İstanbul’un suyu


Bankacılık işlemleri Q-Finansal Zeka ile daha kolay
Pandemi tekstilden mobilyaya, gıdadan ev ürünlerine başta perakende olmak üzere birçok sektörün dijitalleşme süreçlerini hızlandırdı. Bazı araştırmalar, pandemi döneminde markaların dijital yatırımlarının ortalama üç kat büyüdüğünü…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İçtiğimiz su, yüzdüğümüz su, yaşamın ilk nefes aldığı yer su… Medeniyetlerin hep etrafında ortaya çıktığı, onunla büyüyebildiği ve özgürleşebildiği suyla İstanbulluların nasıl bir ilişkisi var?
Su, hepimizin yaşamı için gereken en temel şey, malum. Bu yüzden çok nüfuslu şehirlerin de yüzleştiği en büyük problemlerden. Anlayacağınız, İstanbul’un surları kadar eski burada su sorunu. Kalabalık nüfusa temiz içme suyu sağlamak için onlarca su kemeri ve sarnıç yapılmış; suyun tüm Galata ve Beyoğlu’na "taksim edildiği" maksem, sonraları Taksim’e adını vermiş. İstanbul’un nüfusu o günden bugüne hâlâ hız kesmeden artıyor. Nüfus artışıyla barınma ihtiyacı arasındaki paralellik hâliyle çarpık yapılaşmayı da beraberinde getiriyor. Bunun üzerine iklim krizi ve pandemiyi de ekleyince size pek de mutlu bir pazar okuması vadedemiyorum.
Göç ve çarpık şehir: 1950’lerde kırdan İstanbul’a doğru başlayan göç dalgası, şehrin plansız yapılaşmasının, çıkmaz ve dar sokaklı bu kadim şehrin daha da kaotik bir hâl almasının ilk adımıydı. 90’lara gelindiğinde su sorunu artık herkesin günlük hayatının bir parçası oldu. Sürekli su kesintileri, musluk suyunun kötü kokusu ve dolmayan barajlar… Istrancalar, Kazandere ve Pabuçdere barajları içme suyu sorununa birer çözüm olarak kurulsa da bu şehrin insanı ağzını musluğa dayayıp su içmemeye, özel şirketlerin damacana sularıysa evlerin birer demirbaşı hâline gelmeye başlamıştı bile.
Dereler ve denizlerin kirliliği: Musluk suyu içme alışkanlığının kaybolması aslında önlenemeyen kirliliğin bir tezahürü. Riva Deresi, Küçükçekmece Gölü, İstanbul’un içme suyu kaynaklarından Elmalı Barajı ve Haliç’se kirlilik temasının başlıca aktörleri. Tabii Boğaz’ı ve Marmara’yı da unutmamak gerek. Hidrobiyolog Levent Artüz’e göre, Marmara’nın oksijen seviyesi 1983 yılından bu yana hız kesmeden azalmış. Marmara Denizi ve çevre sularında neredeyse yaşamın sonunu getirecek bu kirliliğin esas sebebiyse “derin deniz deşarjları” adı verilen bir uygulama. Sanayi ve evsel tüm atıkların sahillerden belirli uzaklıklarda deniz dibine boşaltılması anlamına gelen bu uygulamanın amacı, denizlerin doğal arıtma sürecinden faydalanmak. Zamanında yüzmek için epey popüler olan Haliç’in sanayi atıklı sularının da Marmara’ya deşarj edildiği biliniyor.

Videodan
Su kalitesi: İstanbul’un en büyük su kaynağı Ömerli Baraj Gölü’nü oluşturan Riva Deresi, toplu balık ölümlerinin yaşandığı Küçükçekmece Gölü ve Sazlıdere Barajı da bu endüstriyel faaliyetler ve aşırı yapılaşmadan payına düşeni alıyor. İstanbul Su Kalitesi kayıtları, Ömerli Barajı’nda çevre kirletici ve kanserojen trihalometan maddelerin 2008 Haziran ayındaki miktarını mikrogram/litrede 83,4 olarak belirledi. 2020 Haziran’ında bu miktar 73,28’e düşse de Avrupa Birliği’nin trihalometanlar için belirlediği sınır mikrogram/litrede 48.

Videodan
Ya içmediğimiz su? İBB’nin açık veri kaynağı bize pek çok konuda olduğu gibi su kirliliği konusunda da açıklayıcı veriler sunuyor. Ama İstanbul’daki temiz su verileri, Aralık 2019’dan bu yana yön değiştirmeden aşağı doğru hareket etmiş. Barajlardaki doluluk oranıysa kirlilik verilerinden daha umut vadedici olsa da burada iklim krizinin rolünü unutmamak gerek. İSKİ’nin verileri, 24 Aralık 2020 itibarıyla İstanbul’un baraj doluluk oranını %21,53 olarak gösteriyor ama giderek ısınan hava, buzulların erimesi, yağış azlığı ve kuraklık bu orana pozitif bir katkı sağlamayacak.

Videodan
İstanbul İklim Değişikliği Eylem Planı bizi gelecekte ne gibi su felaketlerinin beklediğine dair bazı öngörüler sunuyor: Zaten az olan yaz yağışlarının %30 oranında düşmesi, kentleşme kaynaklı 1-2 °C sıcaklık artışı, 2050 yılına kadar Trakya’nın kuzeyinde yıllık ortalama yağışların günde 0,17 mm azalması… Üçüncü köprü ve havalimanı gibi mega projelerin de ormansızlaşmaya olan katkısı düşünüldüğünde durumun ciddiyetini kavramak daha kolay oluyor. Yani uzun lafın kısası; İstanbul ısınıyor, kuruyor, nefesi kesiliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Şehirde tarımın son kalesi kent bostanları, %2,2'lik nefes alanları, şehrin kirli suları.
27 Ara 2020

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



