Uzaydan bakınca çok güzelsin Dünya

Uzaydan dünyaya bakıldığında sınırlar kayboluyor, hepimiz dünya gemisinde aynı mürettebattayız. İçeriden bakınca ise oldukça dağınık, yaşanması zor hayatlar… Savaşlar, kıyametler, krizler… Kaygılar, depresyonlar, yalnızlıklar… Dünyayı değiştirmek mümkün değil belki ancak dünyayı daha yaşanabilir kılmak mümkün. Belki de sandığımızdan daha küçük yerlerden başlıyor bu.
Uzaydan bakınca çok güzelsin Dünya

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Baharın gelişi, kışın bitişine dair bende bir hüzün uyandırdığından bu hüznü dağıtmak için ara ara yağan nisan yağmurlarıyla teselli buluyorum. Derdim baharla değil aslında ancak baharın yaza geçiş için bir kapı araladığını bilmek canımı sıkıyor olabilir.   

  • Güneşin cırtlak iktidarından hoşlanmıyorum. Kışa methiyeler düzmeyeceğim şimdi ama yapmışlığım var, bilen bilir. Gelmeyen kışa yazdığım şu yazımı hatırlatayım meraklı okura.

Baharın tesellisi bitmez; yeni çıkan enginarlar, taze sarımsaklar, çağlalar, erikler…  Semt pazarları en çok bahar aylarında şenlenir. Mevsim geçişlerinin kerameti olsa gerek. Bir yandan da Paskalya zamanı… Mahlepli, damla sakızlı çörekler bazı mahalle pastanelerinde kuyruklar oluşturuyor. Pastane kuyruğu çok mühim. Ramazan ayında da o sıcacık çörekotlu pideleri almak için uzun kuyruklar oluyor mesela. İstanbul’un tüm bu dinsel ve kültürel ritüellere aynı anda kucak açabilmesi ne büyülü. Babaannemin apartmanında yaşayan Ermeni komşularının Paskalya zamanı çocuklara hediye ettiği boyalı yumurtaları hatırlıyorum. Aynı dine mensup olmasak da, oradan buradan değen bu ritüellerle kurulan temas bana hep iyi gelmiştir.

  • Baharın tesellisi bitmez demiştim ya; Hıdrellez kapıda, Nevruz az önce çıktı. Mevsim değişirken insan da biraz yer değiştiriyor sanki kendi içinde.

Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair isimli harikulade kitabında özellikle sosyal medyanın bizde yarattığı kayıpları ritüel özelinde irdeliyor. Zamanı nasıl harcadığımızdan dem vuruyor. Aslında bu yoğunlukta, bu karmaşada ritüellerin bize bir “es" olabileceğini vurgulayıp onları kaybetmememiz gerektiğinin altını çiziyor. Ritüellerin ortadan kalktığı ve yerine yeni bir anlam inşa edilemediği yaşamların içinin boşluk ve yalnızlık kaygısı ile dolduğunu söylüyor. 

Ritüelleri, toplumların uzun yıllar boyunca tekrar ederek oluşturduğu, içinde tecrübe ve bilgelik taşıyan kültürel miraslar olarak düşünebiliriz. Kişinin varoluş kaygısı hafifleten, yaşamı görece daha güvenli hâle getiren, dayanışma hissini güçlendiren, bir bütünün parçası olmayı hatırlatan eylemler… Her ritüel için bunu söylemek elbette mümkün değil fakat yinelenecek eylemleri ortadan kaldırırken yenilenecek değerlere ihtiyaç duyduğumuz kesin. Akıl ve ruh sağlığımız için yitirdiğimiz her tekrarın yerine koyacak bir anlam üretmek zorundayız.

Byung-Chul Han’ın “Ritüellerin belirlediği bir toplumda depresyon görülmez” cümlesi, Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar kitabındaki bakış açısıyla kesişir. Hari, depresyonu bir hastalık olarak değil, anormal hayat koşullarına verilen oldukça anlaşılır bir yanıt olarak ele alır ve modern insanın ihtiyaçlarını şöyle sıralar:

“Parçaları arıza yapmış bir makine değilsin sen. İhtiyaçları karşılanmayan bir hayvansın. Bir topluluğun parçası olmaya ihtiyacın var. Hayatın boyunca sana pompalanan, mutluluğun yolunun paradan ve bir şeyler satın almaktan geçtiğini söyleyen abur cubur değerlere değil, anlamlı değerlere ihtiyacın var senin. Anlamlı bir işe ihtiyacın var. Doğal dünyaya ihtiyacın var. Saygı gördüğünü hissetmeye ihtiyacın var. Güvenli bir geleceğe ihtiyacın var. Tüm bunlarla bağlantı içinde olmaya ihtiyacın var. Gördüğün yanlış muamele için hissettiğin utançtan kurtulmaya ihtiyacın var." 

Depresyonu ilaçlarla değil alışkanlıklarımızı değiştirerek ve sosyal çevremizle ilişkilerimizi kuvvetlendirerek yenebileceğimizi anlatıyor.

Han, ritüellerin dünyada olma halimizi “evde olma” hâline getirdiğini söylüyor. Dünyayı güvenilir kılan da, zamanı ikamet edilebilir yapan da bu tekrarlar. Düşünsenize, dünyada olmak ile evde olmak aynı hisse denk düşseydi… Nasıl da başka türlü yaşardık, nasıl da saadetli bir hâl olurdu bu.

Dünya demişken…

Artemis II göreviyle Ay'ın etrafında tur atan NASA astronotları, 54 yılın ardından derin uzayda önemli bir eşik geçtiler. Dört kişiden oluşan ekip, Ay'ın arkasına ilk kez geçtiklerinde Dünya ile tüm radyo bağlantısının kesildiği bir bölgeye ulaştı. Dünya ile iletişim tekrar başladığında astronotlardan Christina Koch, yuvadan gelen sesleri duymanın ne kadar iyi hissettirdiğini söyledi.

Artemis II ekibindeki bir diğer astronot Victor Glover’ın yaptığı konuşma da oldukça anlamlıydı, o konuşmanın bir parçasına kısaca yer vermek istiyorum; 

Dünyadan bu kadar uzakta yaratılışın güzelliğine dönüp bakarken, burada sahip olduğum değerli bir bakış açısı var. Uzayda oldukça uzak bir gemide bulunuyoruz. Siz de evrende, yaşamaya uygun bir yer sunmak için tasarlanan Dünya” adlı bir uzay gemisindesiniz. Bu koca hiçliğin içinde özelsiniz. Birlikte var olabildiğimiz bu vahaya, bu güzel yere sahipsiniz. İster Tanrı’ya inanın ister inanmayın… Bu bizim nerede olduğumuzu, kim olduğumuzu, hepimizin aynı şey olduğunu ve bunun üstesinden birlikte gelmemiz gerektiğini hatırlamamız için bir fırsat.”

Uzaydan dünyaya bakıldığında sınırlar kayboluyor, hepimiz dünya gemisinde aynı mürettebattayız. Dünya, üzerinde nefes alabildiğimiz tek ortak evimiz. Bu kadar büyük bir boşlukta, böylesine nadir bir yaşamı paylaşıyoruz. Uzaydan bakınca ne kadar da ahenkli bir bütün içerisinde yer alıyoruz. İçeriden bakınca ise oldukça dağınık, yaşanması zor hayatlar… Savaşlar, kıyametler, krizler… Kaygılar, depresyonlar, yalnızlıklar… Hiçbirini dışarıya çaktırmayan, kendi içine kapanmış bir dünya. Nerdeyse kol kırılır yen içinde kalır hâli…

Ama uzaydan bakınca, ne güzelsin Dünya! İçinden bakınca da, keşke daha yaşanabilir olsan. 

Biliyorum dünyayı değiştirmek mümkün değil ancak dünyayı daha yaşanabilir kılmak mümkün. Belki de sandığımızdan daha küçük yerlerden başlıyor bu.

Ortaçgil’den gelsin:

“Küçük şeyler

Hepsi de küçücük şeyler

Bizi yönlendiren, sevindiren

Düşündüren…”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR