Lezzet ve stil birarada: Gastronomi modayla buluşunca

Yemek ve moda... Her ikisi de kimliğin, statünün ve yaratıcılığın ifadesi. Her ikisi de kendimizi ifade etme biçimlerimiz ve dünyayla kurduğumuz ilişkide etki sahibi. Ve her geçen gün güçlerini birleştirmek konusunda daha çok adım atıyorlar.
Lezzet ve stil birarada: Gastronomi modayla buluşunca

11 Ocak - Metro - Apero
Metro Türkiye ile birlikte

MICHELIN Rehberi’nin 2025 seçkisine giren 132 restorana plaketleri Metro Türkiye tarafından takdim edildi Dünyanın en itibarlı restoran derecelendirme sistemlerinden MICHELIN Rehberi’nin İstanbul, İzmir ve Muğla 2025 seçkisinde yer alan restoranlar, Metro Türkiye tarafından 9 Ocak Perşembe günü Gastronometro’da düzenlenen özel bir tören ile gururla sergileyecekleri plaketlerine kavuştu. Neler oluyor? Türk mutfağının uluslararası platformlarda tanınması ve hak ettiği değeri görmesi amacıyla çalışmalarını sürdüren Metro Türkiye, bu doğrultuda gastronomi turizminin gelişmesine büyük katkı sağlayan MICHELIN Rehberi’nin 3 yıldır ana partnerliğini üstleniyor. Metro Türkiye, MICHELIN Rehberi’nin İstanbul, İzmir ve Muğla 2025 Seçkisi’nde yer alan 132 restoranın plaketlerini, Türkiye’nin ilk gastronomi keşif platformu Gastronometro’da takdim etti. Sürdürülebilirliğin sektörümüz için gitgide daha da önem kazandığı günümüzde 10 restoranın yeşil yıldız alması, Türk şeflerinin duyarlı yaklaşımının bir göstergesi oldu. Dahası: Metro Türkiye, 10. yılını kutlayan Gastronometro’da sektör profesyonellerine ve şef adaylarına yönelik organize ettiği eğitimler, buluşmalar ve ürün gelişimine katkı sağladığı ÜR-GE faaliyetleri ile gastronomi sektörüne rehberlik ediyor. Ulusal ve uluslararası yarışmalara verdiği destek, MICHELIN yıldızlı restoranların şefleriyle gerçekleştirdiği eğitimler ile dünya mutfaklarının karşılıklı ilham almasına katkıda bulunuyor. Metro Türkiye’nin gastronomi alanındaki çalışmalarını takip etmek için Metro Türkiye ve Gastronometro sosyal medya hesaplarını inceleyebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Gastronomi ile modanın işbirliği uzun yıllara uzanan bir geçmişe dayanıyor. Buna çok da şaşırmamak lazım belki, zira ortak noktaları çok: Her ikisi de duyusal deneyimlerle kültürel hafızayı biraraya getirerek kimliğin, statünün ve yaratıcılığın bir ifadesi olmaya oynuyor. Her ikisi de baştan sona kusursuz bir hikaye anlatmanın hayalini kuruyor. Her ikisi de trendlerini, döngüler hâlinde işleyen bir nostalji üzerinden belirliyor. 

80'lerde her davetin baş köşesinde duran karides kokteylin birkaç güncelleme sonrası yeniden moda olmasıyla aynı dönemin vatkalarının yeni yorumlarıyla geri dönüşü, benzer köklerden besleniyor ve kişisel hafızamızla kolkola ilerliyor.

Nasıl başladı?

Bu sıra dışı ikili arasındaki ilişkiyi, 20. yüzyıl ortasında Elsa Schiaparelli'nin, Salvador Dali'den ilhamla tasarladığı ıstakoz elbisesinden Campbell'in Andy Warhol'dan esinlenerek çıkardığı kağıttan "Souper" elbisesine kadar taşımak mümkün. Ancak son dönemde, sosyal medya etkisiyle bu alanda bir patlama yaşadığını da görmemek mümkün değil.

Campbell'in "Souper" elbisesi | MET Museum

Gigi Hagid'in viral votkalı makarna tarifinin podyuma taşınmasından Loewe'nin kırık yumurta topuklu ayakkabılarına, Collina Strada'nın 2023 İlkbahar-Yaz sezonunda sergilediği, Swarovski kristalleriyle süslenmiş brokoli çantasından Coperni ve Stella McCartney gibi tasarımcıların elma ve mantardan yaptıkları çantalara... Ne yöne baksak üzerimize giyebileceğimiz yemekler ve tadabileceğimiz tasarımlar görüyoruz. Jeremy Scott'ın 2013-2023 yılları arasında yarattığı Moschino koleksiyonları için söylediği cümle bu dönemin ruhunu yansıtıyor:

"Bana bir yemek söyleyin ben de onun etrafında bir tasarım yaratayım!"

Loewe'den Broken Egg Sandals

2018 yılı, bu bereketli ilişkinin zirve noktasını temsil ediyor. O zamana kadar dağınık olarak tek tük gördüğümüz örnekler biraraya geliyor ve kendilerini 2018 New York Moda Haftası'nda buluyorlar. Hem ilham perilerini yemeğin etrafında bulan tasarımcıların koleksiyonları podyumu ele geçiriyor hem de moda şovları restoranları ele geçirmeye başlıyor. 

O yıl tasarımcı Snow Xue Gao, pijamalarıyla Chinatown'da market alışverişine çıkan insanlardan aldığı ilhamı plastik poşet taşıyan modellerle podyuma taşıyor. Chromat’ın şovunda kırmızı-turuncu kıyafetleriyle Cheetos yiyen modeller yürüyor. Raf Simons defilesinde podyuma Belçika waffle'ları, peynir ve şarap şişeleri diziliyor. Calvin Klein ise modellerini bir patlamış mısır denizinde yüzdürüyor.

Bir sonraki yıl, Katy Perry'nin Met Gala'nın after-party'sine Moschino tasarımı cheeseburger elbisesiyle gelmesi ise artık yemek-moda ilişkisinin podyumun dışına taştığını kabul etmemiz gereken an oluyor.

Katy Perry Moschino’dan cheeseburger elbisesiyle

Lüksün tadına bakmak

Bu sıkı fıkı dostluğun arkasında yalnızca estetik tercihler yok tabii ki. Devasa pazarlama ve marka ekipleriyle çalışan moda markaları, gastronomiyle yan yana durma tercihlerini ince ince planlanmış taktiklerle de destekliyor. 

Bir zamanlar içeri girmenin özel izne tabi olduğu izlenimini vermek için özellikle erişilmez bir imaj çizen lüks markalar, şimdilerde konfor ve rahatlık hisleriyle özdeşleştirdiğimiz yemeğin yaydığı sıcak ve tanıdık kokulara sırtını yaslayarak "Sen de bana ulaşabilirsin" mesajını veriyor. Lüksü özellikle Z kuşağı üzerinden orta sınıfın da ulaşabileceği (ya da en azından ulaşmak için kredi kartı limitlerini fulleyebileceği) bir noktaya çekmeye çalışıyorlar.

Bu noktada moda denince gözümüzün önünden canlanan havyarlar ve şampanya şişeleri, yerini mahallenin bakkalından alınan plastik atıştırmalık paketlerine bırakıyor. Bu ürünlerin duygusal ve nostaljik çağrışımları, eskiden erişilmez olanı ulaşılabilirlik sınırlarına taşıyor; eskiden orada olmayan bir bağ, zihnimizde otomatik olarak beliriyor.

Chanel'in süpermarket defilesi

2014'te Karl Lagerfeld'in Chanel koleksiyonu için hazırladığı koleksiyonun defilesini hatırlayın. Modeller ellerinde deri alışveriş sepetleriyle Paris'teki Grand Palais'de dolaşıyorlar. Market raflarında "Coco Pops" gibi isimlerle sergilenen Chanel markalı yiyecekler dizili. Chanel'in ikonik tüvit takımlarını giymiş modeller; ton balığı konserveleri, peynir tenekeleri, çorba kutularıyla dolu reyonların arasında salınıyor. "Aynı benim gibiler" diye düşünmez miydiniz?

Lüks her zaman sıradan olanı fetişleştirerek yükselir belki ama öte yandan bir de gerçekler var. Gerçekten de "aynı bizim gibiler" mi? Trend analisti Sabrina Faramarzi, Guardian'a verdiği röportajda bu defileyi şöyle yorumluyor:

"Herkes de orta ve alt sınıf kültürünü parodileştiren lüks moda markalarını alkışlamıyor. Bir zamanlar yenilikçi ve eğlenceli bir ironi olarak görülen stratejiler, giderek daha çalkantılı hâle gelen ekonomik ve toplumsal koşullarla birlikte artık ağzımızda kötü bir tat bırakıyor."

Lüksün sınıfla ilişkisinin bulanık sularda yeşerdini söylemek yeni bir şey değil. Ancak konu özellikle fast-food markalarıyla yapılan işbirliklerine gelince Chipotle'nin Shawn Mendes, Miley Cyrus ve Twenty One Pilots gibi isimlerle kurduğu işbirlikleri; Jennifer Lawrence'ın Oscar töreninde pizza yediği için "halkın yıldızı" ilan edilmesi gibi örnekler, bütün bunları sınıfsal bir cosplay'e dönüştürüyor.

  • "Biri yer, biri bakar"dan "Biri yer, diğeri reklamını yapar"a doğru gidiyoruz. 

Jennifer Lawrence Oscar Ödül Töreni'nde

'Bir dilim lüks, yanında da bir fincan prestij lütfen'

Pazarlama araştırmaları, yeni kuşakların artık geleneksel reklamcılıktan etkilenmediğini gösteren örneklerle dolu. Markalar, eskisi gibi güzel bir bedene şahane bir kıyafet giydirip moda dergilerine basarak ya da kampanya görsellerini şehir meydanında dolaşanlara tepeden bakan bir binaya yerleştirerek tüketicilerin ilgisini çekemiyorlar. Bu da hâliyle hedef kitlelerini genişletmek, onlarla ilişkilerini güçlendirmek için alternatif yollar aramalarına neden oluyor. 

Çanta markası Judith Leiber Couture'ün kreatif direktörü Jana Matheson, gastronomi ile moda arasındaki bağlantıyı nasıl kullanacağını en erken keşfedenlerden biri. Meyve ve sebzelerden esinlenen minaudière'leriyle tanınan marka, 2011 yılında o zamanlar altın dönemini yaşayan makaronlardan ilham alan kristal bir hap kutusu yapmıştı. Moda ve yemeğin benzer trendleri takip etmesinin etkisini "Pandemi sırasında ekşi mayalı ekmek yapsaydım en çok satan ürünlerden biri olurdu" sözleriyle anlatıyor Matheson.

Judith Leiber Couture minaudière'leri

Öte yandan bu işbirliği yalnızca ilhamını yemekten alan tasarımlarda yaşamıyor. Son dönemde büyük moda evlerinin açtığı kafe, restoran ve barlar da aynı stratejinin parçası. Aynı markalar, kıyafetlerini en son yemeğini geçen ay yemiş gibi görünen modellerin üzerinde sergilemeyi tercih etse de müşterilerinin kalbine giden yolun mideden geçtiğini unutmuyorlar.

  • Prada, Armani, Bulgari gibi lüks markalar, daha 1990'larda kendi kafe ve restoranlarını açarak bu trende öncülük etti. Chanel’in Alain Ducasse işbirliğiyle açtığı Beige de onları takip etti. Gucci’nin Massimo Bottura’yla birlikte yürüttüğü Gucci Osteria’yı da unutmamak gerek.

Dior ise Paris’te 30 Avenue Montaigne’deki genel merkezini yenilerken yalnızca bir amiral gemisi yaratmakla kalmadı, planlarına bir müze, restoran, pastane ve otel odalarını da dahil etti. Mağazanın mimarı Peter Marino, bu projenin “markanın içsel özüne doğru bir yolculuk” olduğunu söylüyordu. Proje ona göre “anlattığı hikaye aracılığıyla müşteriyi baştan sona Dior’la etkileşim hâlinde tutan, duygusal bağlar yaratan bir yürüyüş alanı”ydı.

Gucci Osteria

Gerçekten de bir marka, hikayesini beş duyuya dayanan araçlarla anlatmaya, müşterileriyle duygusal bağlar kurmaya ve baştan uca hayatın tüm aşamalarını kapsayan lüks bir deneyim yaratmaya odaklanıyorsa bunun için yemekten daha iyi bir yöntem olamaz.

Moda ile gastronominin biraraya gelişinde, tüketicilerin satın alma alışkanlıklarındaki gözle görülür değişim de etkili. İnsanlar kazançlarının giderek artan bir bölümünü yemeğe harcıyorlar. ABD’de tüketicilerin gelirlerinin yaklaşık %49’u dışarıda yemek yemeye gidiyor. Bu da tüketicinin radarında kalmak isteyen markaların, onların bulunduğu yere gitmesini, çok mantıklı bir seçenek hâline getiriyor. Moda evleri bu hamlelerle gelir akışlarını çeşitlendiriyor; ayrıca marka sadakatini ve bilinirliğini artırıyorlar.

Wes Anderson'dan Bar Luce

Hepsinin üzerine bir de haute couture’ün ayrılmaz parçalarından zanaatkarlığı podyumun dışına taşıma imkanını da ekleyelim. Moda ile gastronomiyi, pazarlama üzerinden birbirine bağlayan görünmez iplikleri dokuduk bile.

Sonuçta bütçeniz orijinal bir çanta almaya yetmeyebilir ancak Bar Luce'de bir Prada kokteylinin tadına bakabilirsiniz. Gucci ayakkabılar birkaç aylık maaşınıza denk geliyor olabilir ama Gucci Osteria'da bir ıstakoz salatası da aynı lüks hissini verebilir.

Sosyal medyada çarpan etkisi

Yemek-moda işbirliklerinin hedef kitlesi, olağan bir şüpheli: Z kuşağı. Z kuşağı için sosyal medya estetiğinin öne çıkması, yemeği lüks tüketimin ön saflarına taşıdı. Dijital yerliler olarak da adlandırılan Z kuşağı, satın alma kararlarında özgünlüğe, kişiselleştirilmiş olana ve sosyal medyadan alacağı teyide önem veriyor ve biraz da bu nedenlerle gastronomik deneyimi kültürel bir para birimi ve statü sembolü olarak benimsiyorlar.

  • Sonuçta bir restorana gittiğinde her tabağın fotoğrafını çekerek onu sosyal medya müzesinde sergileyen nesil, akşam yemeğine gitmeden önce de asansörün aynasından kıyafetinin fotoğrafını paylaşıyor. Bu iki fotoğrafı aynı marka çatısı altında buluşturmayı hangi şirket istemez?

Peki biz neden bunlarla uğraşıyoruz? Sosyal medya, statü ve kimliğin megafonu olduğu kadar deneyimlerimizi kalıcı hâle getiren bir hafıza defteri aynı zamanda. Belki de yediklerimiz ve giydiklerimiz, ihtiyaçlar ile arzular arasındaki farkı en net vurgulayan alanlar olduğu içindir. 

Her birimizin örtünmek ve soğuktan korunmak için kıyafetlere duyduğumuz ihtiyaçla karnımızı doyurmak için yemeğe duyduğumuz ihtiyaç birbiriyle çok yakın duruyor. Öte yandan bu iki ihtiyaç, hemen tüm dünyadaki insanların ortak ihtiyacı olduğu kadar, her birimizi diğerinden ayıran farkları, eşitsizliği de en net vurgulayan araçlar. 

Giyiniyoruz ama neyle, yiyoruz ama neyi? Aynı şehrin aynı sokağında bile marketten aldığı cipsle karnını doyuran ve yanındaki restoranda bir tadım menüsünü deneyen arasında uçurumlar var.

Burada "Giysilerimiz, kim olduğumuz, ideallerimiz ve dünyaya bakışımızla ilgili iletişim kurmanın en açık yoludur" diyen moda psikoloğu Kate Nightingale'i duyduğumuzda "Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" diyen Fransız gurme Brillat-Savarin'i hatırlamamak elde değil.

Lezzetle stili birbirine teyelleyen ana malzeme de bu.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

👠 Haute Couture'den Haute Cuisine'e

Son dönemde lezzetle stili buluşturan işbirliklerine giderek daha sık rastlıyoruz. Yemek, lüks bir deneyime dönüşürken moda da damak zevkimize hitap etmeye oynuyor. Peki bu beklenmedik ortaklık nasıl işliyor?

11 Oca 2025

Metro Türkiye ile birlikte
Judith Leiber Couture minaudière'leri

YAZARLAR

Reyhan Ülker

İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR

apéroapéro

HİKAYE

The Bear’e veda: Her şey yolunda

Fine dining dünyasının baskıları, aile mirasları, kapanmayan yaralar ve kırılgan dostluklar... The Bear final sezonunda yeni hikayeler anlatmak yerine yıllardır taşıdığı yüklerle aynı masaya oturuyor. Dizinin Mikey'nin gölgesi, restoran kültürü, Carmy'nin liderlik krizi, Richie'nin dönüşümü etrafında beş sezondur ördüğü temalar, son sezonda birer birer çözülüyor.

18 Tem 2026

The Bear’e veda: Her şey yolunda
apéroapéro

HİKAYE

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası

Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.

11 Tem 2026

Ethem Efendi Kahvaltı'da: Bir öğünden fazlası
apéroapéro

HİKAYE

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.

04 Tem 2026

Londra'da Türk mutfağının yeni dönemi
apéroapéro

HİKAYE

Hona: Ahıska'dan kalanlar

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Reyhan Ülker

·

27 Haz 2026

Hona: Ahıska'dan kalanlar
apéroapéro

HİKAYE

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.

20 Haz 2026

Ege’den Boğaz’a, Bodrum’dan Çeşme’ye: Denizin kıyısında beş sofra