İstanbul’da neden bir Doğu Roma müzesi yok?

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Hipodrom’un izleri Sultanahmet Meydanı’nın altında ve çevresindedir. Büyük Saray’ın kalıntıları parçalar hâlindedir. Sarnıçlar, surlar, sütunlar, yazıtlar, mozaikler, mezar taşları, sikkeler, mühürler, mimari parçalar ve arkeolojik buluntular şehrin farklı noktalarına dağılmıştır.
Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği. Bu hikaye bu şehrin yalnız arkeolojik geçmişi değildir; sokaklarında yürüdüğümüz, meydanlarında durduğumuz, camilerinde, kiliselerinde, sarnıçlarında ve surlarında izlerini gördüğümüz yaşayan bir hafızadır.
- Benim temel sorum ise şu: "Bu büyük hikayeyi İstanbul’da nerede bütünlüklü biçimde okuyabiliyoruz?"
Bu soruyu bir akademisyen iddiasıyla değil, 38 yıldır alanda rehberlik yapan biri olarak soruyorum. Yıllardır yerli ve yabancı ziyaretçilerle Ayasofya’yı, Hipodrom’u, sarnıçları, surları, Kariye’yi, eski kiliseleri, saray kalıntılarını ve arkeoloji müzelerini geziyorum. Sahada çok açık biçimde gördüğüm bir eksiklik var: İstanbul’un Roma / Doğu Roma hikayesi çok güçlü, ama anlatısı dağınık.
Adı Bizans mı, Doğu Roma mı?
Bu isim tartışması önemli, ama asıl meselenin önüne geçmemeli. Evet, o devlet kendi çağında kendine “Bizans” demiyordu. Kendi gözünde Roma İmparatorluğu’ydu. Halkı kendini Romalı / Rum olarak görüyordu. “Bizans” daha sonra tarihçilerin kullandığı modern bir adlandırma. “Doğu Roma” ise bugün Konstantinopolis merkezli Roma devamını anlatmak için kullandığımız daha açıklayıcı bir terim.
Ama buradan “Bizanslılar kendilerine Bizans demedi, o hâlde biz de bu adı kullanmayalım” sonucuna varmak bana doğru gelmiyor. Tarihte birçok adlandırma sonradan yerleşmiştir. Hititler kendilerine “Hitit” demiyordu; Osmanlılar çoğu zaman “Devlet-i Aliyye” ya da “Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye” gibi adlar kullanıyordu. Bugün dünya “Ottoman Empire” olarak anıyor, biz de “Osmanlı İmparatorluğu” diyoruz. Antik Mısır dediğimizde de eski Mısırlıların kendi ülkelerine verdikleri adı kullanmıyoruz.
Bu yüzden “Bizans” adını kullanmak başlı başına yanlış değildir. Yanlış olan, bu adı kullanırken Doğu Roma’nın kendini Roma olarak gördüğünü unutmaktır. Mesele kelimeyi yasaklamak değil, kelimenin neyi örttüğünü ve neyi açıkladığını bilmektir. “Bizans” dünya çapında kabul görmüş, akademide, müzecilikte, yayıncılıkta ve kültür turizminde yerleşmiş bir addır. Bu kadar yaygın kullanılan bir terimden tümüyle kaçınmak, anlatıyı güçlendirmek yerine bazen zorlaştırabilir.
Bu nedenle müzenin adı elbette tartışılabilir. Bizans Müzesi olabilir. Doğu Roma Müzesi olabilir. Konstantinopolis Roma Müzesi olabilir. Roma İstanbulu Müzesi olabilir. Hatta büyük bir İstanbul Müzesi’nin en güçlü bölümlerinden biri olarak da düşünülebilir. Benim için isimden daha önemli olan, İstanbul’un bin yılı aşan imparatorluk başkentliği hikayesinin çağdaş, bilimsel, anlaşılır ve özgüvenli bir müze diliyle anlatılmasıdır.
Bu miras kimin?
Bu konu açıldığında sık sık şu soru geliyor: “Bu mirası anlatmak Yunan gibi düşünmek midir?” Bence hayır. Tam tersine, bu mirası anlatmak İstanbul gibi düşünmektir. Doğu Roma / Bizans mirasını doğrudan Yunan tarihiyle özdeşleştirmek büyük bir indirgeme olur. Bu imparatorluk çok dilli, çok kültürlü, çok katmanlı bir dünyaydı. Latin, Grek, Ermeni, Süryani, Slav, Türkî ve başka pek çok unsur bu dünyanın içinde yer aldı. İstanbul ise bu dünyanın sıradan bir şehri değil, başkentiydi.
Bu miras öncelikle İstanbul’un tarihidir. Ayasofya, Kariye, Hipodrom, sarnıçlar, surlar ve Büyük Saray kalıntıları bu şehrin içindedir. Bunları anlatmak "İstanbul’u birilerine bırakmak" değildir. Tam tersine, bu mirası İstanbul’dan ve Türkiye’den sahiplenmektir. Biz anlatmazsak başkaları kendi bakış açısıyla anlatır. Benim derdim politika değil, kültür. Bir mirası anlatmak, bugünün kimlik tartışmalarına teslim olmak değil; “Bu şehir bu derinliği taşıyor ve biz bunu biliyoruz” demektir.
Açık hava müzesi olmak yetmez
İstanbul elbette büyük bir açık hava müzesidir. Fakat açık hava müzesinin de bir anlatıya ihtiyacı vardır. Bir ziyaretçi ya da İstanbullu, Hipodrom’da yürürken oranın ne olduğunu nasıl anlayacak? Ayasofya ile Büyük Saray arasındaki ilişkiyi kim anlatacak? Surlar, sarnıçlar, limanlar, kiliseler, saray kalıntıları ve gündelik hayat nasıl aynı hikayenin parçaları hâline gelecek?
Müze, şehrin yerine geçen bir yapı olmak zorunda değildir. İyi bir müze şehre açılan kapı olur. Ziyaretçiyi hazırlar, yönlendirir, bağlam verir. Sonra onu sokağa, meydana, surlara, sarnıçlara, eski kiliselere ve liman izlerine bağlar. İstanbul’un ihtiyacı biraz da budur: Dağınık hafızayı biraraya getiren güçlü bir başlangıç noktası.
Bu başlangıç noktası, turistler kadar İstanbullular için de önemlidir. Çünkü birçok İstanbullu yaşadığı şehrin Roma / Doğu Roma geçmişini bölük pörçük bilir. Ayasofya’yı bilir, ama Hipodrom’un ne kadar büyük bir siyasi ve toplumsal alan olduğunu bilmeyebilir. Sarnıçları bilir, ama bu su sisteminin başkenti nasıl ayakta tuttuğunu bütünlüklü biçimde düşünmeyebilir.
Arkeoloji Müzesi var, yetmez mi?
İstanbul Arkeoloji Müzeleri çok değerli bir kurumdur. Türkiye müzeciliğinin en önemli kurumlarından biridir. Burada mesele birkaç Doğu Roma eserinin bir müzede bulunup bulunmaması değil; mesele bir başkentlik hikayesini anlatmaktır. Bir imparatorluğun yönetimini, sarayını, kilisesini, gündelik hayatını, ticaretini, limanlarını, surlarını, mezhep tartışmalarını, sanatını, mozaiklerini, sikkelerini, mühürlerini, yazıtlarını, mezarlarını, dönüşümlerini ve Osmanlı’ya devreden şehir hafızasını birlikte okuyabilmekten söz ediyoruz.
Bu bir vitrin meselesi değildir; bu bir anlatı meselesidir. İyi bir müze, ziyaretçiyi yormadan yönlendiren görünmez bir rehber gibi çalışmalıdır. İstanbul’un Roma / Doğu Roma mirası için de aynı ihtiyaç var. Eser var, yapı var, kalıntı var, hafıza var; eksik olan bunları bir şehir hikayesi içinde birleştiren çağdaş müze anlatısı.
Sergilenecek eser var mı?
Sandığımızdan çok daha fazla malzeme var. Mozaikler, sütun başlıkları, mimari parçalar, yazıtlar, sikkeler, mühürler, seramikler, mezar taşları, ikonalar, saray ve kilise kalıntıları, liman buluntuları, eski çizimler, kazı belgeleri ve haritalar böyle bir müzenin parçası olabilir. Üstelik çağdaş müzecilik artık yalnız nesne sergilemek anlamına gelmiyor. Mekan, hikaye, harita, ses, görüntü, dijital canlandırma, kentsel rota ve arkeolojik bilgi birlikte kullanılabiliyor.
- Konstantinopolis’in Hipodromu nasıl bir yerdi? Büyük Saray nereye uzanıyordu? Ayasofya imparatorluk törenlerinde nasıl bir rol oynuyordu? Surlar neyi koruyordu? Yenikapı’daki liman kentin dünyayla ilişkisini nasıl gösteriyordu? Sarnıçlar bu şehri nasıl ayakta tutuyordu?
Bunlar tek tek eserlerden daha büyük sorulardır. İyi bir Doğu Roma / Konstantinopolis müzesi, bu sorulara vitrindeki objelerle birlikte şehrin kendisine açılan rotalarla cevap verebilir.
Müze siyasi bir mühür değildir
Bazen şu soru da geliyor: “Yunanistan’da büyük bir Osmanlı müzesi var mı?” Bildiğim kadarıyla Yunanistan’da büyük ve bütünlüklü bir Osmanlı İmparatorluğu müzesi yok. Bunun eksiklik olduğunu ben de düşünürüm. Ama başka ülkelerdeki eksiklikler bizim eksikliğimizi haklı çıkarmaz. Yunanistan’da Osmanlı mirasının yeterince anlatılmaması, İstanbul’da Roma / Doğu Roma mirasının eksik anlatılmasına gerekçe olamaz.
Bazı insanlar böyle bir müzenin “Yunanlaştırma” anlamına geleceğinden kaygı duyuyor. Ben tam tersini düşünüyorum. Bu mirası anlatmamak onu korumak değildir. Bu mirası görünmez kılmak egemenlik göstergesi değildir. Asıl özgüven, İstanbul’un bütün katmanlarını kendi dilimizle, kendi kurumlarımızla, bilimsel ve güçlü biçimde anlatabilmektir.
Müze kurmak “Burası başkasınındı” demek değildir. Müze kurmak “Bu şehir bu derinliği taşıyor ve biz bunu kendi bağlamımızla anlatıyoruz” demektir. Ayasofya bunun en güçlü örneklerinden biridir. Roma / Doğu Roma, Osmanlı ve Cumhuriyet katmanlarını aynı anda taşır. Bu katmanlardan birini anlatmak diğerini zayıflatmaz; İstanbul’un tarihsel büyüklüğünü gösterir.
İstanbul Müzesi'ne de ihtiyaç var
Benim önerim mutlaka dar anlamda “Bizans Müzesi” adıyla sınırlı olmak zorunda değil. Bence İstanbul’un tarih öncesinden bugüne uzanan büyük, çağdaş, dünya çapında bir İstanbul Müzesi’ne de ihtiyacı var. Yenikapı’daki Neolitik izlerden Theodosius Limanı’na, Roma ve Doğu Roma’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten bugünün metropolüne kadar uzanan büyük bir şehir müzesi düşünülebilir.
Böyle bir müzenin en güçlü bölümlerinden biri İstanbul’un Roma / Doğu Roma başkentliği olur. Çünkü bu başkentlik hikayesi olmadan İstanbul’un dünya tarihindeki yeri tam anlamıyla anlatılamaz. İster bağımsız bir Doğu Roma Müzesi olsun, ister büyük bir İstanbul Müzesi’nin güçlü bir bölümü; asıl mesele değişmiyor. Bu bin yıllık hikayeyi İstanbul’dan, kendi kurumlarımızla, kendi dilimizle ve çağdaş müzecilik anlayışıyla anlatıyor muyuz? Bugün benim cevabım şu:
"Yeterince anlatmıyoruz."
Tarih etiket beklemez
İstanbul’un büyüklüğü tek bir döneme, tek bir kimliğe, tek bir anlatıya sığmamasıdır. Bu şehir Neolitik, Trak, Grek, Roma, Doğu Roma, Latin, Osmanlı, Cumhuriyet ve modern Türkiye katmanlarını taşır. Bunların hiçbiri diğerini yok ederek anlaşılmaz.
- Adına Bizans diyelim, Doğu Roma diyelim, Konstantinopolis Roma’sı diyelim… Bu miras burada. Taşta, tuğlada, sarnıçta, meydanda, surda, mozaikte, yazıtta ve hafızada yaşamaya devam ediyor. Adlandırma tartışmasını sağlıklı biçimde yapalım ama bu tartışmanın, İstanbul’un en büyük tarihsel hikayelerinden birini anlatmamıza engel olmasına izin vermeyelim.
Soru aslında çok basit: "Biz bu mirası İstanbul’dan, kendi bağlamımızla, çağdaş ve özgüvenli bir müze diliyle anlatacak mıyız?" Bence artık bu soruyu sormanın zamanı çoktan geldi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Şerif Yenen
Anadolu’nun 12.000 yıla uzanan uygarlıklar tarihini sahada, metinde ve kamusal alanda anlatan bir kültür tarihçisi ve profesyonel turist rehberidir. Çalışmaları, avcı-toplayıcı topluluklardan Neolitik yerleşimlere, antik uygarlıklardan Bizans ve Osmanlı dünyasına uzanan geniş bir zaman dilimini kapsar. Yenen, kültürel mirasın korunması, kentsel ve kırsal arkeoloji, “yaşayan peyzaj” ve tarih ile gündelik hayat arasındaki ilişki üzerine üretmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Smithsonian Institution başta olmak üzere müzeler, üniversiteler ve kültür kurumlarında çok sayıda sunum yapmış; Anadolu’nun kültürel mirasını uluslararası izleyiciyle buluşturmuştur. Üç ciltlik Turkish Odyssey adlı kapsamlı kültür rehberinin yazarı olan Yenen, Türkiye’nin farklı bölgelerinde rehberli saha çalışmaları, tematik turlar ve anlatı odaklı kültür projeleri yürütmektedir.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.




