Kanunsuz bölge: Arktik’in eriyen buzullarının haklarını kim koruyacak?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
NOAA’nın yıllık "Arctic Report Card" raporuna göre Arktik, Ekim 2024-Eylül 2025 periyodunda şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yılını yaşadı. Bölgede, ortalama sıcaklıklar 1991-2020 dönemine kıyasla 1,60 derece daha yüksek seyretti. Raporun yazarlarından Alaska Üniversitesi’nden Tom Ballinger, ısınmanın oldukça endişe verici olduğunu ve muhtemelen binlerce yıldır görülmemiş bir hızda seyrettiğini vurguladı. İncelenen bir yıllık dönem, Arktik tarihinde en sıcak sonbahar, ikinci en sıcak kış ve üçüncü en sıcak yaz olarak kayıtlara geçti.
Fosil yakıt kaynaklı küresel ısınma Arktik’te dünya ortalamasının çok üzerinde (2-4 kat daha hızlı) yaşanıyor ve “Arktik güçlenmesi” (Arctic amplification) olarak bilinen geri besleme döngüsünü hızlandırıyor. Deniz buzlarının erimesi, güneş ışığını yansıtan beyaz yüzeylerin azalmasına ve okyanusların daha fazla ısı emmesine yol açıyor; artan su buharı da ısının atmosferin üst kesimlerine doğru hareketini zorlaştırıyor. Mart 2025’te Arktik deniz buzunun ulaştığı maksimum alan, son 47 yılın en düşük seviyesinde kaldı.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres Brezilya’da Kasım ayında düzenlenen COP30’da yaptığı konuşmada Paris Anlaşması'nda belirlenen küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlama hedefinin “kaçınılmaz biçimde aşılacağını” ve bunun Amazon, Arktik ve okyanuslarda “yıkıcı sonuçlar” doğuracağını belirtti.
Bu durum kutup ayıları, foklar ve morslar için ciddi tehdit oluştururken, Kuzey Atlantik’teki okyanus suyu dolaşımını da etkileyebilir. Grönland buzlarının erimesi sonucu deniz seviyeleri yükselirken, tundraların yeşile dönmesi ve nehirlerdeki kimyasal değişimler Arktik ekosistemlerinde geri dönüşü olmayan risklere işaret ediyor. Bölge, ılıman türlerin kuzeye doğru göç etmesi, yeni patojenlerin ortaya çıkması ve besin ağlarının değişmesiyle “borealleşme” olarak bilinen bir süreçten geçiyor.
En büyük sorun ise insanlık tarihinin büyük kısmı boyunca buzlarla kaplı olan bu alanın uluslararası sularda bulunması nedeniyle denetim ve yaptırım mekanizmalarının dışında kalması. Kara parçaları ve denizler için iyi-kötü uluslararası kanunlar varken Arktik’teki deniz buzlarını koruyan bir mekanizma yok. Bu, çevre koruma ile ekonomik büyüme ve çıkarlar arasındaki temel çatışmaya işaret eden Lorax probleminin en çarpıcı örneklerinden biri.
- Dr. Seuss’un 1971’de yazdığı çocuk kitabı The Lorax’ta doğanın ve ağaçların sesi olan baş karakter Lorax, doğanın yıkımına karşı sesini yükseltemeyen canlılara işaret ederek “Ben burada ağaçlar adına konuşuyorum” der. Buradan hareketle Lorax problemi, insan kaynaklı tahribatlar karşısında doğanın haklarını ve çıkarlarını kimin koruması gerektiği sorusunu gündeme getirir.
Arktik bölgesi kağıt üzerinde Kuzey Kutbu'nda işbirliğini teşvik eden hükümetlerarası forum Arktik Konseyi tarafından korunuyor. 1997’de imzalanan Ottawa Sözleşmesi’yle belirlenen, Arktik’e kıyısı olan sekiz ülkenin (Kanada Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, Rusya, İsveç ve ABD) ve altı yerli halklar oluşumunun bölgeyle ilgili ortak sorunlarda işbirliği ve diyalog sağlamak amacıyla kurduğu konsey, güvenlik ve doğa koruma hakkındaki anlaşmaları müzakere etse de doğrudan bağlayıcı karar alma yetkisi hiçbir zaman olmadı. Ayrıca Konsey, ekonomik ve çevresel sürdürülebilirlik temelinde kurulduğundan askerî konuları kapsam dışı bırakıyor. Jeopolitik gerilimlerin tetiklediği askerî faaliyetler balıkçılığı olumsuz etkilerken deniz habitatlarına zarar veriyor, kirleticileri artırıyor ve kaza sonucu petrol sızıntısı riskini yükseltiyor.
- Üstelik, Rusya’nın Ukrayna işgalinin ardından, diğer yedi devletin tüm çalışmalara katılımını askıya alması konseyi tamamen işlevsizleştirdi ve 128 kritik bilimsel projeyi ve işbirliğini sekteye uğrattı. Trump’ın son Grönland çıkışı da bölgenin kırılganlığını ve koruma kanunlarının yetersizliğini yeniden gündeme getirdi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, bu hafta Dünya Ekonomik Forumu’nda yapılan basın toplantısında ABD Başkanı Donald Trump'ın Grönland tehditlerine ilişkin soruya doğrudan yanıt vermekten kaçınırken bazı Avrupa ülkelerinin Arktik bölgesinin güvenliğini sağlamak için adım atma niyeti hakkında "Tüm müttefikler Arktik bölgesinin güvenliğinin önemi konusunda mutabık. Çünkü deniz yollarının açılmasıyla birlikte Rusların ve Çinlilerin bölgede daha aktif hâle gelme riski olduğunu biliyoruz" ifadelerini kullandı.Rutte, Grönland'ın NATO'nun kilit öneme sahip bir parçası olduğunu söyleyerek bu bölgede ortak savunmanın vazgeçilmezliğine işaret etti.
Arktik Konseyi’ne ek olarak deniz buzullarını koruyan üç yazılı metin kalıyor: Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından oluşturulan Kutup Kodu (polar code), Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ve bu hafta UNCLOS kapsamında yürürlüğe giren Küresel Okyanus Antlaşması (BBNJ).
Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından oluşturulan Kutup Kodu, Arktik sularında uluslararası deniz taşımacılığı için kurallar belirleyerek güvenliği artırmayı ve çevresel etkileri azaltmayı amaçlasa da hedef odaklı yaklaşımı nedeniyle önemli ölçüde muğlak bir yapısı olduğundan güvenlik standartlarının tutarsız uygulanmasına yol açıyor.
Kutup bölgelerinde deniz taşımacılığı, yalnızca sınırlı sayıda uzmanın sahip olduğu özel bilgi ve beceriler gerektiriyor ve çevresel koruma hükümleri karbonsuzlaşma açısından yetersiz kalıyor. Örneğin kutup sularında yol alan gemilerde kullanılan kükürt oranı yüksek ağır fuel oil (HFO) için kapsamlı bir yasak bulunmuyor ve bu yakıtın kullanımı sırasında salınan siyah karbonun küresel ısınmaya katkısı karbondioksitten 1500 kat daha fazla.
- Eylül ayında Çin’den yola çıkıp Birleşik Krallık’a varan yük gemisi Istanbul Bridge alışılmadık bir rota izlemişti. Süveyş Kanalı üzerinden yapması beklenen 40 günlük güney yolculuğu yerine kuzey sularında yol alarak Felixstowe Limanı’na yalnızca 20 gün sonra ulaşan geminin yolculuğu büyük bir başarı olarak pazarlandı ve Asya’dan Avrupa’ya ilk kez bir Arktik ticari konteyner rotasının açıldığı müjdelendi.
Oysa bu yolculuk iklim krizi nedeniyle kalıcı olarak eriyen Kuzey deniz buzulu miktarının ulaştığı miktarı ortaya koyarken ticaret gemilerinin denetimini kimin yapacağı, bir kaza olması durumunda sorumluluğun hangi ülkede olduğu (Rusya’nın Kuzey Denizi Rotası üzerindeki egemenlik iddia ediyor), geminin kutup sularında yolculuk yapmaya uygun olup olmadığı, personelin yetkinliği ve iklim krizinin lojistik bir avantaja çevrilmesi tartışmalarını beraberinde getirdi. Çevre örgütlerinin bu konulardaki endişe ve soruları ise büyük ölçüde yanıtsız bırakıldı. Arktik Okyanusu’nun 6,1 milyon mil karelik alanının büyük kısmının 2050’de “buzsuz” olacağı hesaba katıldığında Kutup Kodu’nun yeni deniz taşımacılığı rotaları ve henüz çıkarılmamış fosil yakıt rezervlerinin akıbeti gibi konulardaki yetersizliği iyice ayyuka çıkıyor.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki (UNCLOS) sözde “Arktik İstisnası” ise yılın büyük bölümünde buzla kaplı olan bölgelerde, devletlerin kıyıdan çok uzak destinasyonlarda dahi kurallar koymasına izin veriyor. Bu istisnanın tasarlanma amacı, Arktik devletlerinin kazaları ve kirliliği önlemesine yardımcı olmaktı ancak zamanla devletler bu istisnayı coğrafi egemenliklerini genişletmek için kullandı.
- Ayrıca: UNCLOS’a taraf devletler denizel çevreyi korumakla yükümlü olsa da sözleşmede iklim krizinden açıkça söz edilmiyor ve okyanuslarla ilgili iklim olayları yalnızca dolaylı biçimde ele alınıyor.
Deniz buzullarının bulunduğu bölgeleri hukuki olarak düzenlemek epey karmaşık bir mesele. Bu alanların yapısı yıl içerisinde bile sürekli değişiyor. Kış aylarında buzlarla kaplı kimi bölgeler yazın açık denize dönüşüyor. Buzullar sürekli hareket hâlinde, bir bölgeden bir başkasına sürükleniyor. Böylece gezegenin en dinamik sistemlerinden biri olan deniz buzullarının yüzey alanı mevsimden mevsime milyonlarca mil kare değişime uğruyor.
UNCLOS’un 87. maddesinde “açık denizlerin tüm devletlere açık olduğunu” ifadesi yer alıyor. Ne var ki, ulusal yetki alanları ötesindeki Arktik sularına dair bilimsel veriler sınırlı ve burada yaşanan büyük değişimler Arktik deniz ekosistemleri için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Tsiouvalas ve ortak yazarları Mana Tugend ile Romain Chuffart, The Yearbook of Polar Law dergisinde yayımlanan makalelerinde, mevcut yasaların parça parça güncellenmesinin bu hızlı değişen ve tehdit altındaki ekosisteme asla yetişemeyeceğini vurgulamışlardı. Araştırmacılara göre deniz buzunun gelecekteki yönetimi etkili bir dönüşüm gerektiriyor ve doğanın hakları hareketinin bu bölgede acilen faaliyete geçmesi gerekiyor.
Bu konuda umut verici gelişme Eylül 2023’te Birleşmiş Milletler’e üye olan ülkelerden ilk imzaları alan ve 17 Ocak’ta 60 ülkenin onay vermesinin ardından yürürlüğe giren Ulusal Yetki Alanları Dışında Kalan Denizlerdeki Biyoçeşitliliğin Korunması ve Sürdürülebilir Kullanımına Dair Antlaşma (BBNJ Antlaşması). Küresel Okyanus Anlaşması olarak bilinen ve UNCLOS kapsamında hazırlanan bu metin, (uygulandığı takdirde) önceki anlaşmaların biyolojik çeşitliliğin korunması ve iklim krizinin etkileriyle mücadele gibi hayati konulardaki eksiklerini büyük ölçüde kapatıyor.
Paris Anlaşması'ndan bu yana en önemli çevre mevzuatı olma özelliği taşıyan anlaşma 2030’a dek okyanusların en az %30’unu koruma altına almayı tanımlayan 30×30 hedefine ulaşmanın önemli bir aracı olarak görülüyor. (Şu anda açık denizlerin %0,9'u tamamen veya yüksek düzeyde korunuyor.)
- Ayrıca: Küresel Okyanus Antlaşması, ilk kez açık denizlerde koruma alanlarının oluşmasını sağlayacak. Bu koruma alanları iklim krizini hafifletmeye, biyolojik çeşitliliğin yok olmasını durdurmaya ve okyanusa bağımlı milyarlarca insanın gıda güvenliğini korumaya yardımcı olacak.

Greenpeace Türkiye, 22 Ocak'ta yayımladığı basın açıklaması ile Türkiye’nin de bu anlaşmayı onaylayan ülkeler arasına girdiğini duyurdu. Greenpeace’in yürüttüğü kampanyaya 10 binden fazla kişi katılmış; anlaşmaya 2024’te imza veren Türkiye’nin metni onaylaması için Haliç’te “Okyanusları Koru” pankartı açılmış ve İstanbul Boğazı’nda pixelstick çalışması yaparak, İstanbul Boğazı’nın gece manzarasında ortaya çıkan balinalar, yunuslar ve vatozlarla çağrı görünür hâle getirilmişti.
Greenpeace Türkiye Direktörü Berkan Özyer'in Türkiye’nin katılımı konusunda görüşleri şöyle:
"Okyanuslar için yıllardır sürdürdüğümüz mücadelenin ardından Türkiye’nin Antlaşma’yı onaylaması önemli bir adım. Türkiye’nin bu konuda sorumluluk üstlenmesini memnuniyetle karşılıyoruz. Bununla birlikte Greenpeace olarak şunu hatırlatmak görevimiz: İmzalar tek başına okyanusları kurtarmaz. Antlaşma'nın yürürlüğe girmesiyle asıl zorlu süreç başlamış oldu. 2026’da COP’a ev sahipliği de yapacak olan Türkiye'den beklentimiz; sadece imza atan değil, açık denizlerde bilimsel temelli koruma alanlarının oluşturulması ve uygulanması için çalışan bir ülke olması."
Etkili kanun ve yaptırımlar devreye sokulmazsa, deniz buzu çok daha hızlı yok olacak. Ekim ayında ABD, Finlandiya’dan yeni buz kırıcı gemiler satın aldı ve Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün, gemi sahiplerinin sera gazı emisyonları için ücret ödemesini öngören bir anlaşmasını hafifletti. Ertesi hafta, Istanbul Bridge’in yolculuğunun hemen ardından Rusya ve Çin, geminin izlediği Kuzey Deniz Rotası’nı ortak geliştirmek için resmî bir anlaşma yaptı. Yaz deniz buzunun tamamen ortadan kalkması hâlinde bilim insanları sıcaklıkta ani sıçramalar, daha sık ve daha güçlü fırtınalar ve küresel deniz seviyesinin yükselmesi gibi hızlandırılmış bir felaketler zinciri öngörüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Deniz Aytekin
Aposto'da kültür sanat ve çevre editörü

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye için sadece uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapma meselesi değil. İklim finansmanı, adil geçiş, emisyon azaltımı ve çoktaraflı işbirliği başlıklarında somut ilerleme sağlanması, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün de önemli bir göstergesi olacak. COP31’in başarısını, açıklanan taahhütlerin sayısı değil, ülkelerin somut kararlar alıp bunları uygulamaya dönüştürme kapasitesi belirleyecek.

COP31’e günler kala, iklim diplomasisinin en önemli gündem maddelerinden biri yine finansman. Yeni düzenlemelerle birlikte Türkiye’de özel sektörün iklim finansmanında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek gibi görünüyor.

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.




