Tayfun Bayazıt: "Kurumsal başarı stratejik çeviklik becerisiyle ölçülecek"

EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
Türkiye’de iş dünyası son birkaç yılda alışık olduğu dengelerin dışında bir zeminde ilerliyor. Finansmana erişimin zorlaştığı, sermaye maliyetinin yükseldiği ve küresel belirsizliklerin kalıcılaştığı bir ortamda şirketler, yalnızca büyüme hedeflerini değil, bilançolarının dayanıklılığını da yeniden tanımlıyor. Artık mesele tek başına kârlılık değil, nakit akışı yönetimi, borçluluk yapısı ve risk dağılımı da birlikte ele alınıyor.
Bu tablo, hem bankacılık sistemini hem de reel sektörü yakından tanıyan isimlerin perspektifini çok daha değerli kılıyor. Kriz dönemlerinden geçen, satın alma ve birleşme süreçlerini yöneten, farklı ölçeklerdeki şirketlerin yönetim kurullarında görev alan yöneticiler, bugünkü kırılganlıkları geçmiş deneyimlerle birlikte okuyabiliyor.
Bankacılıktan sanayiye, sigortadan holding yapısına uzanan kariyeriyle Tayfun Bayazıt tam da bu kesişim noktasında duruyor. Genel müdür koltuğundan yönetim kurulu başkanlığına, bağımsız üyelik ve risk komitelerine uzanan deneyimiyle, şirketlerin bilanço refleksini de, kriz psikolojisini de yakından tanıyor.
Peki bugün Türkiye’de büyük ölçekli şirketlerin en acil kurumsal yönetim sorunu ne, yönetim kurulu gündemleri nasıl değişiyor, iyi yönetilen bir şirketin ayırt edici özellikleri nelerdir, önümüzdeki dönemde yönetim kurulu ajandalarında hangi başlıkların ağırlığı daha da artacak ve bu risklerin yönetimi için hangi reflekslerin geliştirilmesi gerekiyor? Bayazıt Consulting Services Kurucusu, Polisan Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Üyesi Tayfun Bayazıt, Aposto okurları için anlattı.
“Meselenin özü karar düzeneklerinin kurumsallaşması”
Öncelikle, “Bugün Türkiye’de büyük ölçekli şirketlerin ve aile şirketlerinin en acil kurumsal yönetim sorunu sizce nedir, bunlar nasıl çözülebilir?” sorumuza yanıt vererek başlayan Bayazıt, “Bugün ülkemizde kamu dışındaki büyük ölçekli işletmelerin neredeyse tamamının aile şirketi kimliği taşıdığını görüyoruz. Son dönemde halka arzların ivme kazanması, uluslararası sermayenin yerel piyasalara ilgisi ve finansman kaynaklarının çeşitlenmesi, şirketlerimizin yönetim çıtasını çok daha yukarıya taşımasına zemin hazırladı” dedi ve, “Özellikle aile içindeki kuşak devri, yerine geçme süreçleri ve sürdürülebilirlik kavramının kağıt üzerindeki bir terim olmaktan çıkıp somut bir önceliğe dönüşmesi, bu gelişimi hızlandıran temel etkenler oldu” diye devam ederek sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Şirketten şirkete farklılıklar gözlense de meselenin özü; yönetim kurullarının işlevsel bir yapıya kavuşması ve karar düzeneklerinin kurumsallaşması konusuna dayanıyor. Sermaye Piyasası Kurulu’nun OECD normlarında, dünya ölçeğindeki en iyi örnekleri temel alarak getirdiği düzenlemeler, şirketlerimizin kendilerine çeki düzen vermeleri açısından kuşkusuz etkili bir yol göstericidir.
Ancak burada kritik bir noktayı vurgulamalıyız. Şirket değerine ve kalıcılığına asıl katkıyı sağlayan unsur, sadece yasal kurallara şeklen uymak değildir. Gerçek başarı; ailenin özgün yapısını, içinde bulunulan sektörün dinamiklerini ve güncel rekabet koşullarını da hesaba katan, özde gerçekleşen dönüşümlerdir. En başarılı yönetim uygulamalarının; sürekli gelişime açık, hesap verebilirlik ilkelerini özümsemiş, hakkaniyet ve sorumluluk temelli bir yapıda olduğunu görüyoruz. Bu yapı, sadece hissedarları değil; çalışanları, çevreyi ve tüm paydaşları kapsayan bir değerler bütünü olmalıdır.
Bu nedenle, kurumsal yönetim konusundaki dönüşüm isteğimiz ne kadar acil olsa da bu gelişimi, kendini sürekli yenileyen ve iyileştiren bir 'evrim' olarak tasarlamalıyız. Çözüm ararken, 'herkese uyan tek bir kalıp' yerine; zamanın ruhunu ve mekanın gereklerini göz önüne alan, uzun soluklu ve esnek bir yol haritasını benimsemek zorundayız.”
“Yönetim kurulları sadece geçmiş verileri inceleyen yapılar olmaktan çıktı”
Şirket yönetiminin son yıllarda nasıl bir dönüşüm geçirmekte olduğuna dair sorumuza, “Yönetim kurullarının işlevselliği ile kastettiğim stratejik derinlik, tam da bugün içinden geçtiğimiz bu karmaşık dönemde hayati bir önem kazanıyor. Artık yönetim kurulları ve onların uzmanlık kollarını oluşturan komiteler, sadece geçmiş verileri inceleyen yapılar olmaktan çıkmıştır. Bu kurulların asli görevi riskleri erkenden saptamak, bu risklerin doğurabileceği sarsıntıları öngörmek ve icra birimlerini doğru yöne kanalize etmektir. Günümüzün çağdaş kurumsal yönetim ilkelerini benimsemiş şirketleri; yüksek enflasyon, ticaret kotaları ve jeopolitik gerilimler gibi büyümeyi ve karlılığı doğrudan sarsan unsurları anlık olarak izlemek zorundadır” şeklinde yanıt veren Bayazıt, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ancak günümüzde sadece izlemek de yetersiz kalmaktadır. Yönetim kurulları, bu değişkenler üzerinden gelecek öngörüleri oluşturmak, kısa ve orta vadede şirket değerinde yaşanabilecek olası kayıpları veya fırsatları hesaplamak ve tüm iş planlarını bu veriler ışığında dinamik bir biçimde yeniden şekillendirmekle yükümlüdür.
Küresel riskler artık sadece hızla kabuk değiştirmekle kalmıyor aynı zamanda şirket sermayelerini ve varlıklarını doğrudan tehdit eden yıkıcı boyutlara ulaşıyor. Yakın geçmişte yaşadığımız pandemi süreci, bu durumun en çarpıcı ve öğretici örneği oldu. Geçmişteki risk raporlarında 'gerçekleşme olasılığı çok düşük' görüldüğü için yer dahi bulmayan bu riskin, iş yapış biçimlerimizi ne denli kökten sarstığını hep birlikte deneyimledik. Bu süreçte gördük ki; şirketler dünyasının büyük bir bölümünün böylesi bir kriz anında ne yapacağına dair bir eylem planı bulunmuyordu. Planı olduğunu savunanların ise önemli bir kısmının, bu kağıt üzerindeki çalışmaları uygulamaya dökme becerisinden yoksun olduğu gerçeğiyle yüzleştik.
Tüm bunların yanı sıra, yapay zekanın evrimi ve dijital dönüşüm, şirketlerin tarihsel yolculuğunda geri dönülemez birer kırılma noktası yaratmıştır. Bu teknolojik sıçrama, artık yönetim kurullarının gündeminde 'teknik bir konu' değil, bir beka meselesi olarak en üst sıralarda yer almaktadır. Gelinen noktada şirket genel kurulları; artık sadece finansal okuryazarlığı olan üyeleri değil, bu karmaşık ve çok yönlü risklerin şirket için ne ifade ettiğini kavrayabilen, teknolojik öngörüsü yüksek, donanımlı ve deneyimli yetkin isimleri seçmek zorundadır. Kurumsal yönetimin geleceği, bu vizyona sahip yönetim kurullarının elinde şekillenecektir.”
“İyi bir şirket olmaya giden yolda kritik eşik yönetimin kendini nesnel bir aynada izleyebilmesi”
İyi yönetilen bir şirketin pay sahipleri, yönetim kurulu ve icra organları arasındaki etkileşimin ne denli sağlıklı bir yapısal temele oturtulduğuna bağlı olduğuna dikkat çeken Bayazıt, “Bu üçlü yapı arasındaki bağın şeffaf ve güvene dayalı bir biçimde tesisi, kurumsal kalıcılığın en sarsılmaz güvencesidir” dedi.
“Ancak bu yapının can damarı, karar mekanizmalarının her kademesinde kayırmacılıktan uzak, tamamen yetkinlik ve liyakat esaslı seçimlerin yapılmasıdır. Doğru yeteneği doğru zamanda ve doğru konumda değerlendirebilen şirketler, belirsizlik dönemlerinde rakiplerinden hızla ayrışan bir çeviklik kazanırlar.
Başarıya giden bu yolda en kritik eşik, yönetimin kendi performansını nesnel bir aynada izleyebilmesidir. En tepeden başlayarak kendi verimliliğini ve kararlarının isabet oranını sorgulayan, bu özdenetimi gerçekleştirecek kurumsal işleyişleri bir kültür olarak yerleştirmiş şirketler, hatalarından öğrenen yaşayan organizasyonlara dönüşürler. Bu süreçte insan kaynağı, sadece bir maliyet kalemi değil, şirketin ruhu olarak ele alınmalıdır. En iyi yetenekleri bünyenize katmak bir başlangıçtır; fakat asıl başarı, bu yetenekleri kurum içinde tutabilecek sağlıklı bir çalışan devir hızını yakalamak, yaratıcılığı besleyen bir özgürlük alanı sunmak ve çalışanlardaki aidiyet duygusunu ortak bir ülkü etrafında pekiştirmektir.
Öte yandan, yönetim kurullarının sadece benzer geçmişlere sahip kişilerden değil, farklı bakış açılarından ve uzmanlıklardan beslenen çok sesli bir yapıda olması, alınan kararların niteliğini ve risklere karşı direnci doğrudan artırır. Bu noktada kurumsal adaletin tesisi için yöneten ile denetleyen arasındaki sınırların keskin bir biçimde çizilmesi zorunludur. Yönetim kurulu ile yürütme birimleri arasındaki örtüşmenin en az düzeyde tutulması, her adımın hesabının verilebildiği bir hesap verebilirlik iklimi yaratır. İşte bu denge, sadece hissedarların değil; çalışanların, toplumun ve çevrenin haklarını da koruyan, değer odaklı bir yönetim anlayışının temel taşıdır.”
“Kurumsal başarı stratejik çeviklik becerisiyle ölçülecek”
İleriki dönemde şirketler ve finansal kuruluşlar için en büyük riski, “karmaşıklaşan ve öngörülebilirliği giderek güçleşen risklerin yönetimi” şeklinde tanımlayan Bayazıt, “Bu denli değişken bir ortamda ayakta kalabilme becerisi, ancak durağanlıktan uzak, kendini sürekli yenileyebilen ve dinamik yapılar kurmakla olasıdır. Artık yönetim kurullarının ajandaları, birbirini yineleyen ve tekdüze maddelerden ibaret kalmayacaktır” dedi.
“Geleceğin yönetim anlayışında, değişen koşullara uyum sürecini ve çevikliği sürekli sorgulayan, rekabet üstünlüğü sağlanamayan alanlardan hızla çekilme cesareti gösteren bir irade göreceğiz. Yönetim kurulları, artık sadece kaynak yönetmekle yetinmeyecek; eldeki yetkinliklerin ve sermayenin doğru alanlara yönlendirilip yönlendirilmediğini en ince ayrıntısına kadar irdeleyecektir.
Özetle, yönetim kurullarının stratejiye çok daha derinlemesine odaklandığı, şirketin varlık nedenini temelinden sorguladığı bir döneme giriyoruz. Bu yeni dönemde kurullar, risk yönetimi konusunda ehil ellerde olunduğundan emin olmak isteyecek ve bu güveni denetleyecek çok daha sıkı, sorgulayıcı ve dinamik bir gündemle hareket edeceklerdir. Kurumsal başarı, artık sadece finansal tablolarla değil, bu stratejik çevikliği ajandasına taşıyabilme becerisiyle ölçülecektir.”
“Reel sektörün yatırım iştahı ve kredi talebi belirgin şekilde aşağı çekildi”
Bayazıt’a göre bu çerçeve, kağıt üstünde kalan bir yönetişim meselesi değil. Finansmana erişimin daraldığı ve risklerin öngörülmesinin zorlaştığı bir dönemde, bankacılıktan konut finansmanına kadar uzanan tüm kararların zeminini belirleyen pratik bir ihtiyaç.
Bankacılık sektörünün mevcut durumu ile ilgili sorularımızı da yanıtlayan Bayazıt, sektörle ilgili değerlendirmesini şu şekilde paylaştı:
“Bugün temel olarak para politikası araçlarıyla aşmaya çalıştığımız fiyat istikrarı süreci, doğası gereği oldukça zorlukları da beraberinde getiriyor. Görece yüksek seyreden ve ne zaman düşüşe geçeceği konusundaki belirsizliğini koruyan reel faizler, yatırımcı tercihlerini uzun vadeli değer üretmek yerine kısa vadeli Türk Lirası araçlarına yöneltmiş durumdadır. Bu durum, piyasadaki sermayenin yatırıma değil, korunmaya odaklanmasına neden olmaktadır.
Bu finansal tablonun ötesinde artan girdi maliyetleri, ihracat pazarlarımızdaki kota engelleri ve talep daralması gibi unsurlar, reel sektörün yatırım iştahını ve kredi talebini belirgin bir biçimde aşağı çekmiştir. Hedeflenen tek haneli enflasyon rakamlarına ulaşma sürecindeki belirsizlikler ve yoğun gündem, önümüzdeki dönemin hem bankalar hem de işletmeler için oldukça zorlu seçenekler barındırdığını göstermektedir.”
Referans faizler ile enflasyon arasındaki uyumun zayıflamasının yol açabileceği sonuçlara ilişkin değerlendirmesini de paylaşan Bayazıt, “Referans faizler ile enflasyon arasındaki uyumun zayıflaması, bankaların uzun vadeli fonlama riskini artırırken; reel sektörün de öngörülebilir maliyetlerle borçlanma imkanını kısıtlamaktadır. Bu eğilim, her iki taraf üzerinde de ciddi bir kârlılık baskısı oluşturmakta ve kaynakların verimli alanlara akışını yavaşlatmaktadır” dedi.
Konut kredileri ve mortgage piyasasına ilişkin atılması gereken adımlara da örnekler veren Bayazıt, “Mevcut enflasyonist ortamda, bankaların uzun vadeli kaynak maliyetini yönetememesi ve borçlanıcıların ödeme gücünün yüksek faizler altında ezilmesi, piyasada bir bekle-gör dönemine yol açmıştır. Bu tıkanıklığı aşmak ve mortgage sistemini sürdürülebilir bir zemine oturtmak için faizlerin düşmesini beklerken ürün mimarisi, sermaye piyasası entegrasyonu ve düzenleme tarafında yapısal dönüşümlere odaklanmalıyız” dedi.
“Ürün tasarımı açısından bakıldığında, Türkiye gibi dinamik pazarlarda sadece sabit faizli modellere bağlı kalmak, riskin tek taraflı toplanmasına neden olmaktadır. Bunun yerine hem bankayı koruyan hem de borçlanıcıya faiz düşüşlerinden otomatik olarak yararlanma olanağı sunan, belirli dönemlerde yeniden fiyatlanan veya enflasyona endeksli esnek modellerin önü açılmalıdır. Özellikle ilk kez konut alacaklar için gelirin zaman içindeki artışını hesaba katan kademeli ödeme planları ve esnek geri ödeme seçenekleri, erişilebilirliği artıran temel bir adım olacaktır. Bu tasarımların yasal bir çerçeveyle desteklenmesi, piyasanın hem arz hem de talep tarafında güven tazelemesini sağlayacaktır.
Piyasa altyapısı tarafında ise en kritik adım, konut kredilerinin banka bilançolarında hapsolmasının önüne geçecek olan menkul kıymetleştirme sürecidir. Bankaların verdikleri uzun vadeli kredileri paketleyip Varlığa Dayalı Menkul Kıymet olarak sermaye piyasalarına ihraç etmeleri, kaynakların hızla geri dönmesini ve bankaların yeniden kredi verme yeteneği kazanmasını sağlar. Bu sayede uzun vadeli finansman yükü bankacılık sistemi üzerinde birikmek yerine, emeklilik fonları gibi uzun vadeli yatırım aracı arayan kurumsal yatırımcılara yayılır. Bu altyapı, konut finansmanını sadece bankaların öz kaynaklarına bağlı kalmaktan kurtarıp küresel ve yerel sermaye piyasalarının derinliğine taşır.
Son olarak, bu piyasanın barınma hakkı odaklı bir sosyal zemine oturtulması için ayrıştırılmış bir düzenleme çerçevesine ihtiyaç vardır. Konut kredilerinin spekülatif bir yatırım aracı haline gelmesini önlemek amacıyla, ilk konutunu alacak vatandaşlara yönelik düşük risk ağırlığı ve vergi teşvikleri gibi avantajlar sunulmalıdır. Bankalara bu tür gerçek ihtiyaç sahibi kredilerinde sermaye yeterliliği açısından kolaylıklar sağlanması, kredi iştahını yeniden canlandıracaktır. Özetle, sürdürülebilir bir konut kredileri sistemi; esnek ürünlerin tasarlandığı, riskin sermaye piyasalarına yayıldığı ve ihtiyaç sahibinin korunduğu çok yönlü bir stratejik dönüşümle mümkün olacaktır.”
“Finans dünyasında teknolojik çeviklik ve bütüncül bakış açısı artık bir tercih değil, hayatta kalma koşulu”
Son olarak, “Bankalarda ve reel sektörde çalışan finans profesyonellerinin, bu dönemi sağlıklı yönetebilmek için özellikle hangi bakış açısını ve hangi refleksleri güçlendirmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?” sorumuza da yanıt veren Tayfun Bayazıt, “İçinden geçtiğimiz bu karmaşık dönemde finans profesyonellerinin her şeyden önce statik planlama alışkanlığından sıyrılıp dinamik senaryo yönetimi refleksini geliştirmeleri gerekiyor” dedi ve şöyle devam etti:
“Artık tek bir bütçe veya tek bir yıl sonu hedefiyle yol almak mümkün değil. Finans yöneticileri, en iyi durumdan en kötü senaryoya kadar geniş bir yelpazede, olaylar gerçekleşmeden önce eylem planlarını hazırda tutan bir erken uyarı sistemi gibi çalışmalıdır. Bu noktada en önemli refleks, veriyi sadece geçmişi raporlamak için değil, gelecekteki olası kırılmaları önceden sezinlemek ve bu kırılmalara karşı şirketin nakit akışı tamponlarını hazır tutmak için kullanmaktır.
İkinci olarak, profesyonellerin ilişki yönetimi ve şeffaflık konusundaki kaslarını güçlendirmesi şarttır. Bankacılar için reel sektörün sadece bilançosunu değil, iş modelinin dayanıklılığını ve nakit yaratma kabiliyetini anlamak; reel sektör temsilcileri için ise bankalarla olan ilişkisini sadece bir borçlanma kanalı olarak değil, bir stratejik ortaklık olarak görmek belirleyici olacaktır. Belirsizlik dönemlerinde güven, en az sermaye kadar değerli bir varlıktır. Bu güveni tesis etmenin yolu da dürüstlük, açık iletişim ve her iki tarafın da risklerini hakkaniyetle masaya yatırdığı şeffaf bir diyalog zemininden geçer.
Son olarak, finans dünyasında teknolojik çeviklik ve bütüncül bakış açısı artık bir tercih değil, hayatta kalma koşuludur. Yapay zeka destekli analiz araçlarını kullanabilmek, dijitalleşen finansal süreçlere hızla uyum sağlamak ve sadece finans departmanının sınırları içinde kalmayıp; üretimin, tedarik zincirinin ve satışın finansal etkilerini bir bütün olarak görebilmek finans profesyonellerini birer değer koruyucusu haline getirecektir. Özetle; rakamların ötesindeki hikayeyi okuyabilen, jeopolitik gelişmeleri finansal risklerle bağdaştırabilen ve kriz anında donup kalmak yerine hızla yön değiştirebilen profesyoneller, bu dönemi sadece hasarsız atlatmakla kalmayacak, aynı zamanda geleceğin yönetim kadrolarını oluşturacaklardır.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emircan Yaman
Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE
Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Piyasalardaki iştah ve enerji, yoğun sermaye harcaması, bol sermaye ve rekabetçi büyüme arzusuyla öne çıkan Reagan dönemi 1980'ler, 1998-99 ve 2004-06 yıllarını andırıyor.

Ortaya çıkan tablo, daha az konuşan ancak şeffaflıktan ödün vermeyen, iletişimini daha sade metinlerle kuran, piyasaya daha az yönlendirme yapan fakat hedefleri konusunda daha kararlı ve kurumsal açıdan daha disiplinli bir merkez bankası modeline işaret ediyor.

Türkiye'nin en büyük dış ticaret fazlası veren sanayi kollarından tekstil ve hazır giyim sektörü, 2025 yılını 26,2 milyar dolarlık ihracatla kapattı. Doğrudan 845 bin, dolaylı etkileriyle birlikte yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlayan sektör, 2022'de ulaştığı zirveden bu yana tarihinin en sert daralmalarından birini yaşıyor. Konuyla ilgili sunum yapan TGSD yönetimi, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na sunulan üç aşamalı strateji haritasının ayrıntılarını paylaştı.

Bu hafta hem yurt içi hem de yurt dışı piyasalarda veri akışı güçlü. Yurt içinde Fitch değerlendirmesi ve cari denge, yurt dışında ise ABD TÜFE ön planda olacak.
13 Tem 2026

Küresel ekonomide bir taraftan savaşın yarattığı belirsizliği ve bunun başta petrol ve altın fiyatları olmak üzere finansal piyasalardaki yansımalarını izlerken, diğer taraftan özellikle yapay zeka alanında yaşanan olağanüstü teknolojik gelişmelerin önümüzdeki dönemde ekonomik hayata nasıl yansıyacağını anlamaya çalışan bir piyasa dinamiğiyle karşı karşıyayız.




