1930’larda ‘şerbet’ krizi: Binlerce insan aynı bardakta buluşuyor

1777, demirhindi şerbeti ve şekerlemeleri ile meşhur Hacı Bekir’in ilk mağazasından bir fotoğraf
Şerbetin bilinen tarihi 11’inci yüzyıla kadar uzanıyor. Besleyici yanıyla ara öğün olarak kullanılan şerbet, sıcak günlerin serinleme içeceğiydi. Osmanlı’da altın çağlarını yaşamaya başlayan şerbet, günün her saati tüketilen bir içecek hâline gelmişti.
Şerbetçi dükkânında raflara dizilmiş rengarenk kristal şişeler, bir yanıyla mevsimi diğer yanıyla da zenginliği anlatıyordu:
Osmanlı’nın en gözde şerbetleri gül, zambak, menekşe, fulya, yasemin, muhabbet, iğde ve akıllara durgunluk veren reçetesiyle nilüfer çiçeklerinden yapılmaktaydı. Mevsimine göre limonata, üzüm, elma, armut, ayva, erik, badem, kavun çekirdeği, nar, dut, nane, koruk ve ceviz şerbetleri raflarda yerini alırdı. Böğürtlen, çilek, kızılcık, kayısı, ağaç çileği, mandalina, portakal, şeftali, turunç, vişne, gül, amber, fulya çiçeği, menekşe, yasemin çiçeği, demirhindi, keçiboynuzu, Antep fıstığı şerbetleri ise en çok tercih edilen şerbetlerdi. Bununla birlikte balla ve sirkeyle yapılan sirkencübin şerbeti susuzluğu giderir, hastalıklara da şifa olurdu.

Atina'da Şerbetçi Dükkanı, 1838
Almanca scherbett, İtalyanca sorbetto, Fransızca sorbet, İngilizce sherbet olarak geçen şerbetin kökeni üzerine tartışmalar devam ediyor. İnsanı serinleten bu içeceğin hangi ulusa ait olduğuna dair tartışmaların henüz ortaya çıkmadığı 1930’ların İstanbul’unda ciddi bir ‘şerbet’ krizi yaşandı. Aslında birçok konuyla ilgili olan ama şerbetçilerde kristalize olan bir kriz…
Cumhuriyetin ilk 10 yılında İstanbul’un nüfusu çok değişmese de yeni iş kolları sebebiyle vatandaşlar kırsaldan şehir merkezine doğru taşınmaya başlar. Şehirde artan kalabalık, yeni pazarları da beraberinde getirir. Seyyar satıcılık da eskisine göre daha kazançlı bir iş olmaya başlar. Öyle ki ikindi olmadan üç bin bardak şerbet satanlar vardır. Bu yüksek gelir kimi sıkıntıları da beraberinde getirir.
Yazın geldiğini şerbetçiden anlamak
Kış aylarında kömürcülük yapan, kömür depolarında hamal olarak çalışan birçok İstanbullu aile, yazları şerbetçilik ile geçinmeyi planlar. Evet, seyyar şerbetçilik ile kömürcülük arasında benzer yönler var:
- Uzun süre ağır bir şeyler taşımak
- Mevsim sıcaklığının tersine etkide bulunmak
İlk bakışta plan gayet mantıklı. Ama şerbet üretimi ustalık gerektiriyor: -“Yaparız, sıkıntı değil! Ne olacak meyve, su, bir de tuluk.”
Sokaklarda bitmeye başlayan şerbetçilerin yazın yaklaştığını anlamak mümkündü artık. Mahmud Yesari, 14 Eylül 1938 tarihli yazısında seyyar satıcılar hakkında "Onlar takvime ve saate benzerler! Bize yazın geldiğini, kışın yaklaştığını, mevsimlerin değiştiğini hatırlatır" diye yazar. İşte bu takvimin en nadide parçalarından biri şerbetçi, sokağa çıkmasıyla yazı, içeceklerde meyvenin değişmesiyle de geçen ayları hatırlatır.
Seyyar serbest durarak satış yasak!..
Seyyar satıcılar, alan koruma güdüsüyle hareket ederler. Bir sokağın köşesi onundur, yakınlarında başka bir seyyarın satış yapmasına izin vermez. 1929’da buna pek de işlemeyen bir çözüm bulunmuş. Zabıtaların denetlediği kurala göre, seyyar satış yapmak serbest ama durarak satış yapmak yasak. Şerbetçiler ise bu duruma çok tepkili: “Ne zaman bir bardak şerbet doldurmak için dursam zabıta gelip ‘hadi devam et’ diyor. Bardağı dolduramadan gitmek zorunda kalıyorum.”
Haklı bir tepki. Bu kuralın çok işlemediği tahmin ediliyor.
Seyyar satıcının bir diğer özelliği de narasıdır. Hafif esintili sıcak bir yaz günü, sallanan perdelerin arasından odaya giren seyyar sözler, kafayı pencereden çıkarıp bakmadıkça pek de anlamlı gelmez insana.
Sovanvaaa domavaaaa
Voramsiyeeeaaa
Amıtttttttttttttt pek dayıı amıttttttttt
Çaaaaaağsmit!
Gompiiieeeğğ
Simiiidiaaaaa
Doaaaaa bieeee
Biliya biliya biliyyyyyaaaaaaa
Hurdjiciyaeh
Hatta pencereden aşağıda seyyarın tezgahı gözükse bile insanın içinde “Ne satıyorsun?” diye bağırma merakı uyanır. Şikâyete konu olan bütün bu gürültülerde de şerbetçiler yazın ilk sırada yer almış. Medenileşmek bir yanıyla da sokaktan bu sesleri çıkarmak gibi algılanıyordu.

Cumhuriyetin ilk yıllarından seyyar şerbetçi
“Var mı dişine güvenen?”
İnsan anlaşılır bir söz de duymak ister, tüm seyyar gürültülerinin arasında. Olmuyor değil. İstanbul’un belalı mahallelerinden birine dalıp “Var mı dişine güvenen?” diye bağırıp sağ salim çıkmak da bi' şerbetçiye nasip olur herhalde.
Şerbet özellikleri sebebiyle, tarçını, nanesi, meyve tatlarıyla insanı serinleten bir içecek. Bu lezzetler içecek soğudukça daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu sebeple şerbetçiler, basıyorlar buzu şerbetin içine.
Bu durum da İstanbul’da küçük bir krize sebep oluyor. 1931 yılındaki bir haber başlığı şu şekilde: “Buz yok! Havalar ısınır ısınmaz buhran baş gösterdi”
Habere göre, geçen sene de aynı kriz yaşanmış, belediye buz fabrikasında yeni bir tesisat yapacağına söz vermiş. Ama maalesef sonuç hüsran… Artan talebe yetişemeyen bir buz fabrikası…
Buz karaborsada; bardak kardeşliği
Beklenen olur. Buz karaborsaya düşer. Belediye buz fiyatlarını sabitler. Ancak el altından karaborsa buz satışı devam eder. Günde ortalama 3 bin bardak satan bir seyyar şerbetçi için buzun karaborsaya düşmesi pek de sıkıntı olmaz. Ancak artan buz fiyatlarını diğer giderlerle dengelemeli.
Şerbet giderlerinin başında taze meyveler, su ve temizlik geliyor. Zaten şerbetçilikte başka gider yok. Taze meyveler yerine renklendirici boyalar, suyu kuyudan çekeriz, bin kişiye bir bardak.
Osmanlı’da şifa olsun diye de içilen, hatta alternatif tıbbın ilk örneklerinden biri olan şerbet, zehir saçmaya başlar. Midesi yanıp hastaneye gitme gereği duymayanlar bir yana, 1935’ten itibaren başta çocuklar olmak üzere birçok zehirlenme vakası gazetelerde haber olur.
Belediye yeni kurallar koymak zorunda kalır. Şerbetçilerden örnekler alınarak boya kullanıp kullanmadığı düzenli olarak denetlenmeye başlar. Seyyar ve dükkânlar için Terkos suyu kullanmak ve bardakların yıkanması zorunlu hâle getirilir.

Eroinin sokak ismi “şerbet” miydi?
Bugünün kahvecileri gibi dönemin de şerbetçileri, şerbet dükkanları arkadaşların beraber vakit geçirdiği, tanımadıkların birbirleriyle bakıştığı, ahbapların küçük dedikodularını kahkahalarla paylaştığı mekânlar olarak öne çıkıyor. Şerbetçiler, diğer mekanlara göre daha kalabalık, hareketli, sirkülasyonu olan mekanlar… Bu kalabalık ve hareketli ortam, mesela eroin transferine güzel bir kamuflaj oluyor. 1930’larda İstanbullular en az iki haberde, eroin transferinin şerbetçide gerçekleştiğini okuyor. Tabii bu yakalananların haberi…
Şerbetin en iyi serinletici olma iddiası 1960’lara kadar devam ediyor. Ta ki 1954’te ilk fabrikasını açan dünya markasına kadar… Sonrasında şerbet, önüne “lohusa” ekini alarak her bebek doğduğunda hatırlanan bir içeceğe dönüşüyor.

Amerikalı yazar James Baldwin Kabataş'ta (1965), Görsel: Fotoğraf sanatçısı Sedat Pakay
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
baltalimanı, şerbet, rakı, baltaoğlu süleyman , ibb yayınları
04 Eki 2022

YAZARLAR

Oğul Doğa Gökşin
https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR



