İklim krizine karşı sığınaklara: Yer altına göç

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
10.000’e düşen dünya nüfusunun, bu gezegen artık yaşanamaz bir hâle geldiği için yeraltında bir siloda yaşamak zorunda kaldığı karanlık bir gelecek senaryosunu ekranlara taşıyan Apple TV+ dizisi Silo “distopik bir bilimkurgu yapım” olarak tanımlansa da kısmen güncel sıkıntılarımıza da ışık tuttuğu söylenebilir.
İnsan faaliyetlerine bağlı iklim krizinin yıkıcı etkileri, başta ada ülkeleri olmak üzere birçok topluluğu yaşadığı yeri terk etmek zorunda bırakıyor. 2050 yılında kadar 216 milyon insanın iklim krizi nedeniyle yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda kalacağı öngörülüyor. Doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalan insanlar birer “iklim göçmeni” olarak sosyal, psikolojik ve ekonomik zorluklarla boğuşmak durumunda kalıyor.
Dizidekine benzer biçimde yerin altında yaşamaya başlayan topluluklar da var. Güney Avustralya’daki Coober Pedy’de artık yaz günlerinde sıcaklık düzenli olarak 40 dereceyi aşıyor, bazı günlerde 48 dereceye kadar çıkıyor. Varlıklı ve beyaz olanlar çareyi yerin altında eski opal madenlerinden oyularak inşa edilen “dugout” adlı evlere taşınmakta bulmuş. Mad Max: Beyond Thunderdome’da da karşımıza çıkan bu evleri görmek için her yıl bölgeye binlerce turist geliyor.

1915’te bölgeye altın aramak için gelip opal madenleriyle karşılaşan beyazlar, umduklarını bulamayınca kavurucu sıcağın etkilerinden korunmak için bu oyukları eve dönüştürerek bölgede yaşamaya başlamış. Dugout’larda sıcaklık genellikle sabit ve yaşanabilir düzeyde: 21 derece. Fakat bölgeyi 50.000 yıldır evi belleyen Aborijinler için serin ve gölgelik alanlarda yaşamak o kadar da kolay değil.
Coober Pedy nüfusunun yaklaşık %15’i kendini Aborijin veya Torres Strait Adalı olarak tanımlıyor. Ayrımcı konut politikaları bu grubu nesillerdir bölgede kavurucu sıcaklarla boğuşmaya zorluyor. Yıllar boyunca korumasız ve yalıtımsız sac barakalarda yaşayan aborijinler şimdi de çoğunlukla ısıyı emen ve hapseden, betondan yapılma konutlarda yaşıyor.
Bu evler ana elektrik ağına da bağlı olmadığından, yerli halk elektriği özel bir şirketten almak zorunda; bu da fahiş elektrik faturaları, sürekli gidip gelen elektrik nedeniyle bozulan ve maddi imkansızlıklardan dolayı tamir edilemeyen soğutucular ve giderek biriken borçlar anlamına geliyor.
Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Avustralya’da küçük bir topluluktaki ekonomik kutuplaşma zenginleri yer altına hapsederken yerlileri yer üstünde giderek artan kavurucu sıcaklarla başbaşa bırakıyor.
Coober Pedy’nin yüzeyi şimdiden 100 yıl öncesine göre 3 derece daha sıcak. 2030’da sıcaklığın her yıl en az 35 gün 48 dereceye ulaşması bekleniyor. Yaşlılar, hastalar ve evsizler sıcaklara karşı daha da kırılgan, bu da giderek büyüyen bir halk sağlığı krizine dönüşüyor. Soğutucusu olmayanlar ve evsizler günün büyük kısmını bulabildikleri gölgeliklerde geçirmeye çalışıyor. En sıcak günlerde, yerlilerin çoğu klima bulunan tek yer olan Umoona Tjutagku Sağlık Merkezi’ne sığınıyor.
Yer altı iklim değişikliği
Yer altında yaşayan zenginler de iklim krizinin yıkıcı etkilerinden muaf değil. Sığınaklarında hapis kalmalarının ötesinde, yer üstü kadar hızlı olmasa da giderek ısınan yer altında ne kadar zaman daha yaşabilecekleri meçhul. Bunun yanında, gün ışığı görmeden uzun süre yeraltında yaşayan insanların doğal uyku saati 30 saate kadar çıkabiliyor. Bu da sirkadiyen ritmin bozulması sonucu ortaya çıkan bir dizi sağlık sorununa neden olabiliyor.
“Yer altı iklim değişikliği” olarak anılan bu olay, bazı yerlerde toprağın genleşmesine ve yükselmesine; bazı yerlerde ise büzülüp çökmesine neden oluyor. Bu da toprağın istikrarını bozarak, yapıların temellerini tehlikeye atıyor.
Bu ısı değişikliği yer altında metro, büyük bina temelleri, karayolu tünelleri gibi yapılaşmalar bulunan büyük kentlerde çok daha fazla. Öyle ki Chicago’da yapılan ölçümlerde yapılaşmanın olduğu alanlardaki yer altı ısısının parkların altında bulunan topraklardan 10 derece daha sıcak olduğu ortaya çıktı. Kentlerin ve özellikle binaların altyapısını tehdit eden, giderek artan bu sıcaklık farkı karar alıcıları ve şehir plancıları iklim krizini bir bütün olarak ele almaya zorluyor.
Dünyanın en büyük yer altı kenti: Derinkuyu
1863 yılında Kapadokya'da, evinin bodrum katında tadilat yapan bir kişi, duvarda açılan delikten tavukların geçtiğini ve ortadan kaybolduklarını fark edince duvarı yıkmış ve böylece devasa bir tünel ağından oluşan Kayıp Derinkuyu Kenti ortaya çıkmıştı.

MÖ 2000 yıllarına kadar uzanan bir geçmişe sahip olduğu düşünülen bu 18 katlı tünel ağı, Peribacaları'nın altında, yerin 85 metre altına kadar iniyor. Bir labirent gibi birbirine bağlanan kiliseler, ahırlar, ambarlar ve yaşam alanlarınının aralarına inşa edilen tünellere, ışık ve hava girişini sağlamak için bacalar açılmış.
İnsanların Derinkuyu'yu binlerce yıl savaşlardan korunmak için sığınak olarak kullandığı düşünülüyor. Günümüzde dünyanın en büyük yer altı kenti Derinkuyu'daki bazı tüneller, armut, patates, limon, portakal, elma, lahana ve karnabahar kasalarını depolamak amacıyla kullanılıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Deniz Aytekin
Aposto'da kültür sanat ve çevre editörü

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.

Akıllı saatler ve uyku takip cihazları, dinlenmeyi puanlanması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştürdü. Oysa ki uyku, insanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı az sayıdaki şeyden biri: Kovaladıkça kaçıyor, ölçtükçe bozuluyor, üzerine titredikçe nevroza dönüşüyor.

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?




