Kayıp neşenin izinde: Yeniden neşelenmek için tek çaremiz Tarkan mı?

Nostalji, 1688’de Johannes Hofer tarafından ölümcül bir hastalık olarak tanımlandığı günden bugüne çok yol kat etti. Ancak nostaljinin ruhu halen aynı paradoksla besleniyor: Eve dönmeyi arzuluyoruz ama o ev artık yerinde yok. Şimdi ise geçmişi idealize eden nostaljiyle geçmişi paramparça eden gerçeklik birbiriyle çatışıyor. Peki tamamlanmamış bir geçmişin üzerinden yeni bir geleceğin inşasına nasıl geçeceğiz?
Kayıp neşenin izinde: Yeniden neşelenmek için tek çaremiz Tarkan mı?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Yaş olarak boomer sayılmam ama tam bir boomer gibi yazıya bir fıkra anlatarak başlayacağım. Hatta Nasreddin Hoca fıkrası. Hoca evinin anahtarını kaybetmiş, telaşla aramaktadır. Yoldan geçen bir komşusu ona yardım etmeyi teklif eder ve birlikte aramaya başlarlar. Epeyce bir süre arayıp bulamayınca komşusu kuşkulanır ve sorar: “Hoca burada mı düşürmüştün tam olarak?” Hoca’nın cevabı nettir: “Hayır,” ve ekler: “Şurada karanlıkta kaybetmiştim ama burası daha aydınlık olduğu için burada arıyorum.” 

Asıl kaybettiğimiz ne? 

Türkiye kaybettiği neşeyi İstanbul’da bir konser salonunda yapılan bir dizi Tarkan konserinde, bir anlığına da olsa bulmuş olabilir mi sahiden? Bir süredir böyle bir anlatı dolaşıyor. 

Açıkçası Tarkan’ı çok severim. Bu anlatıya da kapılıp gitmeye teşneyim bu yüzden. Ancak her nedense bu anlatıya coşkuyla dahil olamadığım bir taraf var. Bu konserlere bilet alma ya da bulma motivasyonu taşısam kesin bulur giderdim bu arada. Yani gitmediğim için fesatlık yapıyor değilim. Zaten çok fazla konser takip eden biri de değilim. Konsere gidenlerin çok eğlendiğine, iyi vakit geçirdiğine de eminim. Birarada olmak hep iyi gelir çünkü. Anlamını abartmadığımız sürece. 

  • Yani Tarkan konserine bilet alma ya da davet edilme imkanı olan, İstanbul’da yaşayan ya da ulaşabilen ve bunu sosyal medyadan paylaşabilen insanların "neşesini" koskocaman bir ülke ya da kültür üzerinden okumakta bir sorun var bana kalırsa. 

Çünkü kaybettiğimizi düşündüğümüz “neşe” böyle bir şey değildi. Karanlıkta kaybettiğimizi aydınlıkta arıyor olabiliriz Nasreddin Hoca misali. Neşe diye hatırladığımız o şey ayrıcalıklardan değil, tek bir kamusal alanın içinde yaşamaktan geliyordu. Ortak bir gerçeklik zemini vardı. Asıl altımızdan kayıp giden bu zemin ve onun içerisinden bir “kaybolan neşe” anlatısı yükseliyor.

En son ne zaman birlikte sevinmiştik? 

Birkaç eski yazıda ve konuşmada, Türkiye’nin en son hep birlikte sevindiği anın 2002 Dünya Kupası’nda, İlhan Mansız’ın golüyle yarı finale yükseldiği an olduğu tezini savunmuştum. Birlikte sevinip üzülmeden nasıl ulus olarak kalınabileceğini de sorgulayarak... 

2002 yazından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı sahiden. O yazın ardından gelen sonbaharda yapılan seçimde Türkiye’de siyasi iktidar değişti ve bir daha da hiç değişmedi. 

Burada bir başka yanılgı daha ortaya çıkıyor tabii. Kaybolan neşeden sadece siyaseti sorumlu tutmak gibi. Kuşkusuz etkisi vardır ve büyüktür ama meseleyi sadece buradan okumakta da bir eksiklik var. Çünkü teknolojideki büyük kırılmayı, 2007 ile beraber hayatımıza girmeye başlayan akıllı telefonları, ardından gelen sosyal medyayı, 2010’larla birlikte artık tek bir kamusal alandan söz edememeyi, hakikatin kaybı ve dolayısıyla herkesin kendi gerçekliği içinde yaşamasını… Şimdi hepsinin üzerine bir de üretken yapay zeka endişesiyle yüzleşiyoruz. 

Tarkan’ın ilk popüler olduğu yılları yaşayanların altından bir zemin kayıp gitti özetle. Öncesini yaşamışlar için “nostaljiye” tutunmak çok konforlu ama ne kadar gerçek? Asıl bunu sorguluyorum ister istemez. 

Geçmişi sadece idealize etmiyoruz aslında

Oksijen yazarı Özge Öner, konuyla ilgili yazdığı yazıda Zygmunt Bauman’a referansla retrotopya kavramına odaklanmıştı. Modern dünyanın geleceğe dair inancını yitirmesiyle ortaya çıkan bir kavram retrotopya. İnsanlar ilerlemeye dair bir umut bulamayınca geçmişi idealize ediyor ve böylece eski güvenli limana sığınıyorlardı. 

Bu bağlantıyı oldukça isabetli bulmakla beraber, yaşanılan krizin içinde “ortak gerçekliğin”, o “büyülenme hâlinin” yitimi yani derin bir teknolojik ve kültürel değişimin olduğunu da hesaba katmak zorundayız. Çünkü geçmiş sadece idealize edilmiyor. Aynı anda geçmişteki o büyülenme hâli, ortak referanslar, büyük anlatılar da parçalanıyor. 

Felsefi analizi de yapılabilir ama bunu somut bir örnekle açıklasam daha iyi olur. Müge Anlı’nın yaptığı programdan bir kesit aktaracağım. Açıkçası ilk karşılaştığımda şoke oldum. Anlı, Selvi Boylum Al Yazmalım filmini kendi gerçeklik filtresinden geçirerek yapı bozuma uğratıyordu: 

“Selvi Boylum Al Yazmalım’ı en az beş bin kere izlemişimdir. Kitabını okumuşumdur, falan filan. Sonra bu programı yaptıktan sonra yine verdi kanal, oturdum izledim. Bütün hayallerim yıkıldı. Çünkü oradaki hikaye şu. Yani serseri bir kamyon şoförü gelmiş oradaki evin küçük kızını kaçırmış, nikah bile kıymamış. Sonra da gitmiş o kızı da çalıştığı yerdeki kadınla aldatmış. Bu kızcağız da elinde bebekle kalmış. Allah’tan ona da öteki adam sahip çıkmış. Sonra Selvi Boylum Al Yazmalım. 

Allah’ın cezası (…) Bütün o romantizmle izlediğim film bu programda yaşadıklarımdan sonra baktım gerçekçi olarak, amanın, almış Türkan Şoray’ın hayatını mahvetmiş o adam. Sonra sen bana bakarsan, ben sana bakarsam, sen dönersen gözlerim sende kalır, bilmem ne, bilmem ne olur, Selvi Boylum Al Yazmalım, Asya’m. Gerizekalı sen kıza neler ettin; ne selvi boylumu ne Asya’mı yani?”  

İşte Müge Anlı’nın geçmişte hayranlıkla izlediği Selvi Boylum Al Yazmalım filmini, bugünün gerçekçi gözlüğüyle izleyip hayallerinin yıkılması olgusunu hepimiz farklı örneklerde, çeşitli düzeylerde yaşıyoruz bugün. Paylaştığımız ortak gerçeklik zemini yitip giderken büyük anlatılar da anlamını yitiriyor. 

Oysa bizleri elimizden tutup bugünlere getiren onlardı. Bu filmleri izlerken Anlı’nın şimdi baktığı açıdan düşünmezdik. Ortak bir büyülenme hâliyle ekranın karşısında çivilenir, hatta gözyaşı dökerdik. Ortalığa bu kadar çok anlatı düşünce, yani izleme çağından paylaşma çağına geçince, gerçeklik romantizmi alaşağı etti

Şimdi ister istemez geçmişi idealize eden nostaljiyle, geçmişi paramparça eden gerçeklik birbiriyle çatışıyor. Bu çatışmanın içinde yol almaya çalışırken Tarkan gibi geçmişten gelen ortak değerleri görüp "Nerede kaldı o neşe ve birlikte eğlenme hâli" diye hayıflanıyoruz ama bunu toplumun hepten neşesini kaybetmesi ya da bulma ihtimaliyle açıklamak her koşulda biraz iddialı geliyor bana. Geçmişte ve hatta yer yer şimdi de nostalji tuzağına sıklıkla düşen biri olarak yazıyorum bunu. 

Restoratif nostaljiye karşı reflektif nostalji

Nostalji tuzağına düşmemek ya da düştüysek de toparlanmak için önereceğim şeyse Reflektif (Yansıtıcı) Nostalji olacak. 2015 yılında erken sayılabilecek yaşlarında kaybettiğimiz Svetlana Boym’a ait bir kavram. 

  • Bu kavramın daha yaratıcı ve meydan okuyan bir tarafı var. Geçmişi yeniden canlandırıp idealize etmekten ziyade üzerine düşünülecek bir nesne olarak ele alıyor. Bireysel anılara odaklanıyor ama onu yeniden canlandırmaya çalışmıyor. 

Evet, zamanın geçişini hüzünle fark etmek yine var ama ilave olarak bunun içinde ironi ve eleştirel bir mesafe de var. Yani geçmişi idealize ederek yeniden inşa eden Restoratif Nostalji’ye göre daha sağaltıcı. 

Tabii bunu açıklamak için nostalji kelimesinin nerenden geldiğini de hatırlamak gerek. Nostalji terimi, ilk kez 1688 yılında Basel Üniversitesi'nde tıp öğrencisi olan Johannes Hofer tarafından "Dissertatio medica de nostalgia oder Heimwehe" başlıklı tezinde kullanılmış. Hofer, özellikle yurt dışında görev yapan İsviçreli paralı askerlerde gözlemlediği patolojik bir tabloyu betimlemiş. 

O dönemde tıbbi bir hastalık olarak ele alınmış çünkü bu askerler, vatanlarından uzaklaştıklarında derin bir melankoliye kapılmakta; iştah kaybı, uykusuzluk, kalp çarpıntısı ve yüksek ateş gibi somatik belirtiler göstermekteymiş. Hofer'e göre bu durum, hastanın bilincinin tamamen memleketine dair imgelerle dolmasıyla gelişen bir bozukluktu.

Evet, nostalji Johannes Hofer’in 1688’de tanımladığı o ölümcül hastalıktan bugüne çok yol kat etti. Ancak nostaljinin ruhu halen aynı paradoksla besleniyor. Eve dönmeyi arzuluyoruz ama o ev artık yerinde yok. Enis Batur’un “Döndüm ki döndüğüm yerde değildim” dizesindeki gibi bir ruh hâli bu. 

İşte nostaljinin tehlikesi de bu imkansız dönüşü mümkünmüş gibi düşünmekte yatıyor. Bu tehlikeden uzaklaşırsak neşe hâlâ çok yerde var. Biraz TikTok kaydırıp hiç görmediğimiz evlerin içinde gezindiğimizde bütün yokluğa, imkansızlıklara rağmen kendini gösteriyor bir yerden. 

Ben bu sıralar Özbekistan’da bir müzik okulunda öğrenci olan çocukların Instagram’da karşılaştığım videolarında yakalıyorum örneğin. Yüzüme istemsiz ama doğal bir gülümseme yayılıyor onları izleyince. Çoğunlukla popüler Türkçe şarkılar söylüyor onlar da. Hatta bolca da Tarkan şarkıları... 

İşte onları dinlerken neşenin sadece geçmişte kalan bir şey olmadığını düşünüyorum bir anlığına. Nostalji tuzağının tamamlanmamış geçmiş çukurundan da uzaklaşıyorum böylece. O çocuklardan, bilakis tamamlanmış bir geçmişin üzerinden yeni bir geleceğin inşa edeceğinin işareti gibi bir enerji yayılıyor ortama. 

Spinoza’nın Conatus kavramı gibi tıpkı: Dünyadan etkilenme ve dünyayı etkileme hissi yeniden gelip yokluyor. Her şeye rağmen.  

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR