Dijital okuryazarlık


HSBC ile gelecek çocuklarınızın, nakit puan sizin HSBC-Allianz işbirliğiyle sunulan HSBC Bireysel Emeklilik Planı ile 18 yaşından küçük çocukların geleceğine yatırım yapanlar bugünden kazanmaya başlıyor. 31 Aralık’a kadar geçerli kampanyada her bir çocuk için 100 TL NakitPuan kazanma fırsatı sunuluyor. HSBC müşterileri, 18 yaşından küçük çocuklarını erken yaşta HSBC Bireysel Emeklilik Planı’na dahil ederek, onlara tasarruf alışkanlığı kazandırırken, yapacakları birikimlerin ihtiyaca uygun fonlarda değerlenmesi ve %25 Devlet Katkısı ile çocuklarının hayallerindeki yarınlara ulaşmasını sağlayabilecek. Nedir? 15 Ekim – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında, 18 yaşından küçük çocuklarınız için HSBC Kredi Kartı’nızdan aylık en az 400 TL katkı payıyla yaptıracağınız HSBC Bireysel Emeklilik Planları için 100 TL NakitPuan kazanma fırsatını kaçırmayın. Dahası: 18 yaşından küçük her bir çocuğunuz için ayrı yaptıracağınız HSBC Bireysel Emeklilik Planı için %25 Devlet Katkısı avantajından ayrıca faydalanabileceğiniz gibi her bir çocuğunuz için de ayrıca 100 TL NakitPuan kazanabilirsiniz. Kampanya katılım şartlarıyla ilgili detaylı bilgiye ulaşmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
Nomofobi, teknoferans, siberkondi…
Bu terimlerin ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Açıkçası ben bazılarını kısa bir süre önce öğrendim. Nomofobi, cep telefonsuz kalma korkusu demek. Teknoferans, sürekli teknoloji ile ilgilenme durumu, siberkondri ise internette sürekli hastalıkları araştırmanın ismi.
Tüm bunlar, sanal dünyanın yarattığı yeni nesil hastalıklar, korkular ve patolojik durumlar. Teknoloji ve internet, hepimize yepyeni bir dünyanın kapılarını açtı. Yeni sektörler yarattı, günlük hayatımızın akışını kolaylaştırdı, bilgiye ulaşacağımız tüm kanalları önümüze serdi, hobilerimizi hayata geçirebileceğimiz platformlara ulaşmamızı sağladı.
Peki, “teknolojinin nimetlerinden” hangi oranda yararlanıyoruz? Elimizden düşürmediğimiz akıllı cihazlarımızı doğru kullanıyor muyuz? Soruyu bir de şöyle sormamız gerekiyor: Sanal dünyanın bağımlısı mı olduk? Örneğin; bir gününüzü telefonunuz ya da internet bağlantınız olmadan geçirdiniz mi, geçirebilir misiniz? “Ama işimiz için şart,” diyenler olacaktır. Öyleyse şöyle soralım: Herhangi bir tatil gününde ya da yıllık izninizde telefonunuza bakmadığınız bir gününüz oldu mu? Yanıt, %98 oranında “hayır” olacaktır. Maalesef internet kullanıcıları olarak “mavi ışık bağımlısı” olduk!
İnternet = sosyal medya
Araştırmalar, insanların sanal dünyada geçirdikleri zamanın çok önemli bir bölümünü sosyal medya ve oyunlara ayırdığını gösteriyor. Bu oran, Türkiye’de %90’lara ulaşmış durumda. Herkes artık aldığı “like”, RT ve yorumlarla kendi değerini belirliyor. Hayatlarımızı hiç ama hiç çekinmeden sosyal medyada paylaştığımız gibi, başkalarının hayatlarını da aynı ölçüde merak ediyoruz.
Sanal dünya çılgınlığını inceleyen uzmanlar, “Her şey, Facebook’un like tuşunu bulmasıyla başladı,” saptamasında buluşuyor. Like tuşu o kadar önemli ki Facebook’un ardından hayatımıza giren tüm sosyal medya platformları da benzer uygulamaları kullanıyor ve her geçen gün yeni özellikler ekliyor.
Teknoloji devleri ‘uyarıyor’
Sürekli ama sürekli iletişim halindeyiz. Herhangi bir işe odaklanmakta zorluk yaşıyoruz, dikkatimiz çok çabuk dağılıyor. Çok istekli bile olsak başaramayabiliyoruz. Bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum: İlki, beynin sürekli tembellik yapma isteğine karşı koyamıyoruz, ikincisi ise tamamen kontrolümüz dışında sürekli uyarılıyoruz. Telefonlarımızın uyarı sekmesi hiç susmuyor.
Bilgilerimizi ele geçirecekler diye fırtınalar koparılan ama hayatımızın ortasında duran WhatsApp grupları. İş yeri için onlarca grup, lise, üniversite arkadaşları, spor salonu grubu, trekking grubu, dans grubu, çekirdek aile, biraz daha geniş aile, anne tarafı, baba tarafı, eşinizin tarafı…. Aile grubunu sessize alıp yarım saat içinde biriken 100 mesajı okuyamadığınız için akrabalarınızdan sitem işitmemiş olan insan yoktur herhalde.
“Ahmet hikayesine ekleme yaptı, Ayşegül uzun zaman sonra fotoğraf paylaştı, e-ticaret sitelerinin çılgın fırsat indirimi, oynadığınız oyunlardan hamle uyarıları, e-postalar, GSM şirketlerinin bitmeyen teklifleri, mobil bankacılık uyarıları…”
Teknoloji devleri, sürekli çevrim içi olmamız, sanal dünyadaki ayak izlerimizi artırmamız için yeni uygulamalar geliştiriyor. Tüm riskleri göze alıp sessizlik butonunu aktif hale getirdiğinizde de bu kez “Sevdiklerimden birinin yardımıma ihtiyacı mı var?” korkusuna kapılıyoruz. Bu sarmal bizi, hayatımız üzerindeki kontrolümüzü kaybetmeye kadar götürüyor.
Enformasyon yağmuru, pasiflik ve egoizm yarattı
Yaşadığımız bu durumun bireysel ve sosyolojik yapı üzerinde yarattığı tahribata odaklanalım.
George Orwell’in 1984 kitabının meşhur olduğu yıllarda Aldous Huxley, "Cesur Yeni Dünya" adlı tezinde Orwell’in tam tersi bir durum saptaması yapmıştı. Orwell’ın uyarısı, birilerinin yani Big Brother’ın bizi sürekli izlediği ve dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündeydi. Oysa Huxley, “İnsanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Big Brother’a gerek yok. İnsanlar süreç içinde üzerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme melekelerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır,” tezini savunuyordu. Neil Postman, bu iki tezi masaya yatırdığı çalışmasında şu saptamaları yapıyor: Orwell, kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi.
Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe, egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell, esaret altında bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan, içki alemleri ve tek başına ipte asılı bir tenis topuyla oyalanmak (ya da günümüzde bütün gününü televizyon veya bilgisayar karşısında geçirmek veya saatlerce süren chat gevezelikleriyle meşgul olmak) gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu.
Bugün geldiğimiz nokta, aslında Huxley’in tezinin doğruluğunu gösteriyor. Postman’ın dediği gibi “Dünya bir küresel köye dönüştü ama küresel köyün kavalcısı insanları uyutmak ve uyuşturmak için işbaşında. Daha önce özellikle televizyon olan kavalcı bugün internet hatta teknoloji devleri…”
Çoğumuz bu uygulamaları bedava olduğu için kullanıyoruz; ancak şunu da unutmamalıyız: Ürün bedavaysa ürün sizsiniz! Karamsar bir tablo çizdim ancak “nimet” olarak nitelendirdiğim internetten maksimum faydayı alıp onu bir ürün olarak kullanmak için dijital okuryazarlık konusundaki eksiklerimizi gidermeliyiz. Bunun yollarını da yine internette bulabilirsiniz!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
NEREDE YAYIMLANDI?
ABD'de enflasyon, yıllık bazda %6,8 ile son 39 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Multimilyonerler, 1990’ların ortalarından bu yana biriken küresel servet artışının %38’ini aldı. Better.com Zoom üzerinden 900 kişiyi işten çıkardı.
13 Ara 2021

YAZARLAR

Soner Canko
İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Soner Canko, aynı üniversitenin İktisat Fakültesi’nden yüksek lisansını ve doktora derecelerini aldı. Kariyerine 1990 yılında başlayan Canko, bir çok yerli ve çok uluslu şirkette çalıştıktan sonra 2011-2020 yılları arasında Bankalararası Kart Merkezi’nin genel müdürlüğü yaptı. Bu göreviyle birlikte Türkiye kartlı ödemeler pazarına yeni teknoloji ve hizmetler sunmaya odaklanan Canko, Türkiye’de banka kartları, Chip&PIN ve temassız ödemelerin gelişimi çalışmalarına liderlik yaptı. Türkiye’nin mobil dijital cüzdanı BKM Express ve Türkiye’nin Ödeme Yöntemi TROY markalarının hayata geçmesini sağlayarak, ekonominin kayıt altına alınması ve nakitsiz topluma geçmesi amaçlı çalışmalarda bulundu. Nisan 2020'de BKM'deki görevinden ayrılan Soner Canko, kurucu olduğu SC Yönetim & Danışmanlık çatısı altında finans ve teknoloji şirketlerine danışmanlık hizmetleri vermektedir. Türkiye’de finansal teknoloji alanında yaptığı çalışmalarla da tanınan Dr. Canko, • FinTech İstanbul, • Blockchain Türkiye, • Siber Güvenlik Türkiye, • Girişimci Kurumlar Türkiye platformlarında kurucu olarak görev almıştır.

Pareto
İş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir çalışanı değerli kılan yalnızca görev tanımında yazanları yerine getirmesi değil; aksaklıkları fark etmesi, sahiplenmesi ve çözümün parçası olmak istemesi de aynı zamanda. Çalışma arkadaşını, müşterisini, itibarını ve geleceğini dert edinen çalışanlar kurumları ileri taşıyor. Ancak dert edinmek yalnızca kişinin tercihi değil; bu çalışanlar sorgulama, fikir belirtme ve sorumluluk alma alanı buldukları ölçüde kurumun gelişimine gerçek bir katkı sunabiliyorlar.

Yapay zeka, artık yazılımı ucuzlatmanın ötesinde, hizmet sektörünün ekonomisini de değiştiriyor. Yeni nesil “AI-native” ajanslar, müşteriye bir araç verip işi ona bırakmak yerine operasyonun tamamını üstleniyor ve ajans hizmetini platform fiyatına sunuyor.

Yıllarca raporlar, hedefler ve uyum kriterleri üzerinden ele alınan sürdürülebilirlik, 2026’nın çoklu kriz ortamında kabuk değiştiriyor. Çevresel ve sosyal riskler büyürken, şirketlerin sürdürülebilirliği ana iş kollarından ayrı, ikincil bir alan olarak görmesi giderek daha işlevsiz hâle geliyor. Yeni dönemin sorusu artık ne kadar sürdürülebilir göründüğümüz değil, sürdürülebilirliği finansal performansa, büyümeye ve organizasyonel dayanıklılığa ne kadar entegre edebildiğimiz.

Güvenin ve itibarın göstergelerini, güven ve itibarın kendisiyle karıştırdığımızda her şeyi “parasını bastırarak” çözebileceğimizi düşünüyoruz. Oysa göstergeleri satın almak kolay, güvenin kendisini satın almak ise mümkün değil. Çünkü sahici güven; strateji, sabır, emek ve zamana yayılan bir tutarlılık gerektiriyor. Kestirmeler ise yalnızca sahnedeki kağıttan kaplanı parlatıyor; işler ters gittiğinde o kaplan kimseyi korumuyor.

Yeni bir hobiye başlamak zaman, emek ve istikrar gerektiriyor; o hobiyi yapan kişiye benzemekse birkaç sipariş kadar yakın. Bir zamanlar müzisyenlerin “ekipman edinme sendromu” adını verdiği dürtü, bugün koşudan fotoğrafçılığa, kahveden kampçılığa uzanan bir iş modeline dönüştü. Markalar, tüketicinin olmak istediği kişiyi ve ait olmak istediği hayatı ürünlerle paketlerken gelecekteki hâlimize dair hayallerimizi de giderek büyüyen bir pazara çeviriyor.




