Şovmen işletmeciler, şifreli hamburgerciler: 'Deneyim' yaşatmayan, sosyal medyadan uzak restoran aranıyor

"Deneyim" vadetmeyen, sosyal medya zehri bulaşmamış, sadece işiyle ilgilenen bir işletmeci ya da şefe sahip; sade, ulaşabilir, temiz ve lezzetli yemekler sunan, bonus olarak da Vedat Milor'un henüz uğramadığı bir mekan bulmak artık imkansız mı?
Şovmen işletmeciler, şifreli hamburgerciler: 'Deneyim' yaşatmayan, sosyal medyadan uzak restoran aranıyor

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Yazının başlığı aslında bir kayıp ilanından çok bir çaresizlik ilanı. Böyle yerler vardı çünkü. Pangaltı’da sürekli gittiğimiz bir restoran vardı mesela. Özellikle lahmacunuyla ünlüydü. Fiyatları ucuz değildi ama öyle aşırı pahalı da değildi. Lezzetinin hakkıydı diyeyim. Bu anlamda makul bile denilebilirdi. Ayda bir ya da iki kez ailece gider yemeğimizi yerdik. 

Sonra başına Vedat Milor etkisi ya da daha geniş bağlamıyla Instagram etkisi denen "felaket" geldi. İyi yemek herkesin hakkıdır diye sineye çektik başta. Restoran o zamanki mahallemizde diye tapusunu almamıştık nihayetinde. Ancak nicedir kapısındaki kuyruklar yüzünden de giremiyoruz. Bir lahmacun için ismimi yazdırıp kuyrukta beklemeyi kendime yedirecek "yaşam coşkusuna" henüz ulaşmadım zira. 

Kaldı ki, içeriye girip yesem de dışarıda sırada bekleyen insanların üzerimde yarattığı baskı yüzünden yediğimden bir şey anlamam sanıyorum. Benim için dışarıda yemek böyle bir şey değil ama "herkesin zevkine de kimse karışamaz" elbette.  

Dışarıda iyi yemek hayal olurken

Derdim şu: Dışarıda iyi bir şeyler yemek iki temel nedenle çoğumuz için hayale dönüşüyor. Birincisi, gerçekten iyi yemek sunan yerlerin sosyal medya ilgisiyle coşup ulaşılamaz hâle gelmesi, ikincisi de tabii ki gıda enflasyonu ortamında çılgın fiyatların etkisi. 

Ancak bazılarımızı dışarıda yemek yemekten uzaklaştıran bu iki temel nedenin haricinde bir konu daha var. Dışarıda yemek artık “deneyim” kelimesiyle eşleştiriliyor. Bu nedenle bir süredir “deneyim” kelimesini duyunca sinirim zıplıyor. 

Oysa “deneyim” olumlu bir kelimeydi eskiden. Hatalarımızdan çıkardığımız derslerin bir toplamıydı falan. Şimdilerde “Sen burada sadece yemek yemiyorsun bir deneyim satın alıyorsun” önermesi bağlamında upuzun karabiber değirmenleri, logo olarak stilize edilmiş şef-usta suretleri, birtakım görgüsüz performanslar, onunla orantılı bol sıfırlı adisyonlar ve ardıma bakmadan kaçma dürtüsü yaratan nice şey canlanıyor gözümde. 

Bıyıklı pilavcı, kibirli şapkalı kebapçı, kendi kendini övmekten deliye dönmüş kalkancı, insanı yemek kültürüne küstüren şırdancı ve ileride bahsedeceğimiz dahası…

Deneyimin paradoksu

Bu deneyim işi başlangıçta bir hoşluk gibi gelmişti belki ama nicedir boşluktan başka bir şey hissettirmiyor. Mümkünse Vedat Milor’un henüz uğramadığı, uğrasa da duyurulmayan, sosyal medya hesabı dahi olmayan, turist ilgisinden azade, abartıdan ve deneyim yaşatma hırsından uzak ama lezzetli, temiz yemek yapan bir yerler arıyorum. 

  • Bu artık çok mümkün değil sanırım. Bunu hayal etmek bile bir çeşit deneyim şımarıklığına dönüşecek diye korkuyorum hatta. 

Bir yerin şöyle pazarlandığını hayal edin mesela: Vedat Milor henüz keşfetmedi, sosyal medya hesabı yok, deneyim vadetmiyor ve işletmecisi de son derece normal biri. Elini kolunu sallayarak gidiyorsun, hatta fotoğraf paylaşıp sosyal medyaya atmak da yasak. Böyle bir deneyim yaşamak ister misiniz? 

Başlangıçta hayal dedim ama gelin görün ki kabusa döndü birden. Deneyim pornosundan deneyim paradoksuna yürüdük hızla.

Vedat Milor’un hak etmediği bir öfke

Bir konuda yanlış anlaşılmak istemem. Vedat Milor’un gustosu, bilgisi ve zarafetiyle hiçbir kişisel derdim yok; hatta çok yararlanıyorum yazdıklarından ama şunu da kabul edelim: Milor bir yere gidip tavsiye ettikten sonra bir daha oraya gidememek gibi yüksek bir ihtimal var artık. 

Bu da tam bir paradoks. Söz konusu mekanı Vedat Bey’den önce keşfettiyseniz ve artık gidemez hâle geldiyseniz bu paradoksa Vedat Bey’in hak etmediği bir öfke de ekleniyor nitekim. Bu onun suçu değil ama popülerliğinin bir yan etkisi. 

Görgüsüzlüğe alışmak

Her şeyin ötesinde artık görgüsüzlük kelimesini aşan bir düzene alıştığımızı düşünüyorum. O konuda bir eşik aşıldı ve görgünün ne olduğuna dair mutabakatı yitirdik. Bu mutabakatı yitirince gerisi çorap söküğü gibi geldi. 

  • Toplumun önemli bir bölümünün aylık gelirini aşan adisyonlar ve bunların teşhiri, etkileşim manyağı antipatik işletmecilerin kırdığı potlar ve onların yarattığı infial… 

Son olarak kapısına şifreli kilit koyup günde sadece on kişi kabul etmesiyle ünlenen salaş hamburgerci, kamuoyu vicdanı rahatlasın, gündem de biraz değişsin diye başlayan jet incelemeler, tuhaf soruşturmalar….  

Gastronominin dijitalleşmesi

Uzun lafın kısası, modern gastronomi dünyası, dijitalleşmeyle birlikte sadece iyi beslenme ihtiyacının karşılandığı alan olmaktan çıktı. Sembolik değerlerin üretildiği ve toplumsal sınıfların birbirine karşı konumlandığı bir performans sahasına dönüştü. 

Kapısında şifreli bir giriş düzeneği bulunan, "referans" mekanizmasıyla müşteri kabul ettiği iddia edilen ve tüketim sürecini belirli ritüellere, şartlara bağlayan gündemdeki işletme herhalde bunun en billurlaşmış örneği. 

Sadece bir "hamburgerci" vakası değil; dijital çağın yarattığı yeni "deneyim ekonomisi" ve onun getirdiği sosyolojik ayrışmaların bir laboratuvarı gibi. Günde 10 müşteriye hizmet verdiği iddia adilen PVC pencereli bir baraka görünümündeki bu işletmeyi günah keçisi yapmak da insafsızlık kuşkusuz. 

Nihayetinde bu tip mekanların ilk örneği değil. İşletmecisinin dünyadaki bazı örnekleri iyi etüt ettiğini, topluma özgü bazı dinamikleri de eksiksiz gözlemlediğini düşünüyorum. 

Şifreli hamburgerci vakası ve 'The Menu' filmi

Öyle ki, bu kapısı şifreli hamburgerci vakasını ilk duyduğumda aklıma The Menu (2022) filmi geldi. Mark Mylod’un yönettiği ve başrolünde Ralph Fiennes’in oynadığı filmde bu deneyim manyaklığı bir gerilim ve kara mizah öğesine dönüşüyordu. 

Heves kaçırıcı bir şeyler söylemeden özetlemem gerekirse kahramanlarımız, bizim şifreli hamburgerci gibi çok zor rezervasyon alınan ünlü şef Julian Slowik’in (Ralph Fiennes) restoranına gider. Restoran, denizin ortasında sayılabilecek izole bir adada sadece seçkin konuklara “tadım menüsü” sunan aşırı prestijli bir yer—neyse ki plastik kapılı bir baraka değil. 

Gece ilerledikçe menü tabak tabak gelirken, servis ve şefin anlatısı “yemek deneyimi” olmaktan çıkar; konukların kim oldukları, bu dünyayla ilişkileri ve yıllardır biriktirdikleri ayrıcalıklar hedef tahtasına oturur. Film böylece, üst sınıf tüketimi, “gastro-kült” hayranlığı, sanatın metalaşması ve “Müşteri her zaman haklıdır” mottosunu gerilimli bir oyuna dönüştürür. 

Parası ve statüsü olanların her şeyi deneyime çevirmesini iğneleyen, kült şeflik ve foodie kültürünü ters yüz eden, emek, yabancılaşma, sınıf eleştirisini de ihmal etmeyen sert bir film özetle. Bu bizim hamburgerci vakasından sonra, eğer izlemediyseniz bu filmi bir izlemenizi öneririm.

The Shed at Dulwich vakasını hatırlamak

Kapısı şifreli hamburgercinin yarattığı gizem ve erişilmezlik algısının sadece filmlerden değil, gerçek dünyadan sahte bir örneği de var. Bu olay bağlamıyla mutlaka akıllara gelmiştir: The Vice dergisi yazarı Oobah Butler’ın müthiş bir gazetecilik işine de dönüşen The Shed at Dulwich vakası. Yani özetle olmayan bir restoranın başarısı. 

Bir gazetecinin arka bahçesindeki barakayı, sahte yorumlar ve "rezervasyon kabul etmeyen" gizemli bir politika ile TripAdvisor’da Londra’nın bir numaralı restoranı yapması, modern tüketicinin "ulaşılamayana" duyduğu açlığı trajikomik bir şekilde kanıtlamıştı. 

Bizim kapısı şifreli hamburgerci neyse ki en azından gerçek bir yer. Hatta fena olmayan bir hamburgeri, patatesi, 200 küsür lira da olsa su servisi vs. var hiç değilse. Ancak o şifreli kapı ve günlük 10 rezervasyon sınırı, The Shed’in dijitalde yarattığı "erişilemezlik" bariyerinin fiziksel bir kopyası adeta. Her iki durumda da tüketicinin motivasyonu yemeğin tadından çok, o "ulaşılamayan" yere ulaşma başarısı ve deneyim çılgınlığı. 

Ulaşılabilir neşe olgusu

Girişte insanların restorana gidememesinin temel nedenlerinden birinin de fiyatlar olduğunu yazdım ama can çekişen orta sınıf için burada ayrı bir paradoks da var: 2025 restoran trendleri arasında da sayılan Affordable Joy (Ulaşılabilir Neşe) kavramı. 

Buna göre ekonomik belirsizliklerin yaşandığı dönemlerde, restoranlar tüketiciler için birer "ulaşılabilir neşe" (affordable joy) kaynağı hâline geliyor. İnsanlar, yüksek seyahat maliyetleri veya konut fiyatları karşısında, dışarıda yedikleri bir yemeği bir "kaçış" ve "hafıza oluşturma" anı olarak görmeye başlıyorlar. 

Yani bu deneyim çılgınlığı da çok nedensiz değil. Kuşkusuz buradan gösterişçi tüketim yani "Veblen etkisi" gibi iktisat kavramlarına, Pierre Bourdieu’nun beğeninin kişisel bir tercih değil, bireyin toplumsal konumunu belirleyen bir ayrım aracı olduğu teorisine, hatta Guy Debord’un Gösteri Toplumu'na da varılabilir ama bu yazıda okura öyle akademik bir deneyim yaşatma niyetim yok. Biraz şımarıklık yapıyor ve kişisel derdime ortak arıyorum sadece.

Deneyim vadetmeyen, sosyal medya zehri bulaşmamış, sadece işiyle ilgilenen bir işletmeci ya da şefe sahip; sade, ulaşabilir, temiz ve lezzetli yemekler sunan bir mekan arıyorum… Çok şey mi istiyorum?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

İoanna Kuçuradi’nin ardından: Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?

İoanna Kuçuradi'nin ardından pek çok şey söylendi: “Hocaların hocası”, bilge”, “filozof”... Onu tanıyanlara sorduğumuzda ise tek bir Kuçuradi çıkmıyor: Birinin hayatında cesaret veren iki sözcük, bir başkasında kavramların sınırlarını doğru çizme titizliği, bir diğerinde değerleri yaşama sorumluluğu... Belki insan öldüğünde geriye kalan tam da bunlardır: Kendisi artık orada olmadığı hâlde başkalarının düşünme, konuşma, davranma, anlama ve kuşkusuz bunların toplamı olan yaşama biçimlerinde yaşamaya devam etmesi.

Metin V. Bayrak

·

04 Eki 2026

İoanna Kuçuradi’nin ardından: Bir insan öldüğünde geriye ne kalır?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Yapay zeka çağında ödev: Disiplin ritüeli mi, epistemik imkan mı?

Okullar açıldı; artık akşamlar, hafta sonları ve evler yeniden ödevle dolacak. “O ödevler yapılacak!” Peki neden? Çocuğun ilgileriyle konuşuyor mu? Ona beceri kazandırıyor mu? Kendi başına bir şeyin peşine düşmesini sağlıyor mu? Uğraş edinmesini destekliyor mu? Eğitimin öğretmeni, okulu, sınavı, müfredatı hatta okulun kendisini tartışmaya açtığımız bir dönemde, okulun en görünmez kurumlarından ödev üzerine düşünüyoruz.

Metin V. Bayrak

·

27 Eyl 2026

Yapay zeka çağında ödev: Disiplin ritüeli mi, epistemik imkan mı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Ölümcül körlük #3 | Menopoz: Kadınların 30 yılı nasıl tıbbın dışında kaldı?

Kadınların hayatının yaklaşık üçte birine yayılan menopoz, yüzyıllar boyunca doğurganlığın kaybı ve toplumsal değerin azalması üzerinden konuşuldu; sağlık boyutu ancak son yüzyılda görünür olmaya başladı. Bugün hormon tedavisinden osteoporoza, çalışma hayatından ayrımcılığa uzanan etkileri daha fazla tartışılsa da birçok kadın hâlâ ne yaşadığını anlamak, doğru teşhisi almak ve tedaviye ulaşmak için kendi başlarına bırakılıyor.

Ayça Örer

·

20 Eyl 2026

Ölümcül körlük #3 | Menopoz: Kadınların 30 yılı nasıl tıbbın dışında kaldı?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Süheyla Doğan: 'Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim'

2026 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi Süheyla Doğan’a bu ödül başta Kazdağları olmak üzere pek çok yerde ekoloji mücadelesini cesaretle sürdürdüğü, doğayı ve yaşamı savunmaktan vazgeçmediği, kadın hakları için mücadele ettiği, devlet destekli ekokırım projelerine karşı ısrarla ses çıkardığı ve doğayla birlikte yaşam hakkını savunduğu için verildi. Doğan, “Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim. Baskıların da bir sonu olacak. Geleceğe dair umutlarımı da kaybetmiyorum” diyor.

Pelin Cengiz

·

19 Eyl 2026

Süheyla Doğan: 'Yaşam için mücadele etmek benim hayattaki varlık nedenim'
AngstAngst
∙

HİKAYE

Moda ve benlik: Giyinmek neden sadece giyinmek değildir?

Sabah dolabın karşısında “Bugün bunu mu giysem?” diye düşündüğümüzde aslında yalnızca kıyafet seçmiyoruz; kendimizi nasıl hissetmek, nasıl algılanmak ve hatta kim olmak istediğimize dair de bir karar alıyoruz. Moda bireysel görünür ama kolektif olarak öğrenilir: Kendimizi göstermek isteriz ama bazen başkalarının bakışından saklanmak da, değişmek isteriz ama aynı zamanda ait olmak da. Moda, bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabilen nadir alanlardan...

Nazlı Tan

·

16 Eyl 2026

Moda ve benlik: Giyinmek neden sadece giyinmek değildir?