

Fişekhane’de bir başka sonbahar
Okula ve şehre dönüşün başladığı sonbaharda yaz ruhunu korumak isteyenleri İstanbul’un en heyecan verici buluşma noktalarından biriyle, Fişekhane’yle tanıştıralım. Fişekhane? "Kahverengi tabelayı" almaya hak kazanarak İstanbul’un tarihî…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sezen Aksu ’88: Özgün Semerci’nin Yalova’da geçen çocukluğundan aklında kalan ilk sesler. Ben de benzer yaşlarda, Gebze’de bir evin salonunda, koltukların üstünde zıplayarak Sarışınım'ı söylüyorum. Tatil albümleri başka — arabanın teybinde Kayahan ve Levent Yüksel var. “Klasik tatil albümü,” diyor Med Cezir için. Beni Bırakın'ın sözlerini “Sustu hain dram seli, korkunçlar havalandı,” sandığım yaz günleri geliyor aklıma. Türkçe popun güçlü kollarında güvende olduğumuz yıllar.

Özgün Semerci, HOOD Base
Sevdiğin şeyi bul ve orada kal: “Kurt Cobain öldükten sonra,” diyerek 1994 yılına işaret ediyor, “başka bir punk ortaya çıkıyor.” Birkaç yıl rötarla keşfettiği The Offspring'den Smash, Green Day'den Dookie ve Rancid'in albümleri Özgün’e punk ve alt türlerinin kapılarını açıyor. O dakikadan sonra hedef, üniversite için İstanbul’a gidip bir punk grubu kurmak. Nakarata giden bir verse gibi ulaşıyor hedefine. “’99 Eylül’de Yıldız Teknik Üniversitesi yurduna giriş yaptım, kasımda sahnedeydik,” diye özetliyor durumu. Pop-punk sevgisi belirli yaşlara ait, gelip geçici bir heves değil. “Pop-punk’ın serdengeçtisiyim,” diyecek kadar sadık bu türe. Zaten bir müziği sevmek, bir döneme saplanıp kalmak anlamına gelmiyor. Özgün’e göre bunu en iyi metalciler biliyor.
Second: Özgün Semerci’nin Türkiye punk sahnesinde iz bırakan grubu Second’ı düşünmek benim için biraz da 2000’lerin cıvıldayan Beyoğlu mekânlarını anımsamak demek. Ankara, Eskişehir, İzmir’den gelen punk gruplarının peşinde gezilen konserler, fotokopiyle basılmış biletler ve bir topluluğa ait olma hissi — Özgün o yılları hatırlarken nostaljiye düşmemekten yana. “Peyote açılana kadar Taksim’de kendi müziğini yapan grup yoktu,” diyor. “Şu an özgün gruplar açısından çok daha zengin bir dönemdeyiz.” Eskiye dair hiçbir şeyin övülecek bir yanı olmadığını söylüyor. Bir ürün olarak nostaljiyi reddediyor. Derdi, günü kaçırmamak. Second, bunu yapmayı başarıyor. Sekiz yıl aradan sonra 1 Ocak 2021’de yayımladığı Aklımda Bi Kördüğüm teklisi TikTok’ta çok paylaşılıyor ve tıpkı 2000’lerde olduğu gibi, 10’lu yaşlarını süren dinleyicileri şıp diye buluveriyor.

Özgün Semerci, HOOD Base
Banjoyla tanışma: Banjo sesi bana adımların ritmini, yolları çağrıştırıyor. Şehirle değil, doğayla iç içe bir yanı var. İcat edildiğinden beri büyük değişimlere uğramamış, belirli melodileri çalmak üzere gelişmiş enstrümanda Özgün’ü çeken ne? “Banjo müziği Amerikan country dinlemeye alıştığımda şunu anladım: Nirvana bir folk grubu. 70 yıllık bir clawhammer banjo kaydı dinliyorsun, resmen Nirvana şarkısı! Benim banjoda bulduğum hikâye bu büyük ihtimalle,” diye merakımı gideriyor. Banjoyla tanışması, aslında Second'la yıllar önce kaydetmeyi düşündükleri Aklımda Bi Kördüğüm şarkısı vesilesiyle oluyor. 2016 tarihli Bulandı Sularım teklisiyle başlayan Özgün Semerci diskografisinin alametifarikası bu ses. Kararlı bir yapısı yok, kayda aktarılması da bu yüzden zor. Kendine özgü bir sinematografisi olduğunu söyleyebilirim, alaca karanlığın lacivertine yakıştırıyorum. Bu yazıyı yazdığım saatler gibi.
Anahtar: Özgün, müzik dinlemeyi yapmaktan daha çok ciddiye alan biri. Şarkılarını çoğunlukla bir çırpıda yazıyor, önemsemeden söz yazmanın gücünü yadsımıyor fakat ne söylediğinin önemli olduğunun da farkında. Acaba onun açacağı kapıdan nereye çıkacağız? Billy Bragg ve Joe Glazer isimlerini veriyor hemen. Sendika şarkıları söyleyen, sol görüşlü iki aktivist müzisyen. Şarkılarındaki her kelimenin hayatta somut bir karşılığının olması etkilemiş Özgün’ü. Bir kişinin söylediği şarkılarla insanları etrafına toplayıp etki yaratmasına tanık olmamızı istiyor. Müziğin “eyleme geçirme” gücünü seviyorum — ister kitlesel bir hareket olsun ister kişisel bir manevra.

Özgün Semerci
Bis: Uzun zamandır müziğini, birkaç yıldır da kendisini tanıdığım Özgün Semerci’den çok sevdiğim iki şarkısının — Mucize ve Kaygı — hikâyesini öğrenmek yanıma kâr. Geçmişe bakmaktaki isteksizliğinde kendim için de ferahlatıcı bir şey buluyorum. Olmuş olanı bırakmak daha kolay görünüyor. Çok güldüğüm bu cümlesi, artık her 90’lar konusu geçtiğinde aklıma gelecek galiba: “Sadece bira ucuzdu diye 90’ların köpeği mi olalım?”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Özgün Semerci'yle sahneye doğru atılan adımları hatırlıyor, pop-punk deryasından banjo ovalarına uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz.
19 Eyl 2021

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.



