Anneliğin ‘kutsal’ topraklarında yeni bir oyun

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
"Anne" olunca bir kadın ne doğurur? Sezonun en yeni oyunlarından Kutsal’ın sorusu/sorunsalı en temelde galiba bu cümle kadar sade olurdu. Kendi yanıtlarımı sıralayayım: Heyecan, endişe, mutluluk, tarif edilemeyecek bir sevgi, bağlılık, korku, yetersizlik, kabus, vicdan azabı, suçluluk, kıskançlık, umut, kaybetme anksiyetesi, kendi ölümünden daha önce hiç olmadığı kadar korkma, merak, utanç, güç, zayıflık… Buraya annelik deneyimi olan her bir kadın, kendi kelimesini ekleyebilir ve bu liste sonsuza kadar uzayabilir. Coğrafya ve zaman fark etmeksizin, tüm annelerin birbirini anlayabileceği tanımsız bir dilin sözlüğünü oluşturabiliriz böylece.
Tatlı Ekşi Tiyatro ve Biletinial ortak yapımı Kutsal; sahnelenmeden önce farklı zamanlarda okuyup çok etkilendiğim metniyle sezonun sözü en sert ve kuvvetli oyunlarından biri olarak geçen hafta seyirci karşısına çıktı. İngiliz yazar Morgan Lloyd Malcolm’ın kaleme aldığı oyun, annelik deneyimine, çok konuşulmayan (konuşulması pek de tasvip ve tercih edilmeyen) uç bir noktadan bakıyor.
Özgün adıyla Mom, bizde Melisa Kesmez’in duru çevirisiyle ve Kutsal adıyla sahnede. Yazar Malcolm, bizi tanıştırdığı "taze" anne Nina’nın peşinde, anneliğin hemen her kültürde ve zamanda "kutsal" olduğu iddia edilen topraklarının, puslu, kirli, görmezden gelinen, ürkütücü sularına çekiyor. Oyun, eskiden belki ancak kadınlar arasında sessizce dile getirilen, şimdilerde biraz da sosyal medyanın etkisiyle daha çok duyulan, annelikle birlikte gelen depresif, tüketici, kadına ve bazen bebeğe de duygusal ve fiziksel olarak zarar veren hâlleri düşünmeye, hissetmeye çağırıyor. Literatürde "Sarsılmış bebek sendromu" olarak bilinen durum üzerinden kurulan hikaye, kendi annesinin kaybının hemen üzerine çocuğunu dünyaya getirmiş olan genç bir annenin, bu deneyimle başa çıkamamasının çok güçlü bir anlatısı.
Oyunun Türkiye’deki ilk yorumu olan Kutsal’ı, daha önce pek çok çağdaş yabancı yazarın oyununu sahneye taşımış olan Tuğrul Tülek’in rejisi ve üç kadın oyuncunun, Seda Türkmen, Ümmü Putgül ve Neriman Uğur’un oyuna başarıyla yerleşen yorumlarıyla izliyoruz. Cem Yılmazer’in bizi önce beyazın, sonra renk tayfının çeşitliliği içine yerleştiren dekor ve ışık tasarımı, oyunun en güçlü yanlarından biri. Bembeyaz başlayan ve göze ilk anda tek tip hissi veren dekor, tüm yüzeyleriyle renkten renge bürünerek oyunun farklı mekanları olarak hizmet ediyor. Sahnenin gerisinde, küp küp bölünmüş hâldeki beyaz duvar, bizi önce bir okyanusa/denize/anne karnındaki suya götürecek görüntülere ulaştıracak. Nina, bu su görüntüsü ve sesiyle belirecek karşımızda ilkin. Nina’nın doğum anıyla/doğumdan üç ay sonraki hâlini, Seda Türkmen’in bedenini adeta suya bıraktığı devinimi eşliğinde önümüze seriyor oyun. Ve bu ilk reji fikri, hem doğum deneyiminin kuvvetini hem de akabindeki karmaşık ruh hâlini tek bir dans sahnesiyle nefis bir şekilde somutlaştırıyor.
Yeni bir annenin yorgun kalbinin içinde
Nina’nın üç aylık bebeğinin kılık kıyafetiyle adeta işgal edilmiş evine bu çarpıcı açılış sahnesiyle giriş yapıyoruz. Burası belki de Nina’nın karmaşık zihninin ve yorgun kalbinin içi… Bu, bebeği Joe’dan ayrı geçireceği ilk gece. Yakın arkadaşı, aynı zamanda bir doğum sonrası destek uzmanı olan Jackie ile şarap içip pizza yiyecekler; eski günlerden söz edip hayaller kuracaklar ve mümkünse Nina da kendini biraz "salacak"… Bebek Joe ise babaanne Pearl ve oyunda sadece adını duyacağımız baba David’e emanet olacak o gece…

Nina ile Jackie’nin doğumdan sonraki bu ilk buluşmasında, en baştan itibaren Nina’nın kendini içinde bulduğu annelik yolculuğundaki sarsılmış, şaşkın ve çaresiz hâlini fark ediyoruz. Metnin ikili diyalog akışı ve sahnenin karmaşası evet... Ama en çok da Nina rolündeki Seda Türkmen’in kafayı dağıtıp sakinleşmekle bütün gece bebeğiyle ilgili sevgi/kaygı/bezginlik karışımı duygularından bahsetme isteği arasındaki gelgitli hâli sağlıyor bunu. Jackie ise hem anlayışlı bir arkadaş hem de alanında uzman bir profesyonel olarak yanında Nina’nın. Jackie’nin eğilimi, Nina’yı hem anlamaya ve sakinleştirmeye hem de onu profesyonel destek almaya teşvik etme yönünde. Bir süre sonra doğum sonrası süreçte destek almadığı için arkadaşını zorlamaya, zamanla suçlamaya doğru gidecek bu tavır…
Pearl'ün heyecanla girip çıktığı evde verdiği ilk izlenim ise son derece destekçi, anlayışlı, kolaylaştırıcı bir babaanne/kayınvalide rolü. Ta ki Nina’nın zihninde dönüp duran o kötü ihtimal gerçek olana kadar... O gece Nina ile Jackie’ye gelen telefonun ucundaki Pearl, bebeğin nöbet geçirdiği ve hastanede oldukları haberini veriyor. Kutsal’ın tansiyonu ve Nina’nın kabusları da bu haberin ardından yükselmeye başlıyor. Nina’nın bebeğine zarar vermiş olma ihtimalinin sorgulandığı oyun boyunca babaanne Pearl’ün ve uzman/arkadaş Jackie’nin Nina’ya karşı tavırlarının değişimini izliyoruz. Nina’nın süreç ilerledikçe yaşadığı yalnızlaşmayı ve içine hapsolduğu labirenti takip ederken bir yandan da zamanda geri dönüşlerle, doğum yapmadan hemen önce hastalık nedeniyle kaybettiği annesiyle ilişkisini de görüyoruz.
Oyun; ev, hastane, mahkeme, Nina’nın annesinin evi gibi farklı mekanları Yılmazer’in dekorun üzerine ışıklarla kurduğu tasarımla ayrıştırıyor. Ömer Sarıgedik’in müzik tasarımı da dekor ve ışık tasarımı gibi oyunu ve özellikle Nina’nın "vurgun" anlarını sarıp sarmalayan bir unsur. Her ne kadar her "kötü" gelişmede gelen sesle yükselen sert vurgu bana biraz fazla geldiyse de olayların ve duyguların akışını müzikle eşleştiriyor reji. Mekan değişiklikleri ise seyirciden bir parça dikkat istiyor. Nina-anne sahneleriyle sık sık geri giden oyunun zaman/mekan farklılıklarını kaçırmamak için titiz bir izleme şart.
Sezonun en güçlü oyunculuk performanslarından: Seda Türkmen
Oyunun tartışmasız en güçlü, en akılda kalıcı ve çarpıcı yanı ise Seda Türkmen’in bedeniyle, mimikleriyle, sesiyle, bakışlarıyla dönüştüğü Nina. Karakterin zorlu annelik deneyimini kendi içine geçirip yumuşak, sıcak ve bir o kadar sert ve soğukkanlı oynuyor Türkmen. Cambazın Cenazesi’nden İstila’ya Hakikat, Elbet Bir Gün’den Istırap Korosu’na dahil olduğu her oyunda karakterini kağıttan alıp bedeninde yeniden doğuran bir oyuncu olduğunu biliyorduk Türkmen’in. Ama bu kez, yukarıdakilerin her birinden çok daha zor ve yıpratıcı bir işin altından layıkıyla kalkıyor. Tuğçe Ulugün Tuna’nın—ki kendisi Türkiye’de çağdaş dans denince en üst sıralarda yer alan isimdir—koreografisiyle; Nina’nın gergin, komik, sarkastik, yorgun, bıkkın, isyankar, üzgün, sinirli her türlü hâlini milim milim taşıyor sahneye Türkmen.

Sahnede ilk kez izlediğim Ümmü Putgül, Jackie’de, anlayışlı arkadaştan sinir bozucu derecede profesyonel bir uzmana dönüşürken oyunun ana hattını da ustalıkla çizen bir rolde. Neriman Uğur, hem kayınvalide Pearl hem de anne Pearl olarak sesini, tavrını, duruşunu ayrıştırıp, bize bir üst kuşaktan iki farklı anne modelini pürüzsüzce sergiliyor. Üstüne bir de hâkim olarak Nina’nın anneliğine dair karar veren mertebede çıkıyor karşımıza. (Uğur’un oyunculuğuna değil ama hasta battaniyesiyle ayrıştırılan sahne yorumuna bir küçük itirazım var. O battaniye zayıf bir görsel olmasının yanı sıra altındaki eteği örtecek şekilde Seda Türkmen ile Neriman Uğur tarafından her çekiştirildiğinde, beni Nina ile annesi arasındaki yoğun diyalogdan koparmayı başardı.)
Tuğrul Tülek’in bugüne dek izlediğim rejilerinin arasında imzasını en belirgin şekilde attığı iş olduğunu düşünüyorum Kutsal’ın. Açılışı yapan ve sonrasında finale giderken daha sert bir formunu izlediğimiz doğum sahneleri ile Nina’nın kendisine "saldıran" söylemlere karşı eyleme geçtiği, çizgi film estetiği taşıyan sahneler, rejinin yaratım gücü en yüksek kısımları olarak aklıma yerleşiyor. Oyunun pek çok noktasında, incelikle kurulmuş bir komedi aksını da takip ediyoruz.
Öte yandan yer yer metnin ve oyunculukların üstüne de çıkan bir reji imzası seziliyor. Döngüsel bir akışı olan oyunun kimi sahnelerinde grotesk kiminde mistik denebilecek müdahalelerin akışı—evet, eğip bükme niyetiyle olsa bile—bozduğunu, “Burası neden böyle yorumlanmış?” dedirterek seyirciyi anlama/anlamlandırma çabasına soktuğunu düşünüyorum. Keza bu sahnelerde oyuncuların tüm performatif çabaları da uyumsuz ve eklektik geldi gözüme. (Oyunu izleyen seyirci hangi sahnelerden bahsettiğimi kolaylıkla fark edecektir.) Oysa metin o kadar güçlü, üç oyuncu da zaten o kadar belirgin ki, bazı sahneler daha hafif dokunuşlarla da geçebilir ve oyun gücünden bir şey kaybetmezdi.
Güldüren, üzen, kızdıran bir annelik öyküsü
Kutsal, gerilim/mizah dokusunu metinde de reji ve oyunculuklarda da çok dengeli bir şekilde örüyor. Nina’nın içine düştüğü o karanlık girdapta yol alırken bu kadar gülüyor olmanıza şaşıracağınıza eminim. Oyunun benim için zirvesi ise Nina’nın “Bir kişi bile bana gerçekten iyi olup olmadığımı sormadı” cümlesini de sarf ettiği tiradı. Sinirlerimi çelik gibi geren bu bölümde Türkmen enfes bir iş çıkarıyor. Sezonun en iyi oyunculuk performanslarından birini izleyeceksiniz.
Kutsal, bizi annelik deneyiminde sık dillendirilmeyen zorlu bir yolculuğa çekiyor. Sürecin hâlâ içinde olan ya da yakın zamanda "atlatmış" olanlar kadar, çocukları boyunu aşmış anneleri de alıp sürükleyecek, tüyleri sıkça diken diken edecek bir yolculuk bu. Belki de kadınlardan da çok; anneliği yerli yersiz kutsamaya doyamayan erkeklerin izlemesi gereken, bu sayede meseleye dair kavrayışlarını genişletmelerine yardımcı olarak bir oyun.
Not almalı: Kutsal, 25 Şubat Salı akşamı Caddebostan Kültür Merkezi’nde izlenebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




