Ceviz Ağacı: İsterse sanat karın doyurmasın… mı?

Özden Selim Karadana’nın yazıp yönettiği "Ceviz Ağacı" oyunculuk dünyasının tam kalbini açıyor bize. Konservatuarı bitirip İstanbul’a gelen iki gencin izinde, bu zamanda, bu ülkede oyuncu olmaya dair duru, başarılı bir oyun izliyoruz. Herkese ama en çok da büyük yapımcılara tavsiyemdir…
Ceviz Ağacı: İsterse sanat karın doyurmasın… mı?

31 Ocak - Meşher - Duende
Meşher ile birlikte

İstanbul’un hikâyesi Meşher’de anlatılıyor Meşher’in yeni sergisi Hikâye İstanbul’da Geçiyor , Batı edebiyatındaki farklı İstanbul temsillerini keşfe davet ediyor, şehrin sanat ve edebiyata ilhamını ele alıyor. 23 Ocak’ta kapılarını açan sergi 16. yüzyıldan günümüze uzanan fantastik öykülerden casusluk romanlarına, bilimkurgudan grafik romanlara Batı edebiyatının kurmaca eserlerindeki İstanbul tahayyüllerini ele alıyor. Ömer Koç Koleksiyonu’ndan yaklaşık 300 eserin merkezde olduğu seçkiye, yazarlara ait el yazmaları, nadir ilk baskılar gibi çeşitli yapıtlar eşlik ediyor. Sergi, Voltaire’in Candide ’i, Pierre Loti’nin Aziyadé ’si ve Virginia Woolf’un Orlando ’su gibi klasiklerle şehrin yaratıcılığa nasıl ilham verdiğini incelemeye davet ediyor. Küratörlüğünü Ebru Esra Satıcı ve Şeyda Çetin’in üstlendiği sergi, İstanbul’un sadece bir arka plan değil, aynı zamanda başlı başına bir karakter olarak nasıl farklı kurmacalara olanak tanıdığını gözler önüne seriyor. Sergiyle birlikte Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan katalog , sergiye dair farklı bakış açılarını ve yorumlama yöntemlerini aktaran yazılar içeriyor. Dahası: Sergideki kitaplardan uyarlanmış film gösterimleri ve Meşher ekibinin hazırladığı yetişkin ve çocuk atölyeleri gibi etkinlikler sergiye eşlik edecek. Bu programlarla ilgili bilgiler çok yakında Meşher’in web sitesinde yer alacak. Not etmeli: Sergi, 1 3 Temmuz 2025’te sona erecek. Hikâye İstanbul’da Geçiyor sergisine dair ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Çok sayıda eski ve yeni oyunculuk okulu bir yana, deneyimli, bağımsız tiyatroların, topluluk olarak ya da tek tek tiyatro insanlarının yürüttüğü oyunculuk ve sahne eğitimlerinin, kursların, akademilerin sayısının belirgin şekilde arttığı zamanlardayız. Bunların büyük kısmı da tiyatro üretimini takip eden biri olarak gözü kapalı tavsiye edeceğim isimler ve programlar. Umarım karşılığını buluyordur diyerek izliyorum her yeni eğitim duyurusunu. Ama hemen arkasında şu soru beliriyor: 

  • Konservatuvarlı ya da ‘alaylı’, sonradan eğitim alan ya da aldığı eğitimi katlayarak geliştiren bütün bu genç oyuncular ne yapacak? 

Sonra e-posta ve DM kutularımda biriken "yeni oyun" duyuru ve davetlerine gidiyor aklım. Büyük kısmına yetişemediğim yeni, genç oyunlara. Büyük, ışıltılı, dudak uçuklatan maliyetlerle üretilen "prodüksiyonların" arasında kendini var etmeye çalışan küçük topluluklara, henüz kendini gösterememiş oyunculara…

Tiyatronun, eğer varsa, geleceği elbette ki genç nefeslerde. Onların kimseye müdanası olmayan, cesur denemelerinde... Ama başa dönüyorum; bu kadar çok oyuncu, meslekleriyle ya da sonradan aldıkları eğitimle bu hayatta, bu piyasada, bu camiada var olmayı becerebilecek mi?

İki konservatuar mezununun öyküsü

Ceviz Ağacı’nın Ferdi ile Arif’i, bugünün Türkiye’sinde, bugünün tiyatro dünyasında var olmaya çalışan iki konservatuvar mezunu genç. Eskişehir’den kalkıp İstanbul’a geliyorlar. Bize büyük şehre ayak bastıktan sonra oyunculuk mezunu iki genç olarak yaşadıklarını anlatacaklar. Sahnede bir bank, üzerlerinde birer siyah pantolon-beyaz tişört. Oyun bunu vurgulamıyor ama gerçek hayattan alınmış/esinlenmiş bir hikaye belli ki, izlediğimiz.

Bursa’daki oyunculuk deneyiminin üstüne İstanbul’a gelen Özden Selim Karadana’yı önceleri BAM İstanbul oyunlarının yönetmen yardımcısı olarak tanımıştık. Yazıp yönettiği Tilkiler ve Kötü Kalpli İtler ile ise zihnimdeki "genç ve umut vaat eden yerli yazarlar" klasörüne girmişti ismi. Ceviz Ağacı, Karadana’nın yazıp yönettiği ikinci oyun. Ağırlığını, bu kez mizah dozu çok daha baskın olacak şekilde, bir kez daha oyuncuların anlatıcı olarak yüklendiği öyküsüne veriyor oyun. 

Boş bir sahnede, bu kez bir değil, iki oyuncu anlatıyor. İlk oyunda Suriyeli genç bir kadın göçmeni dinlemiştik, bu kez tiyatronun çok daha içinden, bu—ve daha nice—oyunun sahne üstü/arkası ekibinin ortaklaştığı bir meseleyi izliyoruz.

Çoktan kapılmış köşelerin sıkışmışlığında…

Ferdi ve Arif rollerindeki Adil İrfanoğlu ile Oğuzhan Aksu hem birbirleriyle iletişim hâlinde hem de yer yer seyirciye doğru, anlatıcı olarak oynuyor. Tatlı umutlarla geldikleri, oyunculuk yaparak yaşamayı planladıkları şehirde geçici olarak yerleştikleri akraba evlerinde karşılaştıkları tepkilerden başlayarak umutlarının tökezleye tökezleye nasıl tükenişe geçtiğini anlatıyorlar. 


Bu tükenişin içinde sayısız deneme var: Uyduruk senaryolu reklam filmi setleri, çocuk tiyatrosu adı altında sahnelenen tuhaf gösteriler, reklam ajanslarında, kimse adını sanını bilmediği hâlde "büyük usta" tavırlarında dolaşan tiyatro hocalarının karşısında geçen auditon’lar, eser miktarda dekor taşımacılığı, para kazanmak için oyunculuk dışı geçici işler, kendi oyunlarını yazma hayalleri… Gençliklerinin baharında, "fırsatların" arasında, çoktan kapılmış köşelerin sıkışmışlığında iki oyuncunun, başlarına gelenlere şaşırmayacağınız öyküsü, Tiyatro Zip yapımı Ceviz Ağacı.

Sade, naif ve hakiki bir metin yazmış Karadana. Tiyatro dünyasının bir şekilde kıyısında yöresinde duran herkes için çok anlamlı bir oyuna dönüştürmüş yazdıklarını. Sıradan seyirci içinse günümüzde oyuncu olmaya dair çıplak gerçekleri eğlenceli bir dille anlatan bir oyun, ortaya çıkan.

Adil İrfanoğlu ile Oğuzhan Aksu, birbirlerini ezmeyen, ayrı ayrı çok başarılı performanslar sergiliyor. İrfanoğlu da Aksu da hem ana karakterleri hem de yaşamlarına girip çıkan birincil, ikincil kişileri nefis duru bir işçilikle üstleniyor. Kadını, erkeği, çocuğu, yaşlısı, hocası, patronu derken çok sayıda kişiyi sakince, abartısız yorumlarıyla ayrıştırarak dahil ediyor anlatılarına. Sadece bu iki oyuncuyla tanışmanız için bile görmenizi tavsiye ederdim Ceviz Ağacı’nı. Ama bununla birlikte, izlerken hâllerine çokça güleceğiniz için, bu ülkede oyuncu olmanın ne menem bir şey olduğunu iyice anlayacağınız için, oyun mevcut sisteme sitemini nokta atışı yerlerden yaptığı ve her şeye rağmen, umudun gençlikte olduğunu hissetmeniz için isterim Ceviz Ağacı’nı görmenizi.

Karadana’nın kaleminde de reji gözünde de bir parça Murat Mahmutyazıcıoğlu esinlenmesi de fark edilmiyor değil. Oyuncuların bank üzerindeki bazı ritmik anlarında ve rüya sahnesinde bilhassa… Ama bunu olumsuz bir yerden değil, bir hoca/öğrenci ilişkilenmesi olarak okuyor ve yeni bir yazarın/yönetmenin kendini bulma yolundaki adımlardan biri olarak alıyorum. Arif’in rüyasında tarihî bir TRT dizisinde "şahlandığı" sahne, oyunun da en yüksek anlarından biri olarak kalıyor aklımda. Keza, kendi kuşağımdan iki seyirci arkadaşımla izlerken kendimizden geçtiğimiz, salondaki daha genç kuşak izleyicininse neredeyse tepkisiz izlediği (muhtemel ki bilmediği) Zeki Demirkubuz/Kader göndermeli sahne de… Genel olarak her iki karakterin anlatılarının farklı kısımları arasındaki geçişler teklemiyor ama belli kısımların gövdeleri, kendi içlerinde zayıf kalıyor. Belki metin buralarda bir parça daha derinleştirilebilir.

Büyük yapımcıların izlemesi gereken oyun

Ceviz Ağacı özgün komedisiyle, iyi oyunculuklarıyla ve derdini derli toplu anlatan metniyle izlemenizi önereceğim bir oyun. Büyük prodüksiyonların yanında kaybolmamasını dilediğim, hatta en çok da bu tür iddialı işlerin yapımcılarının muhakkak ama muhakkak görmesini umduğum bir iş.

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nın, Savaş Dinçel ile Orhan Alkaya imzalı efsane şarkısı "Bir sanatkâr asla ayı değildir"e de uğrayan oyun, şarkıdaki gibi “Oyuncular bir oyun kurar, her daim aldanır…” diyor, birçok yanıyla. Sonunda yenilmek olsa bile, şarkıda dendiği gibi: 

“Oysa hayat oyun değilse nedir?” 

Peki ama yine şarkıda dendiği gibi, “…isterse sanat karın doyurmasın” mı?

Not almalı: Ceviz Ağacı, 22 Şubat Cumartesi, 20.30’da Pax Sahne’de.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul

BÜLTEN SAYISI

🎆 Chris Avantgarde, Levent-Beyoğlu hattı

Bu hafta Chris Avantgarde'ın setleriyle dans pistindeyiz. Hareketli tiyatro sezonunda yeni oyun keşfine "Bir Ressam, Bir Katil, Bir Bokçu" ile devam ediyoruz.

04 Şub 2025

Meşher ile birlikte
🎆 Chris Avantgarde, Levent-Beyoğlu hattı

YAZARLAR

Bahar Çuhadar

Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?
İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...

Gökhan Tan

·

10 Şub 2026

İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor