Salgın hastalıklar İstanbul’u nasıl dönüştürdü?

İstanbul'un pandemilerle mücadelesi
Salgın hastalıklar İstanbul’u nasıl dönüştürdü?

Landrover 25 Nisan İstanbul
Landrover ile birlikte

Project Discovery’den: Pandemide özlediklerimiz

Land Rover'ın 7 bin küresel katılımcıyla gerçekleştirdiği Project Discovery araştırmasının sonuçları, geride bıraktığımız 12 ayda aile bağlarına, meraka ve yeni keşiflere daha yakın olmanın katılımcıları daha dayanıklı kıldığını ortaya…

Daha fazlasını öğren →

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Salgınlarla mücadelenin tarihi, hep şehirlerin tarihiyle paralel ilerlemiş. İçinde yaşadığımız koronavirüs pandemisi her ne kadar bize distopik bir geleceğin habercisiymiş hissi verse de aslında pandemi ve pandeminin getirdiği karantina uygulamaları ne bu şehrin ne de dünyanın gördüğü bir ilk. Hayatlarımıza yepyeni bir düzen getirdiği doğru; peki ya şehirler? Geleceğe belirsiz bir pencereden bakmak hem kişisel hayatım hem de içinde yaşadığımız şehrin geleceği için endişe duymama sebep oluyor. Yine de bu belirsizlik hissiyle mücadele etmek için aklıma soru sormaktan başka bir yöntem gelmiyor: Geçmişte İstanbul’u saran salgınlar şehre neler getirmiş?

Karanlık geçmiş

Neredeyse insan kadar eski olan veba, Bizans başkenti Konstantinopolis’e ilk kez ayak bastıktan sonra 200 yıl boyunca devamlı tekrar ediyor. Osmanlı İstanbul’unu çokça ziyaret eden hastalık, 20. yüzyılın ortalarına kadar devam ediyor ve kaynağına dair farklı dönemlerde farklı fikirler ortaya atılıyor. Bu fikirlerden en popüleri Kara Veba döneminde Avrupa’da benimsenen Miyasma Teorisi. 1800’lere kadar hüküm süren teori, hastalıkların havada bulunan kötü kokulardan kaynaklandığına işaret ediyor. Bu durum özellikle yoksul sınıfın şehirlerdeki kirlilikten sorumlu tutulmasına sebep oluyor. Ayrıca hastalığın kökenine dair en köklü inanışlardan biri Asya’dan geldiği. Dolayısıyla etnik köken temelli bir ayrımcılıktan da bahsedilebilir. 

Yine de veba salgınlarının Avrupa’da özellikle Rönesans’taki şehirleşmenin öncüsü olduğunu söyleyebiliriz. Şehirlerin tecrübe ettiği tüm sıkıntıları dönüştürmek adına daha geniş kamusal alanlar planlanmış, daha geniş caddelerin inşasıyla birlikte temizlik ve karantina uygulamaları geliştirilmiş ve modern anlamda bir belediyecilik anlayışının temelleri bu zamanlarda atılıyor. İstanbul ise vebayla baş başa kalıyor çünkü Avrupa’da yaşanan sağlık ve hijyenin kurumsallaşma süreci, 19. yüzyılın kolera salgınlarına kadar İstanbul’da görülmüyor. 

Kolera ve dönüşüm 

Kolera pandemisinin İstanbul’u etkilediği ilk yıl olan 1831’de salgınlara karşı daha önce uygulanmış ve başarılı olmuş karantina önlemleri dışında atılan bir adım yok; dolayısıyla şehre olan etkisi korkutucu. 19. yüzyılda kolera tam altı kez pandemiye dönüşüyor. Resmî kaynaklarda 13 bin olarak geçen ölüm sayısı, Nuran Yıldırım’ın araştırmalarına göre 30 bin civarında. Hastalığa karşı etkili bir tedavi veya aşı gibi bir koruyucu önlem keşfedilene kadar alınan mekânsal önlemler dönemin emek döngüsünde, üretim süreçlerinde ve atık yönetiminde ciddi tahribat yaratmış tabii. Henüz mikroorganizma kavramı bilinmediğinden Miyasma’nın hükmü hâlâ sürüyor. Ta ki Londra’da yaşayan Dr. John Snow’un kolera salgını üzerine yaptığı bir haritalama çalışması sonucu hastalığın kanalizasyondan yayıldığını bulana kadar. Bu buluş hem salgın hem de şehirlerin geleceği için bir kırılma noktası yaratıyor. 

Şehir plancısı Gizem Kıygı’ya göre 19. yüzyıl şehirlerin dönüşümü açısından özgün bir dönem; çünkü önceki yüzyıllardaki paradigma değişimlerinin sistemleşmesinin sancıları bu yüzyılda yaşanıyor. Dr. Snow’un 1854’teki buluşuyla birlikte İstanbul’un su ve gıda tedarik zincirinde değişimler görüyoruz. Şehrin hafızasında "Büyük Kolera" olarak yer eden 1865 salgını ise mekânsal üretimin dinamiklerini kökten değiştiriyor. Vücutta su tutan sebze ve meyvelerin yetiştirilmesi de satışı da yasaklanıyor; İstanbul’un bostan kültürü dönüşmeye başlıyor. Toprakla kurulan ilişkinin diğer tarafındaysa gömü pratikleri var. Kayıpların şehir merkezlerine gömülmesi yasaklanınca gelişen alanlar arasında kalan mezarlıkların yaşam alanı olarak yeniden üretilmesinin önü açılıyor. Veba gibi kolera da bir “Asyalı şeytan” olarak görülüyor; dolayısıyla İstanbul’da etnik-kültürel ve sınıfsal ayrımları derinleştiriyor. Dönemin en emek yoğun alanlarından olan Kasımpaşa’dan yayıldığı düşünülen büyük koleranın; mahallenin dönemin Pera’sından ayrışmasını hızlandırıyor. 

Dr. Mongeri Haritası Kaynak: SALT Araştırma Merkezi

Dr. Mongeri Haritası
Kaynak: SALT Araştırma Merkezi

Sağlık yönetiminin kurumsallaşması 

Büyük kolerayla mücadelede önemli isimlerden Dr. Luigi Mongeri’nin 1865 yılını görselleştirdiği bir harita mevcut. Bu haritayı hastalıkla mücadelede kurumsallaşmanın da bir miladı olarak kabul edebiliriz. Osmanlı Tıp Cemiyeti’nin yayınladığı tıp dergisi Gazette Medicale D’Orient’te yapılan “sıhhileşme” vurgusu da kurumsallaşmaya önayak oluyor. Hastalığın yayıldığı bölgelere dair sokak derecelendirmeleri yapılıyor ve temizlik rutinlerine ilişkin kararlar alınıyor. Hastalığın tespit edildiği evler kordon altına alınıyor; kapılarına polisi dikiliyor, evlerin içleri ve etrafına kireç dökme uygulamaları yapılıyor. Şehrin çeşitli bölgelerinde karantina uygulamaları yapmak için tahaffuzhaneler kuruluyor. Modern belediyeciliğe dair İstanbul’da atılan en önemli adım; Altıncı Daire-i Belediye‘nin (şimdinin Beyoğlu Belediyesi) hastane kurmak dâhil pek çok karar aldığını biliyoruz. Her ne kadar dönemin İstanbul sakinleri Büyük Kolera’nın şehri uçtan uca saran Hocapaşa Yangını sonrası sönümlendiğine inansa da atılan kurumsal sağlık adımlarının hastalığın önlenmesinde önemli bir payı var. 

Başta demiştim, içinde yaşadığımız koronavirüs pandemisi ilk değil; muhtemelen son da olmayacak. Geçmiş mücadelelerden öğrendiğimiz ve belirsiz olmayan tek şey ise şehirlerin dönüşümünün kaçınılmaz olması. İstanbul’u gelecekte nelerin beklediğine dair aklımızda dolanan soru işaretlerini şimdilik gideremesek de umudu kaybetmemek belirsizlik endişesinin belki de tek ilacı. 

Kaynakça

Kıygı, G. (2020, Nisan 03). 19. Yüzyılda Salgın Hastalıklar Kentleri Nasıl Şekillendirdi? (ii).

Erkan, P.  (2020, Mayıs 12). İstanbul’da Salgın Hastalıklar (II). Ahşaptan Betona, Mecidiyeden Jetona. Açık Radyo.

Ozan, V. (2014). Kokular Kitabı. Everest Yayınları.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul
∙

BÜLTEN SAYISI

Salgın, mutluluk ve İstanbul

Aklımızda çok sorular: Salgın hastalıklar İstanbul'u nasıl dönüştürdü? Kırılganlık Haritası'nı nasıl okumalıyız? En mutlu kim?

25 Nis 2021

Landrover ile birlikte
Dr. Mongeri Haritası, Kaynak: SALT Araştırma Merkezi

YAZARLAR

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

‘İstanbul’un Gözü’ Ara Güler'den geriye kalan kent manzaraları

Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Vartan Estukyan

·

16 Eki 2026

‘İstanbul’un Gözü’ Ara Güler'den geriye kalan kent manzaraları
Bizi bu şehir sinirlendiriyor olabilir mi?

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Vartan Estukyan

·

04 Eki 2026

Bizi bu şehir sinirlendiriyor olabilir mi?
Eski Şark Eserleri Müzesi yeniden açıldı: İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin gözden kaçan hikayeleri

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

Deniz Kaynak

·

09 Ağu 2026

Eski Şark Eserleri Müzesi yeniden açıldı: İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin gözden kaçan hikayeleri
İstanbul’da neden bir Doğu Roma müzesi yok?

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Şerif Yenen

·

04 Ağu 2026

İstanbul’da neden bir Doğu Roma müzesi yok?
Kent hakkı ve bellek: Kadıköy değişiyor, peki kimin için?

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Zeynep Sipahi

·

22 Tem 2026

Kent hakkı ve bellek: Kadıköy değişiyor, peki kimin için?