Yavaşlamaya dair bir düşünce: Slow Food II

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Toplulukları hiçe sayan, az sayıda insanın elinde bulundurduğu bir endüstriyel gücün çıkarlarına yönelik olan, insanları köylerden uzaklaştırıp gerçekte elde etmesi hayal olan konforu kentlerde aramaya iten bir tarım modelini kabul ettirmeye çalışan yatırımlarla iyi bir gelecek sağlanamaz.” diyerek Carlo Petrini bizi bir kere daha içinde yaşadığımız düzeni sorgulamaya çağırıyor. Ve biz de bu teklifi seve seve kabul ediyoruz.
• Küçük hayvan, koca bir fikir: Slow Food hareketinin sembolü olan salyangoz kendi özellikleriyle aslında hareketin özünü özetliyor. Ağır ağır ilerleyen ama dönüp bakıldığında kendi cüssesinden beklenmeyecek büyüklükte yol alan ve ilerlerken ardında da iz bırakan bu hayvan yaşam için kendisine yetecek en az şeye, sadece gerekene sahiptir. Fazlasında gözü yoktur onun. İçinde yaşadığı kabuk tam da gereksinim duyduğu büyüklüktedir: İki milimetre büyümesi gerekirse iki milimetre büyür; ne bir fazla ne bir eksik. Belki bundandır ki salyangoz birçok farklı etnik toplulukta denge sembolü olarak kabul edilir.
• Çeşitlilik güzeldir, gereklidir: Slow Food hareketinin altında farklı inançlara, topraklara ve kültürlere sevgi ve saygı duymak yatar. Her bölgenin coğrafyası, tarihi, kültürü ve gelenekleri farklılık gösterdiğinden, harekete göre ortaya çıkan her tarımsal ürün baştan sona benzersiz ve özeldir. Hareket benzersiz olana, çevreye, köylüye zarar veren; gıda ve tat çeşitliliğini yok eden standardizasyona dayalı üretim-tüketim döngüsüne her daim karşı gelir, sürdürülebilir tarım ve yerel tüketimin gerekliliğini savunur.
• Gıda vatandaşlığı, eş-üretici: Sadece sonuçla ilgilenmek yerine, topraktan sofraya döngüsünde toprak kısmına daha fazla dikkatimizi vermeli; yediğimiz yemeklerin nerede, kimler tarafından, ne şekilde üretildiğini önemsemeliyiz. Bunları bilip, aldığımız gündelik kararların geniş kapsamlı etkisini düşünerek hareket edersek ancak gıda vatandaşı olabiliriz.“Tüketici” kavramı pasif bir duruşu temsil ederken, “eş-üretici” olmak üretim sürecine dâhil olmak anlamına gelir. Böylelikle üreticilerle karşılıklı iletişim kurulacağından Slow Food hareketinin üçlüsünden "adillik" ilkesine uyulduğundan emin olabilir, dünyaya ve kendi vücudumuza karşı sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz. Zevk alma hakkının tüm insanlığın sahip olması gereken evrensel bir hak olduğunu her fırsatta dile getiren Petrini, aynı zamanda yediklerimizin arkasını sorguladığımızda yemeğin daha zevkli ve anlamlı geldiğini düşünüyor.
• Peki ya gastronomi nedir? Gastronominin sadece hazla ilgili ve toplumun seçkin sınıfına ait bir olgu olmadığını, gastronomiye sadece yıldızlı restoranlar, lezzetli tarifler olarak bakılmaması gerektiğini belirtmiş ama tanımından bahsetmemiştik. Harekete göre gastronomi, hem doğaya hem de kültüre saygı göstererek ortaya konan yiyecekle doğayı kültüre dönüştürmektir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Modanın aykırı çocuğunun yeni belgeseli, portakal kabuklarının akıbeti, deodorant gerçeği ve birkaç yavaş öneri.
16 Ağu 2020

YAZARLAR

Adasu Mireli
Food writer @ Aposto

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...




