

İtalyan mutfağının İstanbul’daki yeni temsilcisi: Monteverdi Ristorante
Monteverdi , Lombardiya’nın zengin gastronomi kültürünü Conrad İstanbul Bosphorus ’ta yaşatıyor; İtalyan mutfağı ve Akdeniz kültürü denilince akla gelen eğlenceli, bol sohbetli yemek masalarıyla misafirlerini anın ayrılmaz bir parçası…
Daha fazlasını öğren →
Reçete: Zeynep Özgüvenç
Malzemeler
- 30 mililitre mavi kelebek çayıyla demlenmiş London Dry Gin
- 30 millilitre bergamot likörü
- 30 mililitre ev yapımı beyaz vermut
- 30 mililitre sitrik ve malik asit solüsyonu
Yapılışı
Ön hazırlık
- 20 gram mavi kelebek çayı ile 70 cl London Dry Gin’i bir kavanoz ya da vakum poşeti içerisinde yarım saat demliyoruz.
- Bu esnada oda sıcaklığındaki 47 mililitre suya 2 gram sitrik asit ve 1 gram malik asit koyup çözülene kadar karıştırıyoruz.
- Demlenme süreci bitip asit çözeltisi de hazır olunca kokteyli yapmaya başlayabiliriz.
Sıra kokteylde
- Karıştırma kabına beyaz vermut (bianco vermouth), bergamot likörü, asit çözeltisi koyularak bol buzla gerekli soğukluğa ulaşıncaya kadar karıştırılır. Bu karışım buz dolu bir viski bardağına süzülür.
- Üzerine 30 mililitre mavi kelebek çayı ile demlenmiş cin eklenir. Cin kokteylin üzerinde mavi bir katman oluşturuyor. Kokteylimizi bar kaşığı ile bir iki kez karıştırarak bu katmanın kokteyle dağılıp rengini mora dönüştürmesi sağlanır.
Afiyet olsun!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Lombardiya'nın geleneksel lezzetlerini sunan Monteverdi'nin beş duyuya hitap etmek üzere hazırlanan menüsünün yaratım sürecine ve İstanbul yeme-içme sahnesinde durduğu yere yakından bakıyoruz. Sofrada ise birtakım negroni hâlleri.
28 Eyl 2024

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Kemikleri ve iç organlarıyla yenen ortolan kuşu, Fransız gastronomisinin en tartışmalı yemeklerinden biri. Dumas’nın mutfak sözlüğünden "Succession"a uzanan hikayesi, bir lokmalık haz uğruna hayvanlara çektirilen acıyı gündeme getirirken geleneksel olarak ortolanları yerken başa örtülen peçete, başka bir soruyu da akla getiriyor: Yemek yerken neden saklanırız?

Nezleyken elma neden elma gibi gelmez, kırmızıya boyanmış beyaz bir şarap kırmızı şarap gibi algılanabilir mi? Lezzet yalnızca dilimizin işi değil. Koku, görme ve ağızda oluşan duyumların kesişiminde şekillenen bu deneyim, bir yiyeceği tanımamızdan onu sevmemize kadar pek çok şeyi etkiliyor.

Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.




