’ya taşındığında “kötü anne” ilan edildi ama aynı karar belki de 2007’de aldığı Nobel Edebiyat ödülüyle edebiyat tarihine girmesini sağladı.
Kadın söz konusu olduğunda annelik ile kendi hayatı arasında seçim yapma baskısı çok daha sert işliyor. Anne hem kendine hem de bebeğe yabancılaşabiliyor. Lessing’in otobiyografik kitabı Altın Defter’deki Anna Wulf karakterinin “Bu benim çocuğum… Oysa ben bunu hissedemiyorum.” cümlesi, anneliğin etrafındaki yabancılaşmayı belki de en çıplak hâliyle dile getiriyor.
Özge Yaka 2026 yılında yayımlanan, Annelik Kitabı - Deneyim, Sadakat, Dönüşüm'de anneliği kutsal bir görev olarak değil, çatışmalı ve dönüştürücü bir oluş hâli olarak kavramaya çağırıyor. Kitabı yayına hazırlayan Aksu Bora'nın deyişiyle "anneliğin içinden geçmemiş de anneliği kendi içinden geçirmiş" biri gibi yazıyor. Yaka, kadınların belki de en çok ortaklaştığı kimlik olmasına karşın anneliğin bu denli bireysel yaşanmasının, pek çok kadının deneyimlediği çelişkili ve karanlık hislerin ne kadar yaygın olduğunu gizlediği üzerinde duruyor. "Annelik maskesini" ve "yoğun annelik" baskısını irdelerken kadınların bu yolculukta neden bu denli yalnız hissettiğini soruyor. Yaka'nın önerdiği "ilişkisel annelik" ise ya annelik ya kadınlık ikileminden çıkış yolu sunuyor: Anne çocuğuyla kurduğu ilişki içinde sadece onu büyütmekle kalmaz, kendi öznelliğini de o ilişkinin içinde yeniden kurar:
"Çocuğunuzla kurduğunuz ilişkide belki başka ilişkilerde koruyabileceğiniz hem kendinizi hem karşınızdaki inandırabileceğiniz maskeler yırtılıyor, persona yerle bir oluyor. Gizlenen bastırılan belki de farkında olmadığınız bir ben varsa ortaya saçılıyor. Yani anneliği ciddiye alırsanız, çıktığınız yolda kendinizle karşılaşıyorsunuz.”
Yaka kitabında bir çocuğu büyütmek için annenin ötesinde, öncelikle babanın, mümkünse daha geniş bir çevrenin katkısının gerektiğini vurguluyor. Bir köy olamasa da...
- Editörün önerisi: Aposto yazarlarından Seda Yılmaz'ın Özge Yaka ile yaptığı röportajı buradan okuyabilirsiniz.
Annelik etrafındaki sessizlik yalnızca yorgunluk ya da yabancılaşmayla sınırlı değil. Minna Dubin'in henüz Türkçeye çevrilmemiş kitabı Mom Rage: The Everyday Crisis of Modern Motherhood (2023) bu sıkıntıların en az konuşulanını, anne öfkesini mercek altına alıyor. Kitap, Dubin'in 2020'de New York Times'ta yayımladığı bir makaleden büyüdü; makale viral olunca yüzlerce anneden aynı mesaj geldi: Ben de böyle hissediyorum ama kimseye söyleyemedim. Anneliğin sürekli şefkat ve sabırla özdeşleştirildiği bir yerde, öfke hâlâ en zor kabul edilen duygulardan biri. Dubin bu öfkeyi kişisel bir kusur değil yapısal bir deneyim olarak okuyor; onu utançla birlikte, ama utanca teslim olmadan düşünmenin mümkün olduğunu gösteriyor.
Anne olmak ya da olmamak
Son yılların en sarsıcı tartışmalarından biri, anneliği yaşamış kadınların bu deneyimden pişmanlık duyabileceklerini söylemeye başlaması. Orna Donath’ın 2026’da yazdığı Annelikten Pişman Olmak adlı kitabı bu konuyu tartışmaya açıyor. Anne olmayan kadınlara sürekli “ileride pişman olacaksın” denirken neden anne olmuş kadınların da pişman olabileceğini söylemenin böylesine rahatsız edici bulunduğunu soruyor.
Donath, görüştüğü kadınların deneyimleri aracılığıyla anneliğin yalnızca memnuniyet, sevgi, gurur ve tatmin değil; savunmasızlık, hüsran, suçluluk, utanç, öfke, düş kırıklığı ve baskı da üretebilen karmaşık bir alan olduğunu da gösteriyor. Kitabın en kritik ayrımlarından biri, çocuğunu sevmek ile anne olma deneyiminden pişmanlık duymak arasındaki farka dikkat çekilmesi. Donath’ın görüştüğü kadınlar çocuklarını sevdiklerini, onların iyiliğini istediklerini ama zamanda geri dönebilseler anne olmayı seçmeyeceklerini söylüyor:
“Madalyonun diğer tarafı sessiz bırakılır ve geriye baktığında anne olmaktan pişmanlık duyan kadınların sesleri duyulmaz."
Amy Blackstone'un Gönüllü Çocuksuzluk: Aileyi Baştan Tanımlayan ve Yeni Bir Bağımsızlık Çağı Yaratan Hareket (2019) kitabı çocuk sahibi olmama kararının da çocuk sahibi olma kararı kadar geçerli ve meşru bir yaşam tercihi olduğunu savunuyor. "Bir gün fikrini değiştirirsin", "biyolojik saatin işleyecek" gibi cümlelerin ardındaki varsayımları açığa çıkarırken, bu tercihi damgalamaktan vazgeçmeye ve ebeveynliğin ne kadar ciddi ve geri dönüşsüz bir karar olduğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.
Bütün bu kurgu dışı metinlerin ortak tarafı, annelik etrafındaki sessizliği bozmaları. Öfke, yabancılaşma, pişmanlık ya da kaçma isteği gibi uzun süre bastırılmış duygular ilk kez bu kadar açık konuşulabiliyor. Romanlar ise bunların gündelik hayatta nasıl yaşandığını anlatıyor. Anneliğin toplumsal baskısını değil sadece, insanın zihninde ve bedeninde bıraktığı izleri de takip ediyor.
Romanların anneleri
Claire Kilroy'un Asker ile Denizci'si adını İngilizce bir çocuk ninnisinden alıyor: "Tinker, Tailor, Soldier, Sailor." Romanda anne “Asker”, yeni doğan oğluysa “Denizci.” Bu isimler romanın ruhuna da uyuyor. “Asker”, anneliğin cephesinde uykusuzlukla, yorgunlukla ve sürekli tetikte olma hâliyle savaşan kadına dönüşüyor. Geleneksel olarak daha eril çağrışımları olan bu isim, anneliği yalnızca şefkatle değil fiziksel ve zihinsel tükenmişlikle birlikte düşünmeye açıyor.
Kilroy romanı ninniyi andıran bir ritimle kuruyor: Tekrarlayan, durmadan geri dönen, hem sevgi hem yorgunluk taşıyan bir sesle. Anlatıcı oğluna seslenirken bir yandan ona duyduğu ölçüsüz sevgiyi, bir yandan da annelikle birlikte hayatında kaymaya başlayan dengeleri anlatıyor. Romandaki asıl ağırlık yalnızca uykusuzluk değil; otonominin kaybı, partnerle değişen ilişki, düşünme ve yazma alanının giderek daralması. Şu satırlar kitabın ruhunu iyi özetliyor:
"Yorgunum. Yalnızım. Bu yeni hayatın içinde kendimi küskünlüğe batmış, olmak istemediğim bir insan, çocuğum olan o nimet için sürekli şükran duymadığım için sürekli suçlu hisseden bir insan olarak bulmuştum. Sürekli olarak şükran duyuyorum, gerçekten de: Çocuğuma tapıyorum. Ama yorgunum. Yalnızım. Kaybolmuşum."
Elena Ferrante'nin Karanlık Kız'ı anneliğin en sert sorularından birine giriyor: Bir kadın çocuklarını terk edebilir mi, ederse ne olur? Tatilde genç bir anneyle küçük kızını izleyen Leda, kendi bastırılmış anılarına dönüyor. Leda’nın kolayca “kötü anne” diye damgalanabilecek bir geçmişi vardır; bir dönem kızlarını bırakmıştır. Ama Ferrante romanı bu ahlaki kesinliğin dışında kurar. Leda’nın içinde sevgi, kaçma arzusu, bağlılık ve boğulma hissi aynı anda vardır. Ne bütünüyle suçlu ne de aklanabilir biridir:
"Evlatlar daima endişe yaratırlar. Tam dünyaya bir çocuk getirmeye hazırlanan kadına söylenecek cümle; ne budalalık ama."
Ariana Harwicz'in Geber Aşkım'ı ise bu seçkinin en ateşli metinlerinden biri. Yeni doğum yapmış isimsiz bir kadın; bebeğine, kocasına, kendi bedenine ve içine kapatıldığı hayata karşı aynı anda sevgi, arzu, öfke ve yok etme isteği duyuyor. Harwicz’in anlatıcısı ne kendini açıklamaya ne de haklı çıkarmaya çalışıyor. Roman boyunca annelik sakinleşen değil, giderek taşan bir duyguya dönüşüyor:
"Öğle yemeğinden beri tuvalete gitmek istiyorum ama anne olmaktan başka bir şey yapmak imkânsız. Ağlayıp duruyor üstelik, ağlıyor, ağlıyor ve ağlıyor, aklımı oynatacağım. Anneyim ben, nokta. Pişmanım esasında ama bunu söyleyemem bile."
Romanın sinema uyarlamasını da Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ın yönetmeni Lynne Ramsay çekti. Jennifer Lawrence’ın başrolde olduğu film 2025 Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi gördü. Lawrence daha sonra çekimler sırasında hamile olduğunu ve doğum sonrası ağır bir postpartum depresyon geçirdiğini anlattı: "O sırada hissettiğim gibi hissediyor olsaydım, kitabı ikinci sayfada kapatırdım. O duygulardan kaçmak istersiniz, içine dalmak değil" dedi.
Lionel Shriver'ın Kevin Hakkında Konuşmalıyız adlı romanı da annelikle ilgili tartışmayı en rahatsız edici noktalardan birine taşıyor. Romanın ana karakteri Eva anne olmak istediğinden hiçbir zaman emin olmamıştır. Oğlu Kevin’ın bir okul katliamı gerçekleştirmesinden sonra yalnızca Kevin değil, Eva’nın anneliği de yargılanmaya başlar. Shriver okuru kolay bir açıklamadan mahrum bırakır: Kevin başından beri “kötü” müdür, yoksa Eva’nın mesafesi ve suçlulukla karışık yabancılaşması bu felakette pay sahibi midir?
"'Benim hatam sanıyorum,' dedim meydan okurcasına. 'İyi bir anne olamadım. Soğuk, eleştirel, bencildim. Gerçi bedelini de ödedim.'
'O zaman,' dedi ağır bir konuşmayla. Aramızdaki o beş santimi kapayıp doğruca gözümün içine bakarak. 'Sen de kendi anneni suçlarsın, o da kendi annesini. Olmadı, eninde sonunda ölmüş birinin suçu olur.'"
Rachel Yoder’ın Gece Kancığı adlı romanında annelik grotesk bir dönüşüm hikayesi hâlini alır. Sanat eğitimi almış genç bir anne, doğumdan sonra bedeninde tuhaf değişimler fark etmeye başlar: Tüylenme, keskinleşen dişler, güçlenen içgüdüler… Giderek bir köpeğe dönüştüğünü hisseder. Yoder bu absürt dönüşümün içinden erken anneliğin yalnızlığını, tekdüzeliğini ve bastırılmış öfkesini yazıyor.
"Toplumun, yetişkinlerin, evliliğin, anneliğin, tüm bu şeylerin bir şekilde bir kadını evine hapsedip orada tutmak için ustaca tasarlandığına dair bir hisse kapılmaya başlamıştı. Elbette daha önce de bu hisse kapıldığı olmuştu ama oğlu doğduktan sonra yeni bir şekil aldı, artık ağır sıkletti ve sonra işinden ayrılınca ve vücut dengesini bulmakta zorlanınca daha da ağırlaştı. Kimliğinden, kariyerinden, güzel vücudundan, hırsından, tanıdık hormonlarından yoksun kalınca anti feminist bir komplo akla yatkın görünmekle kalmayıp neredeyse kaçınılmazdı."
Ashley Audrain’ın Güdü romanı ise anneliğin içgüdüsel olarak “doğru” yaşanacağı fikrini huzursuz edici bir yerden sorguluyor. Blythe Connor, kendi annesinden göremediği sevgiyi kızına vermeye kararlıdır ama ilk günlerden itibaren çocuğuyla umduğu bağı kuramaz. Kızı Violet’ın büyüdükçe daha tedirgin edici hale gelen davranışları Blythe’ı alarma geçirirken çevresindeki herkes onun yalnızca yorgun ve kaygılı olduğunu düşünür.
"Kendime biraz daha fazla zaman ayırabilmeyi umutsuzca istiyordum. Ondan biraz uzaklaşmayı, mola vermeyi. Bunlar bana mantıklı talepler gibi geliyordu ama sen hâlâ kendimi sana ispatlamam gerektiğini hissettiriyordun. Sessiz de olsa hiç geçmeyen şüphenin ağırlığı öyle büyüktü ki bazen senin yanında nefes almakta bile zorlanıyordum."
Jessamine Chan’ın İyi Annelik Okulu kitabı annelik baskısını bu kez distopya üzerinden kuruyor. Frida Liu kızını evde yalnız bıraktığı tek bir günün ardından devlet tarafından “yetersiz anne” olarak işaretleniyor ve anneliğin öğretildiği bir kuruma gönderiliyor. Romanın en tedirgin edici tarafı, Frida’nın yaptığı her hareketin anneliğinin kanıtına dönüşmesi. Chan anneliğin yalnızca aile içinde değil; hukuk, teknoloji ve kamu ahlakı tarafından da sürekli denetlendiği bir dünya kuruyor.
Anne olup olmama konusundaki kararsızlık Sheila Heti’nin Annelik adlı eserinin merkezinde yer alıyor: Bir kadın anne olmak zorunda mı? Otuzlu yaşlarının sonundaki anlatıcı, çocuk sahibi olup olmama kararı etrafında uzun süre düşünür; bedenine, yazarlığına, ilişkilerine ve kadınlığa dair beklentilere bakar. Heti için çocuk sahibi olmamak basit bir reddediş değil, en az annelik kadar ciddi ve dönüştürücü bir ihtimaldir.
- Anneliği tek bir duyguya, tek bir role ya da tek bir hikayeye sığdırmak güç. Sevgi kadar öfke, bağlılık kadar kaçma isteği, hatta bazen anneliği hiç seçmemek de bu deneyimin içinde.
Geçen günlerde bir Anneler Günü reklamı, bir kadının evcil hayvanından “çocuğum” diye söz etmesi nedeniyle yayından kaldırıldı. Tartışmanın merkezinde yalnızca bir reklam yoktu; anneliğin sınırlarını kimin çizeceği vardı. “İyi anne” hikayesinin dışına çıkan kadınlardan duyulan huzursuzluk, Medea’dan bu yana pek değişmedi. Annelik üzerine en güçlü metinler hâlâ bu yüzden rahatsız edici geliyor.
Anneler Günü kutlu olsun. Anneliği nasıl yaşıyorsanız öyle...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Yasemin Kaya ve Utku Özer
Yasemin Kaya: ODTÜ’de iktisat lisansını, Boston Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Geçmişte makroekonomi, finans sektörü ve ekonomi politikaları üzerine yazdı; bugün bu alanla bağını profesyonel iş hayatı üzerinden sürdürüyor. 2023’ten bu yana ise edebiyat, yayıncılık ve okuma kültürü üzerine yazıyor. İstanbul’da yaşıyor. Utku Özer: 1982 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans derecesini aldı. 2006 yılında Marmara Üniversitesi’nde, Sovyet sonrası dönemde ulus inşası dinamiklerini ele aldığı teziyle Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisansını tamamladı. Doktora derecesini ise 2012’de İstanbul Üniversitesi’nden, “İmparatorlukların çözülmesi ve yeniden biçimlendirilmesinde milliyetçiliğin rolü: Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı örnekleri” başlıklı çalışmasıyla aldı. 2009–2012 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Özer, 2012–2015 yılları arasında aynı üniversitede yardımcı doçent olarak akademik çalışmalarını sürdürdü. 2016 yılında doktora sonrası araştırmalarını yürütmek üzere Yunanistan’a taşınan Özer, halen Atina’da yaşamakta ve çalışmalarını Athens Institute for Education and Research (ATINER) bünyesinde sürdürmekte.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


