“New York City’nin en kötü restoranı” kapandı.

İnternette Salt Bae olarak bilinen kasap Nusret Gökçe, 2017'de havalı güneş gözlükleri ve vücuda oturan beyaz gömlekleriyle bifteklerin üzerine tuz serpme stiliyle internet fenomeni hâline geldi. Instagram'da 52 milyon takipçi kazanan Gökçe, dünyanın en rekabetçi restoran pazarlarından sayılan New York’taki hamburger zincirini açık tutamadı. Bir dönem, yemek eleştirmenleri tarafından, New York şehrinin en kötü restoranı olarak anılan Salt Bae Burger Haziran ayının başlarında kapandı. Restoranın kapısında yer alan bilgilendirme notunda işletmenin Meatpacking Bölgesi yakınlarında yeni bir adrese taşındığı yazılı.
- Arka plan: Hamburger zinciri, Gökçe’nin 2018'de Manhattan'da açtığı, dünya çapında 20'den fazla lokasyona sahip restoran zinciri Nusr-Et Steakhouse'un devamı niteliğindeydi. Altın folyoya sarılmış wagyu biftek burgeri ya da sadece kadınlara ücretsiz olan vejeteryan "bayan burgeri" gibi ürünleriyle tepki topladı. Restoranın ana şirketi Nusr-Et, cinsel tacizden maaş hırsızlığına kadar çok sayıda iddiayla karşı karşıya kaldı. 2020'deki şikayetler sorulduğundaysa şirketin baş işletme sorumlusu Al Avcı, “Restoranlarımızda herhangi bir sorun yok." dedi. Salt Bae Burger, Dubai'deki ilk lokasyonunu 2019'da açtıktan sonra 2020'de şu anda kapalı olan Union Square şubesini açtı. Los Angeles şubesinin sonraki yıl açılması planlandığı paylaşıldıl fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
apéro gazete'de bu hafta: Haftanın tarım ve gastronomi haberleri, 12 Haziran'da Londra'da gerçekleşen Gastronomi ve Yardım Konferansı CRADLE OF FOOD'un değerlendirmesi.
19 Haz 2023

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Kemikleri ve iç organlarıyla yenen ortolan kuşu, Fransız gastronomisinin en tartışmalı yemeklerinden biri. Dumas’nın mutfak sözlüğünden "Succession"a uzanan hikayesi, bir lokmalık haz uğruna hayvanlara çektirilen acıyı gündeme getirirken geleneksel olarak ortolanları yerken başa örtülen peçete, başka bir soruyu da akla getiriyor: Yemek yerken neden saklanırız?

Nezleyken elma neden elma gibi gelmez, kırmızıya boyanmış beyaz bir şarap kırmızı şarap gibi algılanabilir mi? Lezzet yalnızca dilimizin işi değil. Koku, görme ve ağızda oluşan duyumların kesişiminde şekillenen bu deneyim, bir yiyeceği tanımamızdan onu sevmemize kadar pek çok şeyi etkiliyor.

Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.




