

Bankacılık işlemleri Q-Finansal Zeka ile daha kolay
Pandemi tekstilden mobilyaya, gıdadan ev ürünlerine başta perakende olmak üzere birçok sektörün dijitalleşme süreçlerini hızlandırdı. Bazı araştırmalar, pandemi döneminde markaların dijital yatırımlarının ortalama üç kat büyüdüğünü…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Bastığımız her yerin betonla kaplandığı bir zamanda, tarımın şehir yaşamındaki yerini bir bağlama oturtmak zor. Marketten satın aldığımız sebzenin ne kadar zamanda, hangi koşullarda yetiştiğini düşünmeyince, bastığımız betonun altında bir toprak katmanının varlığını da unutuyoruz. Ama İstanbul sadece Suriçi’yken bile kalabalık bir şehir. O hâlde gıda ürünleri lojistiği henüz bu kadar gelişmemişken İstanbul’un karnı nasıl doyuyordu? Şehirde tarım gerçekten mümkün olabilir mi?
Mesela Çengelköy’ün badem salatalığı meşhur, Yedikule’ninse marulu. Yedikule Bostanları’nın Theodosius Surları’yla yaşıt olduğunu biliyoruz. Üstelik tek bostan Yedikule de değil, eski haritalarda karşımıza İstanbul’u uçtan uca saran bahçe ve bostanlar çıkıyor. Bu bana belki de “kent bostanları” son zamanlarda gelişen iklim bilincinin bir sonucu değil de yüzyıllardır çok temel bir ihtiyaçtan doğan, verimli ve sürdürülebilir bir çözümdür diye düşündürüyor. Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi Aslıhan Demirtaş: “İstanbul’un 1600 yıllık biricik bir kentsel tarım geleneği var.” diyor.
Şu an yerinde Yenikapı Metro İstasyonu'nun olduğu alan, geçmişte Langa Bostanları olarak anılıyormuş. 1883 tarihli bir harita bize İstanbul’da tam 102 bostanın varlığını gösteriyor. Bazı semtler, orada yetiştirilen ürünlerle ünleniyor bile. Bakırköy’ün üzümü, Göksu’nun patlıcanı, Anadolukavağı’nın Kavak inciri, Gümüşsuyu’nun baklası, Bayrampaşa’nın enginarı, Arnavutköy’ün çileği, Mecidiyeköy'ün dutu, Beykoz'un cevizi, Alibeyköy'ün mısırı… Bu hafta Not Defteri, bugün hâlâ İstanbul’un neresinde bu gelenek sürüyor, bunu anlatıyor.
• Yedikule Bostanları: İstanbul’un en meşhur bostanı Yedikule. Tarihi ve kadim pratikleriyle bir kültürel miras sayılan alan, yüzyıllardır İstanbul’u doyuruyor. Ağırlıklı olarak yeşil yapraklı sebzelerin yetiştiği bostan aynı zamanda bir mücadele alanı da. Direnişlere rağmen ansızın dökülen molozlara maruz kaldı; verimli toprağı şantiye, otopark ya da piknik alanı olarak dönüşme tehlikeleri atlattı. Bir yandan da şehirde ekolojik yaşamın, yerel gıdaya erişim mücadelesinin sembolü oldu.
• Roma Bostanı: Cihangir’in ortasında bir bostan. Zamanının Roma Bahçesi, önce çöplerle dolan, sonrasında çeşitli aktörlerin farklı projelerle imara açmaya çalıştığı, yaşayan ve direnen bir alan. Boğaz’ı gören saray manzaralı bu toprak, aslında semtin bugüne kalan yegâne yeşil alanı. Bir avuç gönüllünün permakültür uygulamalarına uygun şekilde ekmeye çalıştığı, atalık tohumlarla büyüttüğü bostanda hem çeşitli sebzeler hem de meyve ağaçları yetişiyor.
• Kuzguncuk Bostanı: 30 yılı aşkın süredir diğer bostanlar gibi yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya kalan bostan, uzun süre boyunca mahallelinin çabalarıyla hayatta kalmış. İlia’nın Bostanı olarak da anılan bu toprak; bir bostandan daha fazlası; Kuzguncuk sakinlerinin vakit geçirdiği, önemli günleri kutladığı, paylaştığı bir kamusal alan.
• Tarlataban: “Şehirde tarım mümkün mü?” sorusunu bir de üniversite için sorduran, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, mezunlarının, eğitmenlerinin ve her ne kadar kampüse odaklansa da dışarıdan gönüllülerin kolektif emeğiyle işlenen bir kent bostanı. Rumelihisarüstü’nden Bebek’e kıvrıla kıvrıla inerken yol üzerinde rastladığınız bu alanda adil, doğaya ve doğanın bize verdiklerine saygılı bir üretim biçimiyle erişilebilir ürünler yetiştiriliyor. Farklı bölgelerden toplayarak oluşturdukları tohum kütüphanesiyle atalık tohumlara dikkat çekiyor, tarla gönüllülerinin tüketebileceğinden fazla ürünleriyse BUKOOP’ta satışa sunuyorlar.
Not: Bostanları bir de sakinlerinden dinlemek için 66 Kolektif üyelerinin başlattığı “Bostan Hikâyeleri” videolarına buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Şehirde tarımın son kalesi kent bostanları, %2,2'lik nefes alanları, şehrin kirli suları.
27 Ara 2020

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



