

Kavramlara, isimlere kısa başlangıçlar: İKÜ Yayınevi Çok Kısa Bir Başlangıç Serisi Kitapların oldukça iyi derleme, kürasyon araçları olduğunu söylesek yanılmış olmayız. Zira kitaplar spesifik bir konuya dair ayrıntıların tabiri caizse "paketlenip" sunulmasını mümkün kılıyor. Durum böyleyken iyi "paketlenmiş"; çeşitli kavramlara, konulara, isimlere nitelikli bir başlangıç yapmayı mümkün kılacak yayınlar dikkat çekiyor. Oxford University Press’in A Very Short Introductions serisi de bu amaçla yayımlanıyor. Peki, bu yayınlara Türkçe ulaşmak mümkün mü? İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınevi, Oxford University Press’in A Very Short Introductions serisini Türkçeye kazandırıyor ve Aposto! okurlarına %10 indirim avantajı sunuyor. Çok Kısa Bir Başlangıç serisi: Oxford University Press'in geniş bir yelpazedeki konulara özlü ve orijinal girişler sunan; sosyolojiden geleceğe, politikadan edebiyat teorisine birçok alanda dengeli tartışmalara zemin hazırlayacak altyapıyı vadeden serisi Çok Kısa Bir Başlangıç (A Very Short Introduction), İstanbul Kültür Üniversitesi Yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılıyor. Bugüne dek yayımladığı Felsefe, Demokrasi, Kozmoloji, Sanat Tarihi, Psikoloji, Bilinç, Evrim, Rönesans Sanatı kitaplarına mart ayında Tarih, Gelecek, Schopenhauer ve Nietzsche kitaplarını ekleyen yayınevi; ilgi duyulan alanlarda Türkçe, kullanışlı ve uygun fiyatlı bir başlangıç sunuyor. Örneğin Tarih: Çok Kısa Bir Başlangıç kitabı tarihe ilgi duyan herkesin merak ettiği "Tarih, tarihçilik ve tarih yazımı nedir?" sorularının cevaplarını kolay ve anlaşılır biçimde hikâyeleştirerek anlatırken Gelecek: Çok Kısa Bir Başlangıç kitabı geçmişten bugüne insanlığın sorguladığı, korktuğu, araştırdığı temel çalışmaları inceleyerek geleceğe dair ufuk açıcı bir vizyon sunuyor; Schopenhauer ve Nietzsche kitapları ise düşünürlerin yaşamlarına, eserlerine ve düşüncelerine giriş niteliği taşıyor. İlgilendiğiniz alana iyi bir başlangıç yapmak isterseniz 15 Mayıs’a kadar İKÜ Yayınevi’nin Aposto! okurlarına sunduğu %10 indirim avantajından APOSTO koduyla bu adresten yararlanabilirsiniz. İstanbul Kültür Üniversitesi (İKÜ) Yayınevi: 1997 yılında Kültür Koleji Eğitim Vakfı (KEV) tarafından kurulmuş olan ve bugün dört ayrı yerleşkede hizmet veren İstanbul Kültür Üniversitesi; "geleceğe yön verecek yetenekleri besleyen nitelikli bir öğretim vermek ve bilimsel, sanatsal, kültürel faaliyetleri artırmak" misyonuyla, "öğretim, bilimsel araştırma ve topluma hizmet konularında ulusal ve uluslararası saygınlığı olan bir üniversite olmak" vizyonuyla çalışıyor. İstanbul Kültür Üniversitesi’nin 2009 yılında okurlara kişisel ve toplumsal sorunlara alışılmadık açılardan ışık tutan ürünler sunmak hedefiyle hayata geçirdiği İKÜ Yayınevi; Çok Kısa Bir Başlangıç serisinin yanı sıra Akademik, Anı-Biyografi, Araştırma, Düşünce ve Edebiyat-Sanat kategorisindeki yayınlarıyla öne çıkıyor.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Pera ya da günümüzdeki adıyla Beyoğlu, kurulduğu dönemde Üsküdar kırlarını, Büyük Saray’ı kapsayan geniş bir panaromaya sahip, çok güzel konumda bir dış mahalleydi… Semtin isminin Yunancada “karşı yaka”, “öte” anlamındaki “Pera” kelimesinden geldiği söylenir. Aslında Pera kelimesi İstanbullu Rumlar tarafından limanın ötesindeki Galata kıyılarını da kapsayan bölge olarak kullanılırdı fakat Avrupalılar bu kelimeyi üzüm bağlarından oluşan Pera bölgesi için “Pera Bağları” şeklinde bir ifadeyle kullanmışlar…”
Birkaç hafta önce hikâyesini Deniz’den öğrendiğim Karaköy’de, Voyvoda Caddesi ve Banker Sokağı’nın kesiştiği noktayı bir araya getiren Kamondo Merdivenleri'nde otururken dinliyorum bu sözleri. Galata-Pera konuları üzerinde düşünmeyi seven, bolca araştırma yapan ve – anlayacağınız üzere – paylaşmaktan da büyük keyif alan sevgili arkadaşım Doğan anlatıyor. Etrafımızdan dolaşarak geçmeye başlayınca insanlar, rahatsızlık vermeyelim diyerek kalkmayı teklif ediyorum Doğan’a. Biraz homurdansa da kabul ediyor ve Galata Kulesi tarafına doğru merdivenleri çıkmaya başlıyoruz.
“Bu anlattıklarını dinleyince aklımdan neler geçti biliyor musun?” diye soruyorum. Anlattıklarını ilgiyle dinlemem onu epey keyiflendiriyor ve merakla devam etmemi bekliyor Doğan. “Beyoğlu üzerine anlattıklarında hep farklı dillerden ve kültürlerden bahsediyorsun. Oysa şimdi nasıl acaba, kimler yaşıyor bu tarih kokan binalarda?”
Doğan buruk bir gülümsemeyle başlıyor cümlelerine. Gözlerine geçmişle ilgili anneannesinden dinlediği hüzünlü hikayelerin ağırlığı çöküyor. Anneannesi Penelopi (dedesinin seslenişiyle Peni) eskiden Pera’da yaşamış çok tatlı bir Rum göçmeniymiş. Zaten Doğan’ın tarih merakı da buradan geliyor.
“Ah çok doğru! Bundan yıllar yıllar önce Pera’da, birbirinden farklı dört grup, Rumlar ağırlıklı olmak üzere, Ermeniler, Museviler ve bu bölgede azınlıkta olan Türkler, farklı bir dengede bir arada yaşarlarmış. Bu çeşitli gruplar arasındaki ilişkiler; kültürel, ticari ve kimi zaman da evlilikle ilerlemiş. Gezgin ve sanatçıların günümüze ulaşan anılarında Pera’daki insanların Türkçe, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Almanca dillerini bir arada kullandıklarını ve bu farklı kültürlerin bir arada yaşaması sonucu semtin Perot denilen sadece bu bölgede konuşulan bir dili dahi oluştuğu yer alır…”
Doğan her zamanki gibi heyecanla anlatmaya devam ederken taze meyve suyu satan güler yüzlü yaşlı esnaftan iki portakal suyu alıyoruz. O dönemleri dinlerken bir yandan da günümüz Beyoğlu’sunda gezinmek hem ilginç hem de romantik bir deneyim oluyor benim için. “Demek öyle…” diyerek keyifle dinlemeye devam ediyorum.
“E tabii eskiden durum epey farklıydı. 1600’lerde bölge nüfusunun %80’i Hristiyanmış. Kendi içinde yerleşkelere ayrılan Galata’da; 70 Rum, 18 Müslüman, 3 Frenk, 2 Ermeni ve 1 Yahudi mahallesi varmış. Şimdi bu durum epey farklı…” diye ekliyor Doğan. Portakal suyunun ekşiliğinden kapadığı gözlerini açması beklediğimden uzun sürüyor, gülmeye başlıyorum.
“Portakal suyunun önce ekşi sonra tatlı gelen hâli gibi zaman…” diyor Doğan, sesini ünlü şairlerin sadece kendi şiirlerini seslendirirken kullandıkları seslerine benzeterek. Bayılır böyle metaforlar yapmaya. Onunla alay edip şakalaşmak isterken bir an söylediği söz üzerine düşünürken buluyorum kendimi. “Modernleşme adı altında yaşanan değişimlerin etkisiyle kent ve kent yaşamı farklı bir görünüm almış gibi görünmüyor mu? Doğan Apartmanı, Kamer Pul Evi, Şapkacı Madam Katia ve daha nicesi günümüzde hâlâ yer alıyor belki ancak bu hızlı değişim süreci yeni deneyim olanakları, davranış biçimleri ve yeni şehirli tipleri yaratmış durumda. Sanki geçmişten günümüze sadece onlar kalmış gibi ve bu yüksek tavanlı ve geniş avlulu ferah evlerde giderek şehre yabancılaşan insanlar oturuyormuş gibi geliyor bana. Sanırım ben portakal suyunun sadece ekşi tarafını tadıyorum son zamanlarda…”
Ben kayıp Beyoğlu’nun peşinden koşarken durduruyor beni olduğum yerde Doğan. “Düşün, senden evvel buralardan milyonlarca insan geçmiş. Yürüdüğün sokaklar yüzlerce yıllık. Gölgesinde dinlendiğimiz binalar kim bilir bizden önce kimleri ağırladı… Canım Arman Ağabeyim, asıl ona sormak lazım şimdinin Pera’sını. Kamer Pul Evi Galata’daki Galip Dede Caddesi üzerinde eski pul dünyasına ta en baştan giriş yapanlardan, Türkiye’deki kuruculardan. 1942 yılında Kamer Arıkan tarafından açılmış, şimdi kültür dünyamız için üstlendiği sorumluluğu Arman Ağabeyim (Arman Arıkan) yürütüyor.” Farkında olmadan Doğan’ın bir yarasına basmışım gibi hissediyorum ve onu hiç bölmeden dinlemeye devam ediyorum. Doğan ise bir yandan esen rüzgâra ceketini siper edip sigarasını yakmaya çalışıyor bir yandan da anlatmaya devam ediyor. “Pul kültürdür,” der Arman Ağabeyim, “Ülkesini, para birimini, nerededir, ne için çıkmıştır belirten, her konuda pul var. Coğrafya, tıp, gemi, uçak... Oscar ödülü kazanıyor pulu çıkıyor, Nobel kazanıyor pulu basılıyor. İyi bir pul koleksiyoncusu olmak isteyenlere önerim doğru desteği almaları. Kendi başınıza pul koleksiyoncusu olamazsınız, bilen yeri, bilen birini bulmalısınız. Pulculukta usta çırak ilişkisi önemli. Pul aldığınız zaman en aşağı bir 20 yıl beklemeniz gerek ki ekmek yiyebilesiniz.” İşte senin “yeni şehirli tipleri” ne bu kadar sebat edebilecek sabra ne de çırak olabilme alçakgönüllülüğüne sahip… Ama biliyor musun? Endişelenmeni yersiz buluyorum. Zira Beyoğlu’nun değişim sürecini belki de kabul etmek ve alışmak gerekiyor. Yoksa senin portakal suyun hep ekşi kalacak…”
Neden bilmiyorum ancak gözlerim doluyor. Portakal suyumu bitirmek istemiyorum. Geçmiş ya da gelecek kavramlarını ya anılarla ya da hayallerle ilişkilendirerek tanımlamaz mıyız? Ancak böylelikle zaman kavramı insanın belleğinde bir anlam kazanmaz mı? Oysa şimdi Tanpınar gibi ne içinde hissediyorum kendimi zamanın ne de büsbütün dışında. Geçmişin kayıp zamanının peşinde koşup erişemeyen ve gelecekten korkan bir hâldeyim. Sanırım şimdilik tek istediğim yeniden Kamondo Merdivenleri'ne gidip öylece oturmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Galata'dan sevgilerle: "Bozmuş" bir semtte yemek, bir Kuledibi bekçisi, kayıp zamanın izinde bir romantik.
04 Nis 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?



