İtalya’nın mimarî İstanbul’u: Ravenna


Sevgililer Günü Hediyeniz Hazır mı?
Sevgililer Günü, iki kişiye özel birçok günden ziyade aslında bir bahane. Kimilerimiz için sevgimizi ifade etmenin, kimilerimiz için bir hediyenin bahanesi ya da ufacık bir gülümseme yaratmanın hevesi.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Döneminin en önemli mimarlık tarihçilerinden İstanbullu Spiro Kostof’un bu sözü gerçekten söyleyip söylemediğini doğrulayamasam da Kostof, 1960’larda tamamladığı doktora tezinde doğduğu şehrin kültürünün İtalya’nın bu küçük şehrini ve daha nice Ravenna’yı nasıl etkilediğini ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu sayfalarla akademik bir metinde bile İstanbul özlemini hissettiren Kostof’un, Yale Üniversitesi’ne gidişinden ölümüne kadar uzanan süreç boyunca İstanbul’u ne kadar özlediği aslında herkes tarafından bilinirmiş. Hatta Kitap Yayınevi tarafından ilk kez Şubat 2007’de basılan Şehirler ve Sokaklar, aynı zamanda kitabın editörleri olan eski öğrencileri tarafından Kostof’a ithaf edilmiş ve kitapta İstanbul’un farklı şehirlere olan etkisi üzerine şöyle yazmışlar: “Kostof’un üretken meslek hayatı bu etkiyi hep yansıttı.” Ölümünden sonra Kostof’un yakın dostları ve eşi, küllerini İstanbul’a getirmiş; Kostof’un mezun olduğu Robert Kolej – şimdinin Boğaziçi Üniversitesi – önünden bir sandalla açılarak onu Boğaz sularına kavuşturmuş. Ben de İstanbul’la mimarî bağlarla örülmüş bir maziye sahip Ravenna’yı; ömrünü şehir ve mimariye adamış Kostof’a saygıyla, onun ayak izlerini takip ederek gezmek istedim. Bir İstanbullunun gözünden bakarak…
Batı Roma içindeki İstanbul: Ravenna, Venedik’in güneyinde ufak bir şehir ve erken Bizans sanatının, özellikle 4. yüzyıl ile 6. yüzyılın ilk yarısı arası dönemin önemli merkezlerinden biri sayılıyor. Yaklaşık 160 bin kişinin yaşadığı sessiz sakin bir İtalya şehri olmasına rağmen İtalya'nın Emilia-Romagna bölgesinin başkenti olma özelliğini taşıyor. Kısa bir süre Germen asıllı Ostrogotların yönetiminde kalsa da Bizans’ın 540 yılında Ostrogotlar’a karşı aldığı galibiyet Ravenna’yı bir Bizans vilayeti yapmış. Roma’nın düşüşe geçerken Konstantinopolis’in en parlak günlerini yaşadığı bu dönemde Ravenna’nın stratejik açıdan önemini tahmin edersiniz: Batı Roma içindeki İstanbul.
Yapılar ve benzerlikler: 5. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar Bizanslılar, İtalya’yı Konstantinopolis'in kardeş şehri olan Ravenna'dan yönetiyor. Bu durum hâliyle şehrin hem Konstantinopolis’ten hem de Bizans kültüründen çokça etkilenmesine sebep oluyor. Katolik inancın merkezi olan İtalya’da, şehrin her yerine inşa edilen Ortodoks mekânlar; kiliseler, bazilikalar, şapeller ve vaftizhaneler… Bu yapıların dış mimarisi, diğer erken Bizans yapılarında veya bazilikalarda rastladığımız gibi oldukça sade inşa ediliyor; içi renk cümbüşü mozaiklerle bezeli. Yani Ravenna’nın tam da Bizans’ın altın çağında, 5. ve 6. yüzyıllar arasında gelişmesi, şehrin dokusunda erken dönem Bizans sanatının benzersiz örneklerini bıraktı diyebiliriz. İstanbul’da olduğu gibi…
Mozaikler: Ravenna'nın bugün mozaikleriyle tanınan sekiz yapısı var. Bunlardan biri Sant’Apollinare Nuovo Bazilikası. Bu yapının İstanbul ile arasındaki bağ sadece dönemden ibaret değil; bazilika tıpkı Ayasofya gibi Marmara (Prokonnesos) Adası’nın mermerlerinden inşa edilmiş. Yapıyı inşa ettiren Got Kralı Theodorik aslen Bizanslı olmasa da İstanbul’da yaşamış olduğu düşünülüyor. Ayasofya demişken, Ravenna’daki diğer bir sanat eseri, 1400 yıllık Basilica di San Vitale’den bahsetmek gerek. San Vitale, Antik Roma sanatının sonuncusu ve Hristiyan döneminin ilklerinden sayılıyor. Aynı zamanda da Konstantinopolis'te kendisinden 10 yıl sonra inşa edilen Ayasofya'nın bir prototipi; büyük bir kubbeyle örtülmüş merkezi sekizgen bir plana sahip. Aynı dönemde Justinianus'un Konstantinopolis'te yaptırdığı Aziz Sergius ve Bacchus Kiliseleri (şimdinin Küçük Ayasofya Camii), Samatya’daki Sancaktar Hayrettin Mescidi, Sultanahmet’teki Euphemia Kilisesi de yapısal açıdan San Vitale ile benzerlikler taşıyor.
Deniz feneri: San Vitale’nin bugün Ayasofya’da karşılaşamadığımız türdeki mozaikleri, kilisenin içinde o günlerin hikâyesini hâlâ aynı parlaklığıyla aktarıyor. Duvarların kaplamasında kullanılan mermerin orijinal görünümünü şu an bilemiyoruz; ama sanat tarihçileri orijinal kaplamalarda yarı saydam ve ışığı yansıtan niteliğiyle bilinen; dönemin en değerli mermerlerinden sayılan ve Konstantinopolis yakınlarındaki taş ocaklarından çıkan beyaz-grimsi Prokonnezyen mermeri kullanıldığını düşünüyor. Bu mermeri düşününce, ünlü Bizans şairi Paulus Silentiarius’un Ayasofya’nın geceleri Boğaziçi ve Marmara Denizi'ndeki gemicilere fener görevi gördüğünü söylerken neyi kastettiğini anlıyorum. Zamanında, Ravenna’nın envaiçeşit mozaiklerinin İstanbul ve çevresinde de parladığını düşlüyorum.
Kaynakça
Danışman, H. H. Günhan; “İstanbullu Spiro Kostof Anısına Şehirler ve Sokaklar”, Mimar.İst, 23/6, 2007.
Tvrzníková, Veronika; “Ritual, Body and Perception: A New Perspective on the Orthodox Baptistery of Ravenna”, 2016.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




