

Kavramlara, isimlere kısa başlangıçlar: İKÜ Yayınevi Çok Kısa Bir Başlangıç Serisi
Kitapların oldukça iyi derleme, kürasyon araçları olduğunu söylesek yanılmış olmayız. Zira kitaplar spesifik bir konuya dair ayrıntıların tabiri caizse "paketlenip" sunulmasını mümkün kılıyor.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Pera ya da günümüzdeki adıyla Beyoğlu, kurulduğu dönemde Üsküdar kırlarını, Büyük Saray’ı kapsayan geniş bir panaromaya sahip, çok güzel konumda bir dış mahalleydi… Semtin isminin Yunancada “karşı yaka”, “öte” anlamındaki “Pera” kelimesinden geldiği söylenir. Aslında Pera kelimesi İstanbullu Rumlar tarafından limanın ötesindeki Galata kıyılarını da kapsayan bölge olarak kullanılırdı fakat Avrupalılar bu kelimeyi üzüm bağlarından oluşan Pera bölgesi için “Pera Bağları” şeklinde bir ifadeyle kullanmışlar…”
Birkaç hafta önce hikâyesini Deniz’den öğrendiğim Karaköy’de, Voyvoda Caddesi ve Banker Sokağı’nın kesiştiği noktayı bir araya getiren Kamondo Merdivenleri'nde otururken dinliyorum bu sözleri. Galata-Pera konuları üzerinde düşünmeyi seven, bolca araştırma yapan ve – anlayacağınız üzere – paylaşmaktan da büyük keyif alan sevgili arkadaşım Doğan anlatıyor. Etrafımızdan dolaşarak geçmeye başlayınca insanlar, rahatsızlık vermeyelim diyerek kalkmayı teklif ediyorum Doğan’a. Biraz homurdansa da kabul ediyor ve Galata Kulesi tarafına doğru merdivenleri çıkmaya başlıyoruz.
“Bu anlattıklarını dinleyince aklımdan neler geçti biliyor musun?” diye soruyorum. Anlattıklarını ilgiyle dinlemem onu epey keyiflendiriyor ve merakla devam etmemi bekliyor Doğan. “Beyoğlu üzerine anlattıklarında hep farklı dillerden ve kültürlerden bahsediyorsun. Oysa şimdi nasıl acaba, kimler yaşıyor bu tarih kokan binalarda?”
Doğan buruk bir gülümsemeyle başlıyor cümlelerine. Gözlerine geçmişle ilgili anneannesinden dinlediği hüzünlü hikayelerin ağırlığı çöküyor. Anneannesi Penelopi (dedesinin seslenişiyle Peni) eskiden Pera’da yaşamış çok tatlı bir Rum göçmeniymiş. Zaten Doğan’ın tarih merakı da buradan geliyor.
“Ah çok doğru! Bundan yıllar yıllar önce Pera’da, birbirinden farklı dört grup, Rumlar ağırlıklı olmak üzere, Ermeniler, Museviler ve bu bölgede azınlıkta olan Türkler, farklı bir dengede bir arada yaşarlarmış. Bu çeşitli gruplar arasındaki ilişkiler; kültürel, ticari ve kimi zaman da evlilikle ilerlemiş. Gezgin ve sanatçıların günümüze ulaşan anılarında Pera’daki insanların Türkçe, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Almanca dillerini bir arada kullandıklarını ve bu farklı kültürlerin bir arada yaşaması sonucu semtin Perot denilen sadece bu bölgede konuşulan bir dili dahi oluştuğu yer alır…”
Doğan her zamanki gibi heyecanla anlatmaya devam ederken taze meyve suyu satan güler yüzlü yaşlı esnaftan iki portakal suyu alıyoruz. O dönemleri dinlerken bir yandan da günümüz Beyoğlu’sunda gezinmek hem ilginç hem de romantik bir deneyim oluyor benim için. “Demek öyle…” diyerek keyifle dinlemeye devam ediyorum.
“E tabii eskiden durum epey farklıydı. 1600’lerde bölge nüfusunun %80’i Hristiyanmış. Kendi içinde yerleşkelere ayrılan Galata’da; 70 Rum, 18 Müslüman, 3 Frenk, 2 Ermeni ve 1 Yahudi mahallesi varmış. Şimdi bu durum epey farklı…” diye ekliyor Doğan. Portakal suyunun ekşiliğinden kapadığı gözlerini açması beklediğimden uzun sürüyor, gülmeye başlıyorum.
“Portakal suyunun önce ekşi sonra tatlı gelen hâli gibi zaman…” diyor Doğan, sesini ünlü şairlerin sadece kendi şiirlerini seslendirirken kullandıkları seslerine benzeterek. Bayılır böyle metaforlar yapmaya. Onunla alay edip şakalaşmak isterken bir an söylediği söz üzerine düşünürken buluyorum kendimi. “Modernleşme adı altında yaşanan değişimlerin etkisiyle kent ve kent yaşamı farklı bir görünüm almış gibi görünmüyor mu? Doğan Apartmanı, Kamer Pul Evi, Şapkacı Madam Katia ve daha nicesi günümüzde hâlâ yer alıyor belki ancak bu hızlı değişim süreci yeni deneyim olanakları, davranış biçimleri ve yeni şehirli tipleri yaratmış durumda. Sanki geçmişten günümüze sadece onlar kalmış gibi ve bu yüksek tavanlı ve geniş avlulu ferah evlerde giderek şehre yabancılaşan insanlar oturuyormuş gibi geliyor bana. Sanırım ben portakal suyunun sadece ekşi tarafını tadıyorum son zamanlarda…”
Ben kayıp Beyoğlu’nun peşinden koşarken durduruyor beni olduğum yerde Doğan. “Düşün, senden evvel buralardan milyonlarca insan geçmiş. Yürüdüğün sokaklar yüzlerce yıllık. Gölgesinde dinlendiğimiz binalar kim bilir bizden önce kimleri ağırladı… Canım Arman Ağabeyim, asıl ona sormak lazım şimdinin Pera’sını. Kamer Pul Evi Galata’daki Galip Dede Caddesi üzerinde eski pul dünyasına ta en baştan giriş yapanlardan, Türkiye’deki kuruculardan. 1942 yılında Kamer Arıkan tarafından açılmış, şimdi kültür dünyamız için üstlendiği sorumluluğu Arman Ağabeyim (Arman Arıkan) yürütüyor.” Farkında olmadan Doğan’ın bir yarasına basmışım gibi hissediyorum ve onu hiç bölmeden dinlemeye devam ediyorum. Doğan ise bir yandan esen rüzgâra ceketini siper edip sigarasını yakmaya çalışıyor bir yandan da anlatmaya devam ediyor. “Pul kültürdür,” der Arman Ağabeyim, “Ülkesini, para birimini, nerededir, ne için çıkmıştır belirten, her konuda pul var. Coğrafya, tıp, gemi, uçak... Oscar ödülü kazanıyor pulu çıkıyor, Nobel kazanıyor pulu basılıyor. İyi bir pul koleksiyoncusu olmak isteyenlere önerim doğru desteği almaları. Kendi başınıza pul koleksiyoncusu olamazsınız, bilen yeri, bilen birini bulmalısınız. Pulculukta usta çırak ilişkisi önemli. Pul aldığınız zaman en aşağı bir 20 yıl beklemeniz gerek ki ekmek yiyebilesiniz.” İşte senin “yeni şehirli tipleri” ne bu kadar sebat edebilecek sabra ne de çırak olabilme alçakgönüllülüğüne sahip… Ama biliyor musun? Endişelenmeni yersiz buluyorum. Zira Beyoğlu’nun değişim sürecini belki de kabul etmek ve alışmak gerekiyor. Yoksa senin portakal suyun hep ekşi kalacak…”
Neden bilmiyorum ancak gözlerim doluyor. Portakal suyumu bitirmek istemiyorum. Geçmiş ya da gelecek kavramlarını ya anılarla ya da hayallerle ilişkilendirerek tanımlamaz mıyız? Ancak böylelikle zaman kavramı insanın belleğinde bir anlam kazanmaz mı? Oysa şimdi Tanpınar gibi ne içinde hissediyorum kendimi zamanın ne de büsbütün dışında. Geçmişin kayıp zamanının peşinde koşup erişemeyen ve gelecekten korkan bir hâldeyim. Sanırım şimdilik tek istediğim yeniden Kamondo Merdivenleri'ne gidip öylece oturmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Galata'dan sevgilerle: "Bozmuş" bir semtte yemek, bir Kuledibi bekçisi, kayıp zamanın izinde bir romantik.
04 Nis 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



