Topraktan: Atalık tohumun mücadelesi

Tohum yaşamın sonsuz döngüsünü temsil eder. Tohumun yolculuğu boyunca ürettiği meyve, çiçek, bitki ve sayısız tohum tüketilse ve geriye sadece bir tohum kalsa bile bu yaşamı yeniden başlatmak için yeterlidir. Tohumun toprakla bulandığı, güneşin sıcaklığını hissettiği, yağmur suyuyla buluştuktan sonra mahsul olarak soframızı şenlendirmesinden çok daha uzun soluklu bir hikâyesi var. Yerli bir başka deyişle atalık tohumların ekosistemle bütünlüğünü anladıktan sonra soframıza yeni bir gözle bakmaya başlayabiliriz.
Atalık/yerel tohum: Geleneksel tarım sistemi içerisinde yer alan binlerce yıl içinde nesilden nesile aktarılan tarımsal ürünler, çiftçiler yardımıyla sürekli geliştirilmiş, bulunduğu yerin iklim ve arazi koşullarına en iyi uyum sağlayan “yerel/atalık çeşitler” elde edilmiştir. Damak zevkine uygunluk, verimlilik ve iklime uyumluluk gibi özellikleri göz önüne alarak hangi tohumu saklayıp günümüze getirmemiz gerektiğini belirleyen çiftçileri bu görevin ıslahçıları olarak görebiliriz. Saklanan bu tohumlar ise bir sürü açıdan çoğaltılmaya uygun ve besin devamlılığını sağlar niteliktedir. Fakat bugün, bu yerel tohumların korunması ve saklanmasının bir mücadeleye dönüştüğü görülmektedir.
Yerel tohumlar neden yok oluyor? Yerel tohumların yaşam döngüsünün bir parçası olduğunu unutmadan bu soruya yanıt aramalıyız. Yerel tohumların iklim beklentileri vardır ve buna uyumlu olarak mahsul verebilir. Gıda endüstrisinde belirli gıdaların diğerlerinden daha fazla talebi olması veya talebin yaratılmasıyla (her mevsimde domates tüketilmesi gibi) atalık tohumların mevsimsel olarak talebe karşılık veremediği bir durum ortaya çıkmıştır. Endüstri ise aynı toprakta tek çeşit ürünün yetiştirildiği bir tarım düzenine geçmiştir. Monokültür olarak adlandırılan bu tarım biçiminde araziler boyunca aynı ürünün ekilmesi sonucu bitki, farklı bitkilerle iletişime giremediği ve mevsimine uygun zamanda ekilmediği için hastalığa sebep olan organizmalar o topraklarda çoğalmaktadır. Çözüm olarak bitkinin iklim beklentilerini yok sayan genetiğiyle oynanmış tek kullanımlık tohumlar ve hastalıkları engelleyecek pestisit (kimyasal tarım ilaçları) üretilmiştir. Ekonomik beklentiler sebebiyle çiftçiler GDO’lu tohumları bir sonraki yıl mahsul vermeyeceğini bilerek her yıl satın almakta ve dolayısıyla pestisit kullanmak durumunda kalmaktadır. Yani bir başka deyişle tohum, nesilleri besleyen bir miras olmaktan çıkıp genetiğiyle oynanmış tohumlarla birlikte “kullan at” konumuna geçmiştir. Durum böyle olunca doğayla bağımızın azaldığı bir gelecekle ve şirketlerin ürettiği tek kullanımlık tohumlara bağımlı kalacağımız "tehlikeli" bir senaryoyla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.
Ne yapabiliriz? Beslenme alışkanlığımızda mevsimselliği ön plana alarak monokültür tarım politikalarına hizmet etmeyi birey nezdinde azaltmak ilk adım olabilir. Yemek yemeyi beslenme ve doymanın ötesinde gören bireyler olarak o besinin soframıza varmadan önceki başlangıç noktasının neresi olduğunu düşünebiliriz. Yediğimiz her lokmanın önce vücudumuza sonra etrafımızdaki canlılara ve ardından bütün ekosisteme etkisi olduğunu fark ettiğimizde beslenmeye farklı bir gözle bakmaya başlayacağız. Buna bağlı olarak da bireysel ölçekte düzenli alışveriş yaptığımız yerlerde nasıl tohumlarla nasıl mahsuller elde edildiğini sorgulamaya başlayabilir veya atalık tohumlarla üretim yapan üreticilerin olduğu ekolojik pazarlardan alışveriş etme alışkanlığı edinebiliriz.
Sofranızda yer alan besinlerin insanın dışında kurda, kuşa, aşa dokunduğunu hatırladığınız ve besin zincirinin en tepesinde değil çemberinde olduğunu kabul ederek yemeklerden keyif aldığınız öğünler dilerim.
Kaynakça:
Vandana Shiva, Earth Democracy, 2005
Buğday Derneği, Atalık Tohumlar Yetiştiricilik Rehberi, 2015
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Günün menüsü: Kumkapı'da bir kaymakçı güzellemesi, atalık tohumlarımız, blackchain teknolojisiyle gıda takibi ve tatlı.
23 Eyl 2020

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Urla’da sofraya giden yol, toprağın ve mevsimin sunduklarıyla başlıyor. WMF işbirliğiyle, Şef Dilek Yetkiner eşliğinde lavantalardan Ege otlarına uzanan bir hasadın ardından mutfağa geçtik. Doğada başlayan akşamı, uzun bir yaz akşamına yakışan sofrada, Bi’ Masa Akademi’de pişirdiklerimizle tamamladık.
05 Eki 2026

İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.




