10 kitap, 10 film: Manşetlerin ötesindeki İran'ın sesini dinlemek

Her gün savaş, yaptırım, rejim ve kriz başlıklarıyla andığımız İran, aynı zamanda şiirin gündelik hayata karıştığı, şair mezarlarının ziyaret edildiği, sinemanın dünyaya başka bir dil önerdiği, kadınların baskıyla hayat arasındaki çizgide yeni alanlar açtığı bir ülke. İran'ı tarih, edebiyat, sinema ve müzik aracılığıyla okumak, manşetlerin gölgesinde kalan o karmaşık ama canlı dünyayı görünür kılıyor.
10 kitap, 10 film: Manşetlerin ötesindeki İran'ın sesini dinlemek

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İran'ı dışarıdan izlerken önce devlet görünüyor. Rejim, yaptırımlar, nükleer kriz, ahlak polisi, sokak protestoları, bölgesel gerilimler... Ama bu ülkeyi yalnızca bunlarla tanımlamak, birkaç on yılı alıp birkaç bin yılın yerine koymak gibi... Üstelik İran denen ülke, daha adında bile uzun bir tarih taşıyor. 

  • “İran” adı Eski İran dillerindeki aryānām kökünden geliyor; “Persia” ise Batı’nın aslında yalnızca Fars bölgesine ait bir adı bütün ülke için kullanmasından ibaret.

"İran" adı uluslararası kullanıma ancak 1935'te girdi: Rıza Şah Pehlevi, "Aryan" kimliğini sahiplenerek dünyadan bu adı kabul etmesini talep etti. Söz konusu hamlenin bir yan etkisi oldu: Nazi Almanyası ortak Aryan kökeni gerekçesiyle İran'a yaklaştı. 1930'ların sonunda iki ülke arasındaki ticaret zirveye ulaştı; Alman mühendisler ve danışmanlar İran'ın demiryollarında, fabrikalarında, havaalanlarında boy gösterdi. Hitler, Rıza Şah'a imzalı fotoğraf gönderdi. 

İkinci Dünya Savaşı patlak verince bu yakınlaşma İngiltere ve Sovyetler Birliği'ni alarma geçirdi. 1941'de iki ülke İran'ı işgal etti, Rıza Şah tahttan indirilip sürgüne gönderildi. Ancak İranlılar, Nazi ırkçılığını hiçbir zaman benimsemedi. Savaş sırasında İran konsolosluklarının Almanya'daki 1.500'den fazla Yahudi'ye gizlice İran pasaportu vererek toplama kamplarına gönderilmelerini engellediği de biliniyor.

Toprağına ayak basanı dönüştüren bir ülke

Tarih boyunca İran defalarca işgal edildi ama çoğu zaman işgal edeni dönüştüren taraf oldu. İskender, Persepolis'i yaktı ama ardından kurulan dünya İran'ın mirasını silemedi. Araplar ülkeye İslam'ı getirdi; İran bu yeni dinin dilini ve edebiyatını şekillendirdi. Moğollar yaktı yıktı; sonra aynı kültürün taşıyıcısına dönüştü. 

Richard Foltz, Iran in World History'de İran’ı bir coğrafyadan çok bir etki alanı olarak okuyor: Akdeniz'den Çin'e uzanan, temas ettikçe değişen ama her seferinde kendini yeniden kuran bir dünya. Bu yüzden İran tarihi, kesintilerin değil, her yıkımın ardından kurulan yeni sentezlerin hikayesi gibi ilerliyor.

Bu tarihin en önemli kırılma noktalarından biri 1501 yılı. Safevilerin lideri Şah İsmail, Tebriz'e girip kendini şah ilan ettiğinde yalnızca yeni bir hanedan kurmadı; İran'ın mezhepsel ve siyasal yönünü de kalıcı biçimde değiştirdi. Hatayi mahlasıyla Türkçe şiirler yazan İsmail, Onikici Şiiliği devletin resmî mezhebi ilan etti. 

  • O tarihe kadar İran coğrafyası büyük ölçüde Sünniydi; bu tercih, ülkenin Osmanlılardan ayrışmasında belirleyici bir eşik oldu. Şah Abbas döneminde bu yapı daha da güçlendi; İsfahan, mimarisi, sanatı ve ticaretiyle dönemin en parlak merkezlerinden birine dönüştü. 

Abbas Amanat’ın Modern İran Tarihi 1501'den 2009'daki Yeşil Hareket'e uzanan bu süreci yalnızca siyasal kırılmalar üzerinden değil, kimlik inşası ve kültürel değişimler üzerinden de izliyor. İran tarihyazımının bir diğer önemli isim ise Ervand Abrahamian. Abrahamian’ın Modern İran Tarihi adlı kitabı, Kaçar Hanedanı’ndan İslam Devrimi’ne kadar olan süreci, kitlelerin hareketliliği, ekonomik sınıfların dönüşümü ve ideolojik çatışmalar üzerinden okuyor. Abrahamian, İran toplumunu homojen bir bütünden ziyade, sürekli birbiriyle rekabet eden ve bazen devrimci anlarda birleşen farklı toplumsal grupların bir birleşimi olarak görüyor. 

İran'ı anlamak için toplumsal ve dilsel çeşitliliğini de görmek gerekiyor. Farsça resmî dil olsa da başta kuzeybatıdaki Azerbaycan Türkleri olmak üzere nüfusun önemli bir bölümü Türkçe konuşuyor. İran, İsrail'den sonra Ortadoğu'nun en büyük Yahudi cemaatine de ev sahipliği yapıyor. Bu tablo, İran'ı yalnızca merkezî bir devlet olarak değil, farklı kimliklerin ve tarihsel aidiyetlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir toplum olarak düşünmeyi gerektiriyor.

Petrol meselesi

Dünyanın en büyük üçüncü petrol rezervine sahip İran’ın kendi petrolü üzerinde söz sahibi olması kolay olmadı. 1901’de bir İngiliz iş insanına 60 yıllık petrol imtiyazı verildi. 1908’de petrol bulundu ve bugünkü BP’nin atası olan şirket kuruldu. Kağıt üstünde İran’a net kârın yalnızca %16’sı bırakılıyordu; üstelik bunun hesabı da İran’ın elinde değildi. 

  • Bunun ne anlama geldiği 1950’de iyice ortaya çıktı: Şirket, Britanya’ya 36 milyon sterlinden fazla vergi öderken İran’a yalnızca 16 milyon sterlin civarında kâr ödemesi yaptı. İran, kendi petrolünden Britanya’nın kazandığından çok daha azını alıyordu. 

1951’de Başbakan Musaddık’ın petrolü millîleştirmesi bu yüzden yalnızca ekonomi değil, aynı zamanda bir egemenlik meselesi olarak görüldü. Ama bu hamlenin ardından 1953’te Musaddık, İngiltere ile birlikte CIA’in organize ettiği bir darbeyle devrildi. Ervand Abrahamian, Darbe 1953: CIA ve Modern ABD - İran İlişkilerinin Kökleri kitabında Muhammed Musaddık’ın devrilişini belgelerle ortaya koyar. Bu darbe, sadece bir hükümet değişikliği değil, İran halkının Batı’ya olan güveninin kalıcı olarak sarsılması ve monarşinin otoriter bir yola girmesi açısından da bir milat olarak anılıyor.

26 yıl sonra 1979 devrimi ülkenin iç düzenini kökten değiştirdi. Bu devrim, hem 2.500 yıllık monarşinin sonu hem de 20. yüzyılın en büyük ölçekli toplumsal dönüşümlerinden biri oldu. Şah’ın baskıcı rejimine karşı solcusu, milliyetçisi, dincisi, aydını aynı hatta buluştu ama devrim zafere ulaştıktan sonra denge hızla değişti. Humeyni ve çevresindeki dinî kadro kısa sürede üstünlük sağladı, eski müttefiklerini sistemin dışına itti ve İran, beklenen özgürleşme yerine daha baskıcı ve dinî kurallarla yönetilen bir rejime yöneldi. 

Bugün geriye dönüp bakan birçok İranlı için 1979 sonrası, yağmurdan kaçarken doluya tutulmaya benziyor. Ryszard Kapuściński’nin Şahların Şahı kitabı, devrimi Tahran’dan parçalı notlar, görüntüler ve tanıklıklar üzerinden aktarıyor; kalabalıkların nasıl aynı yöne aktığını, o akışın bireyi nasıl dönüştürdüğünü göstererek devrimin mikro-tarihini sunuyor. 

Devrimin etkisi yalnızca sokakta değil, evlerin içinde de hissedildi. Azar Nafisi’nin Devrim sonrası dönemi kadınların deneyimi üzerinden anlatan Tahran'da Lolita Okumak adlı anıları, baskıcı bir rejim altında edebiyatın nasıl bir özgürleşme alanına dönüştüğünü gösterir. Nafisi, evinde gizlice topladığı yedi kadın öğrencisiyle Lolita, Muhteşem Gatsby ve Gurur ve Önyargı gibi Batı klasiklerini tartışırken aslında kendi hayatlarını ve kısıtlanan özgürlüklerini anlatır. 

Şiir: İran’ın oturma odalarının değişmez konuğu

Şiir, İran’da neredeyse kağıt para gibi elden ele dolaşıyor. Hâfız’ın gazelleri bugün hâlâ fallarda kullanılıyor: Kitabı rastgele açıp çıkan dizeye, içinizden geçen sorunun cevabı gibi bakıyorsunuz. 

"Gel, ne olursan ol yine gel" davetinin sahibi Mevlânâ’nın ana dili Farsçaydı ve Mesnevî'sini de Farsça yazdı. Konya'ya yerleşmesi onu Türk kültürüyle buluştursa da şiiri, kökü ve dili İran geleneğinin içinden geliyor. Bu iki şairin divanları hâlâ pek çok İranlının evinde bulunur.

Firdevsî'nin yaklaşık bin yıl önce yazdığı Şehnâme bu uzun şiir hafızasının omurgasını oluşturuyor. Arap fethi İran'ı dönüştürdükten sonra Farsça yavaş yavaş silinmeye başlar ve Firdevsî, otuz yıl boyunca 60.000 beyitlik bu destanı yazarak dilin korunmasını sağlar. "Farsça sayesinde Acem'i dirilttim" dediği rivayet edilir. Şehnâme destansı bir metin olmanın ötesinde, ölümsüzlük arzusunun daima fanilik bilinciyle yan yana durduğu, aşkın tehlikeyle, sadakatin ihanetle, cesaretin korkuyla iç içe geçtiği bir dünya yaratır. 

Bu çizgi yüzyıllar sonra da kesilmez; Tebrizli Şehriyar’ın hem Farsça hem Azerbaycan Türkçesiyle yazdığı şiirler, özellikle de Heyder Baba’ya Selam, İran’ın şiir hafızasının yalnızca geçmişte kalmadığını, farklı dillerde yaşamayı sürdürdüğünü gösterir.

Hâfız'ın Şiraz'daki mezarının başında İranlılar.

Şiraz'da Hâfız'ın, Tus'ta Firdevsî'nin, Nişabur'da Hayyam'ın mezarları hâlâ ziyaret edilir, mezarlarında şiir okunur. Hayyam'ın ters çevrilmiş bir kadehi andıran türbesi devrim sonrasında da ayakta kaldı. Şarabı, aşkı ve taşkınlığı dizelerine taşıyan bir şaire gösterilen bu kamusal özen, sert dinî denetimle yan yana varlığını sürdürüyor.

Bu şiir geleneğinin yakın dönemdeki en keskin sesi Furuğ Ferruhzad'dır. 1935'te Tahran'da doğan şair, 1967'de 32 yaşında bir trafik kazasında öldü. Yazdığı şiirler dönemin İran'ında edebi olduğu kadar ahlaki bir kışkırtma olarak da değerlendirildi. Bu yüzden hem çok sevildi hem de dışlandı. Arkasında beş şiir kitabı bıraktı. Kadın bedenini, arzuyu, yalnızlığı geleneksel şiirin örtülü dilinden sıyırıp doğrudan sayfaya döktü:

"Ben çıplağım, çıplağım, 
çıplak sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
ve aşktandır tüm yaralarım benim
aşktan, aşktan, aşktan."

Kör Baykuş’tan Persepolis’e

İran romanının en bilinen örneklerinden Sadık Hidayet'in Kör Baykuş’u 1941'de Hindistan'da yayımlandı; İran'da uzun süre yasaklı kaldı. Yalnızca İran edebiyatında değil, dünya edebiyatında da iz bırakmış bu roman, bir ressamın iç dünyasında dolaşırken yalnızlık, ölüm ve yabancılaşmayı anlatır. Hidayet 1951’de Paris’te hayatına son verirken yakın dostu Bozorg Alavi'nin Gözleri adlı romanı ise bir aşk hikayesinin içine Şah döneminin polis atmosferini yerleştirir.

İran edebiyatının ilk büyük kadın romancısı kabul edilen Simin Danişver’in, bir kadın tarafında yazılan ilk Farsça roman olan kitabı Siyavuş’un Ölümü adlı eseri İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz işgali altındaki Şiraz’ın hikayesini anlatır. 

İran’ın yetiştirdiği bilinen yazarlardan Zoya Pirzad, Işıkları Ben Söndürürüm kitabında 1960'ların petrol şehirlerinden Abadan’ın kısa ve parlak dönemini Ermeni bir kadının gözünden sunar. Pirzad, etnik kökenine, ait olduğu sınıfa, yaşam tarzına bakılmaksızın, kadınların maruz kaldığı, çoğu zaman görünmez olan baskıları, ötelenmişlik ve yalnızlık duygularını, yepyeni, kadınca bir bakış açısıyla gözlerimizin önüne serer.

İran’ın edebiyatla kurduğu ilişki, yalnızca bu ülkeden çıkan yazarlarla sınırlı değil. Salman Rüşdi de İranlı olmamasına rağmen, Şeytan Ayetleri kitabı nedeniyle uzun süre adı İran’la birlikte anılan bir isim oldu. Kitabın ardından Ayetullah Humeyni, 14 Şubat 1989’da Rüşdi hakkında ölüm fetvası verdi. Bu karar, yazarın yıllarca saklanarak yaşamasına yol açtı. Rüşdi, 2022’de New York’ta katıldığı bir etkinlikte bıçaklı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı. 

  • Onun hikayesi, edebiyatın bu coğrafyada ne kadar hızlı biçimde siyasal ve küresel bir meseleye dönüşebildiğini açıkça gösteriyor.

Şehrnûş Parsipur'un Erkeksiz Kadınlar'ı ataerkil baskıdan kaçan kadınları mağdur değil özne olarak kurar. Bu yüzden de yayımlanır yayımlanmaz yasaklanır. Büyülü gerçekçilik akımının İran’daki en özgün örneği kabul edilen romanda, beş farklı kadının kaderini bir bahçede birleştiren Parsipur, ataerkil baskıdan kaçan kadınların özgürlük ve kimlik arayışlarını masalsı bir dille anlatır. Yakın İran tarihinin izlerini taşıyan roman, aile ve toplumun dar sınırlarından çıkmaya çalışan kadınları anlatırken kadınlık, ahlak, şiddet ve özgürlük üzerine düşündürür.

Mahmud Devletabadi'nin Albay'ı, yağmurlu bir gecede kapısı çalınan yaşlı bir albayın hikayesini anlatır. İşkenceyle öldürülmüş en küçük kızının cesedini teslim alması ve gün doğmadan defnetmesi gerekir. Tek bir geceye sıkışmış bu roman, aslında albayın çocukları üzerinden İran'ın on yıllara yayılan siyasi trajedisinin hikayesidir.

İran edebiyatından söz edip de Marjane Satrapi'nin Persepolis'ini anmamak olmaz. Bu çizgi roman, devrimi ve İran-Irak Savaşı’nı büyük laflarla değil, bir kız çocuğunun büyüme hikayesi üzerinden anlatır. Korku, aile, okul, göç ve öfke, burada tarihin dışında kalan ayrıntılar değil; tarihin insan hayatında açtığı yaralar olarak görülür. 

  • İran’ı içeriden bir gözle aktaran Persepolis, Batı’da İran’a dair en çok okunan metinlerden biri. Animasyon filme de uyarlanan, çok sayıda ödül alan bu eser, karanlık zamanlarda dayanışmanın neden önemli olduğunu hatırlatıyor. Bir yandan da hayatın bütün baskılara rağmen akmaya devam ettiğini...

Son olarak kitaplarını Almanca yazsa da İran asıllı Alman yazar Shida Bazyar’ın The Nights Are Quiet in Tehran adlı romanı, bu senenin Uluslararası Booker Ödülü kısa listesine girdi. 1979 İran Devrimi’nden 2009’a uzanan roman, bir ailenin İran’dan kaçışı ve geri dönüşünü anlatır. 

Az söyleyip çok anlatmak

İran sineması da içeriden yükselen sesi görüntüye taşıyor. Bir çocuğun yürüyüşü, arabada geçen bir konuşma, yarım kalmış bir cümle… Bunlar bazen bize uzun siyasi analizlerden daha çok şey söylüyor. Ve izledikten günler sonra bile hâlâ size dokunmaya devam ediyor.

Abbas Kiyarüstemi bu sinemanın en güçlü adı. Yerimiz olsa tüm külliyatından bahsetmek isteriz ama birkaçıyla yetinelim. Arkadaşımın Evi Nerede? küçücük bir hikayeden büyük bir vicdan meselesi çıkarır; yanlışlıkla arkadaşının defterini alan bir çocuğun onu iade etme çabası, İran kırsalının sert ve sessiz dokusunda yürür. Yakın Plan, sinema ile hayat arasındaki sınırı neredeyse ortadan kaldırır; bir yoksulun ünlü yönetmen Makhmalbaf'ı taklit ettiği gerçek bir davayı hem belgesel hem kurgu olarak aktarır. Kirazın Tadı ise ölüm düşüncesini öyle gösterişsiz bir yerden işler ki insan filmin etkisini uzun süre taşır. İntihar etmek isteyen esas adamın ölümü sonrasında mezarına toprak atmak üzere birini bulmak için arabasıyla Tahran sokaklarında gezinmesini izleriz. 

Kiyarüstemi, hastane yatağında "Nobahari" adlı şarkıyı dinliyor.

Kiyarüstemi 2016'da öldüğünde arkasında yalnızca büyük filmler değil, bakmayı yeniden öğreten bir sinema bıraktı. Kiyarüstemi’nin son günlerine dair hafızada en çok kalan görüntülerden birinde, hastane odasında genç sanatçı Solmaz Naraghi’den “Nobahari”yi (ilkbahar) dinlerken gözyaşını sildiği görülür. Şarkının sözleri ise Sadi Şirazi’ye aittir:

"Bir ömür daha lazım bu hayattan sonra.
Çünkü bu ömrümüz sadece umutlanmakla geçti..."

İran sinemasında son dönemin büyük ismi Asghar Farhadi'nin sineması ise ahlaki gerilimler üzerine kuruludur. Onun filmlerinde insanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil de sanki sıkıştıkları için hata yapar. Elly Hakkında'da bir tatil gezisindeki kayboluş, orta sınıfın küçük yalanlarını yüzeye çıkarır. Bir Ayrılık'ta bir boşanma davası sınıf farkını, ebeveynlere bakımı ve haklı olmanın ne kadar kaygan bir zemin olduğunu ekrana taşır. Öyle ki karı-kocanın birbiriyle çakışan haklılıkları arasında izleyici kimin yanında duracağını şaşırır.

Jafar Panahi'nin filmleri de kendisi gibi baştan ayağa bir direniş anlatır. Ünlü yönetmen, filmleri nedeniyle hapis cezası aldı; film çekmesi yasaklandı ama üretmeyi bırakmadı. Bu Bir Film Değil ev hapsindeyken yapıldı, bir USB belleğe yüklenip bir kekin içerisinde İran dışına kaçırıldı. Taksi Tahran filminde ise direksiyona geçen yönetmen, taksiye binen, öğrenci, avukat, DVD satıcısı gibi müşterilerle yaptığı konuşmalar üzerinden İran’ı anlattı. 

Filmlerini çoğu zaman çok sınırlı imkanlarla, küçük ekiplerle ve gizlice çekti; kendi anlatımına göre son filmi Görünmez Kaza’nın ekibiyle ekipmanı iki arabaya sığıyordu. Bir süredir bu filmin tanıtımı için yurt dışında bulunan Panahi, hakkında verilen hapis cezasına rağmen geçen günlerde İran’a döndü ve cezasının affedildiği açıklandı.

İran'ın kadınları

Panahi 2006'da Ofsayt filmiyle İran'da kadınların stadyumlara girememesini sinemaya taşımıştı. 2019'da Sahar Khodayari isminde bir kadın bir futbol maçı izlemek için erkek kıyafeti giyerek stada girmeye çalıştı. Yakalandı, tutuklandı. Duruşma gününü beklerken kendini yaktı. Ölümünden sonra takımının rengiyle "Mavi Kız" olarak anıldı. Hepi topu bir stadyumda maç izlemek istemişti.

2022'de ilk defa resmî olarak bir maçı stadyumdan izlemesine izin verilen İranlı kadınlar, mavi kıyafetleriyle Sahar Khodayari'yi andı.

Üç yıl sonra, 2022'de Mahsa Jina Amini, başörtüsünü "yanlış" taktığı gerekçesiyle ahlak polisi tarafından gözaltına alındı ve şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. Sokaklar doldu. "Jin, Jiyan, Azadî": Kadın, Yaşam, Özgürlük sloganı tüm dünyaya yayıldı. 

Mahsa Amini protestolarından bir kare.

İranlı aktivist ve gazeteci Narges Mohammadi yıllarca ölüm cezasının kaldırılması için mücadele etti; başörtüsü zorunluluğuna karşı sivil itaatsizliği savundu. Defalarca tutuklandı; 2016'da 16 yıl hapis cezasına çarptırıldı, kısa bir süre serbest bırakıldıktan sonra yeniden içeri alındı. 2023'te Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü. Ödülü cezaevinde aldı. İran hükümeti Nobel kararını kınadı. Mohammadi hâlâ içeride.

VPN'le rap

İran nüfusunun yüzde 60'ından fazlası 35 yaşın altında. Karşılaştırmak bakımından Türkiye'de bu oran yüzde 50. Nüfusun büyük çoğunluğu 1979'daki devrimi bizzat yaşamasa da devrimle büyüdü. Okullarda İslam Cumhuriyeti'nin değerleri öğretildi, devlet televizyonu yayınları izlendi ama evlerde uydu çanağı kuruldu, VPN indirildi, gruplarda müzikler paylaşıldı. 

  • Nüfusun yüzde 86'sı VPN kullanıyor. Instagram yasaklı ama yaklaşık 24 milyon kullanıcısı var. Tahran'ın kuzeyinde, zengin semtlerin villalarında veya "özel servis sunan" kafelerde DJ'ler çalıyor, insanlar dans ediyor, içki içiliyor. Hepsi yasaksa da hepsi gerçek oluyor.

Genç kuşağın sesini en iyi yansıtan müzik rap. Farsça şiir geleneğinin doğrudan mirasçısı sayılabilecek bu tür şöyle tanımlanıyor: "Farsça rap, hem bir slogan hem de şiir aynı zamanda." İranlı rapçiler Amerikalı rapçi Tupac'tan ilham alsa da Hafız'ın dilini kullanıyor. 

Shervin Hajipour'un "Baraye" şarkısı Avustralya'da bir protesto sırasında söylenirken...

2022'de Shervin Hajipour, Mahsa Amini protestoları sırasında İranlıların sosyal medyada paylaştığı bireysel acı ve öfke notlarından derleyerek "Baraye" isimli şarkıyı yazdı ve Instagram'a yükledi. Şarkı iki günde 40 milyon dinlenmeye ulaştı. Hajipour, iki gün sonra tutuklandı; şarkı hesabından kaldırıldı ama artık dünyanın her yerinde dinleniyordu. Aynı yıl Coldplay, Buenos Aires'teki konserinde sürgündeki aktris Golshifteh Farahani'yi sahneye davet etti. Şarkıyı birlikte Farsça söylediler ve 80 ülkeye canlı yayın yaptılar.

İran'ın dünyayla bağı bugünlerde neredeyse kopmuş durumda. ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlayan saldırının ardından internet bağlantısı normal seviyesinin yaklaşık yüzde 1'ine kadar düştü. VPN’lerin büyük bölümü çalışmıyor. Sosyal medyaya bağlanabilenler bile görüntü ve ses yüklemekte zorlanıyor. Bir kullanıcının dediği gibi, “İnternet bu günlerde ölmekte olan bir nefes gibi.” Yıllardır dış dünyayla bağını bu kanallardan kuran bir nesil için bu yalnızca teknik bir kesinti değil; sesini duyurmanın, temas kurmanın ve gündelik hayatın aynı anda daralması anlamına geliyor.

Bugün İran’a dair hikayelerin dışarıya ulaşması da her zamankinden zor. Ferruhzad’ın yıllar önce bıraktığı dizeye tutunuyoruz: “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.”

10 Kitap

  1. Abbas Amanat - Modern İran Tarihi
  2. Ervand Abrahamian - Darbe 1953
  3. Ryszard Kapuściński - Şahların Şahı
  4. Azar Nafisi - Tahran'da Lolita Okumak
  5. Furuğ Ferruhzad - Bir Başka Doğuş
  6. Sadık Hidayet - Kör Baykuş
  7. Marjane Satrapi - Persepolis
  8. Şehrnûş Parsipur - Erkeksiz Kadınlar
  9. Mahmud Devletabadi - Albay
  10. Zoya Pirzad - Işıkları Ben Söndürürüm

10 Film

  1. Abbas Kiyarüstemi - Arkadaşımın Evi Nerede? (1987)
  2. Abbas Kiyarüstemi - Yakın Plan (1990)
  3. Abbas Kiyarüstemi - Kirazın Tadı (1997)
  4. Abbas Kiyarüstemi - Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (1999)
  5. Asghar Farhadi - Elly Hakkında (2009)
  6. Asghar Farhadi - Bir Ayrılık (2011)
  7. Jafar Panahi - Ofsayt (2006)
  8. Jafar Panahi - Bu Bir Film Değil (2011)
  9. Mohsen Makhmalbaf - Ekmek ve Çiçek (1996)
  10. Marjane Satrapi - Persepolis (2007)
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Yasemin Kaya ve Utku Özer

Yasemin Kaya: ODTÜ’de iktisat lisansını, Boston Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Geçmişte makroekonomi, finans sektörü ve ekonomi politikaları üzerine yazdı; bugün bu alanla bağını profesyonel iş hayatı üzerinden sürdürüyor. 2023’ten bu yana ise edebiyat, yayıncılık ve okuma kültürü üzerine yazıyor. İstanbul’da yaşıyor. Utku Özer: 1982 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans derecesini aldı. 2006 yılında Marmara Üniversitesi’nde, Sovyet sonrası dönemde ulus inşası dinamiklerini ele aldığı teziyle Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisansını tamamladı. Doktora derecesini ise 2012’de İstanbul Üniversitesi’nden, “İmparatorlukların çözülmesi ve yeniden biçimlendirilmesinde milliyetçiliğin rolü: Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı örnekleri” başlıklı çalışmasıyla aldı. 2009–2012 yılları arasında Maltepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak görev yapan Özer, 2012–2015 yılları arasında aynı üniversitede yardımcı doçent olarak akademik çalışmalarını sürdürdü. 2016 yılında doktora sonrası araştırmalarını yürütmek üzere Yunanistan’a taşınan Özer, halen Atina’da yaşamakta ve çalışmalarını Athens Institute for Education and Research (ATINER) bünyesinde sürdürmekte.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti