Yolsuzluk Gündemi

JUNSHU Etik ve Uyum Bülteni

30 Hikâye

Türkiye'nin yolsuzlukla mücadele karnesi

Avrupa Konseyi’nin Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) tarafından yayımlanan ara uygunluk raporunda Türkiye'de milletvekilleri ve yargı mensupları için çıkar çatışması doğurabilecek konular başta gelmek üzere, yolsuzlukla mücadele standartlarının iyileştirilmesi çağrısı yapıldı . "Türkiye'de temel yapısal değişikliklerin yargı bağımsızlığını zedelediği" ifade edilirken; yargı süreçlerinin şeffaflaştırılması ve yargı organlarının bağımsızlaştırılması tavsiye edildi. GRECO'nun eş zamanlı yayımladığı bir diğer belge olan ek uyum raporunda, Türkiye'den siyasi partilerin finansmanının şeffaflaştırılmasına yönelik adım atılması ve milletvekilleri için Etik Davranış Kuralları ( code of conduct ) hazırlanmasının gerekliliği vurgulandı . Söz konusu raporlar, Avrupa Birliği (AB) tarafından ülkenin yolsuzlukla mücadele kapasitesinin değerlendirilmesinde, özelikle ilerleme raporları bağlamında referans alınmaktadır. 1999 yılında Avrupa Konseyi tarafından kurulmasının ardından, 49 üye ülkenin yolsuzlukla mücadele standartlarına uyumlarını izleyen GRECO’ya Türkiye 2004 yılında dahil oldu. AB uyum sürecinde getirilen yasal düzenlemelerle birlikte 2004–2007 yılları arasında yaşanan ilerleme, bugün geldiğimiz noktada yerini sert bir gerilemeye bırakmış durumda. GRECO, kural olarak her bir değerlendirme aşaması ( evaluation round ) ile ilgili ayrı ayrı olmak üzere; öncelikle ülkeleri, değerlendirme anketlerine verilen cevaplar ve ülke ziyaretleri çerçevesinde toplanan bilgiler esas alınarak değerlendirmeye tabi tutmaktadır. İncelenen ülke tarafından karşılanması gerekli görülen tavsiyelerin yer aldığı ülke değerlendirme raporu ( evaluation report ) GRECO genel kurulunda kabul edilir ve ülkelerden bu tavsiyeleri 18 ay içerisinde yerine getirmesi istenir. GRECO, değerlendirme raporlarında tavsiyelerde bulunmakla yetinmekte, tavsiyelerin yerine getirilme yöntem ve şeklini, ülkenin iç hukuk ve sistemine bırakmaktadır. Değerlendirme raporunun kabulünden 18 ay sonra, ilgili ülke tarafından tavsiyeler doğrultusunda yapılanlara ilişkin bir durum raporu ( situation report ) sunmaktadır. 2000–2006 yıllarını kapsayan I. ve II. Değerlendirme aşamalarında GRECO, yolsuzluk suçlarının önlenmesi, soruşturulması ve yargılanması hakkında önerilerde bulunmuştur. 2007–2012 arasında gerçekleşen III. Değerlendirme aşamasında, yolsuzluğun suç hâline getirilmesi ile siyasi partilerin finansmanında şeffaflık sağlanması yönünde tavsiyelerde bulunulmuştur. Son olarak, IV. Değerlendirme aşaması 2012–2017 yıllarını kapsamaktadır. Milletvekilleri, hakim ve savcılar nezdinde rüşvetin önlenmesi amacıyla öneriler getirilmiştir. Güncel değerlendirme aşamasının teması 2017'de Avrupa Konseyi toplantısında paylaşılmıştır. Bu aşamanın konusu, "merkezi idarelerde ve kolluk kuvvetlerinde yolsuzluğun önlenmesi" şeklinde belirlenmiştir. Bu aşamada henüz Türkiye hakkında yayınlanmış bir rapor bulunmamaktadır .

Türkiye'nin yolsuzlukla mücadele karnesi

Mart 28, 2021

·

Makale

Beş soruda Halkbank davası

Halkbank, Amerika’nın İran’a uyguladığı ekonomik yaptırımları delmek suçlamasıyla New York'taki mahkemede yargılanıyor. Türk medyasının dışında, dünya kamuoyunun da yakından izlediği dava sürecinde şimdiye dek neler yaşandı? VOA Türkçe, beş ayrı soruda davayla ilgili şimdiye kadar yaşanan gelişmelerin bir özetini derlemiş . Halkbank ne ile suçlanıyor? Halkbank aleyhine New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi'nde açılan davada şu suçlamalara yer verilmişti: ABD’yi dolandırmak amacıyla komplo kurmak, ‘Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası'nı İran’a para transferleri yaparak ihlal etmek için komplo kurmak, ABD bankalarını dolandırmak, ABD bankacılık ve finans sistemini dolandırmak amacıyla komplo kurmak, kara para aklamak, kara para aklamak amacıyla komplo kurmak. Tüm bu suçlamaların, ABD’nin İran’a karşı yaptırımlarının ihlali olduğu, Halkbank’ın yaptığı transferlerin tutarının yaklaşık 20 milyar doları bulduğu öne sürülmüştü. Halkbank suçlamalara ne cevap verdi? Halkbank, New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi'ndeki ön duruşma süreci devam eden davada ön duruşmalara katılmaları için hazırlanan tebligatı uzun bir süre kabul etmedi ve tüm çağrılara rağmen ön duruşmalara katılmadı. Halkbank, açılan dava sonrasında Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yaptığı açıklamada, "Bankamız ABD'nin ikincil yaptırımlarını herhangi bir şekilde ihlal etmemiş olmakla birlikte, bankamızın ABD'de herhangi bir şubesi ve çalışanı bulunmadığından, ABD Adalet Bakanlığı'nın ikincil yaptırım kararları hakkında yargılama yetkisi yoktur. Buna rağmen iddianame düzenlenmesi, tarihte bir ilk olmak üzere emsali görülmemiş bir hukuki yetki aşımıdır.” ifadelerini kullandı. Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’ndeki süreçte neler yaşandı? New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden ön duruşmalara katılmayan Halkbank’a ikinci kez ön duruşmaya katılma çağrısı yaptığını kaydeden hakim Richard Berman; bu durumun kasıtlı olduğu ve itaatsizlik olduğu kararına varıp başka yaptırımlar uygulayabileceğini belirtti. Bunun üzerine Halkbank, 2 Mart 2020 tarihinde ilk kez resmi olarak bir ara duruşmaya avukatları aracılığıyla katıldı. Hakkındaki altı ayrı suçlamayı da kabul etmedi. Hakim Berman, 2 Temmuz 2020 tarihinde aldığı kararla Halkbank davası jüri seçiminin 23 Şubat 2021 tarihinde yapılmasına, jürili seri duruşmaların da 1 Mart 2021 tarihinde başlamasına hükmetti ancak daha sonra seri duruşmaların başlangıç tarihini daha sonra 3 Mayıs'a ertelediğini açıkladı. Temyiz mahkemesindeki son durum nedir? New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi'ne yaptığı tüm başvurular reddedilen Halkbank, bir üst mahkemeye itiraz etti. New York İkinci Bölge Mahkemesine (İstinaf Mahkemesi), hakkındaki iddianamenin düşürülmesi ve ‘Bağımsız Yabancı Devlet Dokunulmazlığı Yasası’ kapsamında ABD’de yargılanamayacağı gerekçesiyle iki ayrı temyiz başvurusunda bulunuldu. Üç hakimden oluşan mahkeme heyetinin Halkbank’ın dava dosyasını Nisan ayının ilk haftasında yapılacak ara duruşmada ele alacağı açıklandı. Nisan ayının ilk haftasında yapılacağı açıklanan temyiz duruşmasına New York Güney Bölgesi Başsavcılığı ve Halkbank’ın avukatların da katılacağı kaydedildi. Bundan sonraki süreç nasıl işleyecek? Üst mahkeme, Halkbank’ın ABD’de yargılanamayacağı yönündeki başvurusunu değerlendirmeye almasının ardından tarafları, tarihi daha sonra açıklanacak ancak Nisan ayının 5’inden sonra yapılacak duruşmada dinleyecek. Gerekirse taraflardan ek başvuru ve delil isteyebilecek. Bu sürecin ardından üst mahkemenin alacağı karar çerçevesinde Halkbank’ın ABD’deki yargı süreci netlik kazanacak. Üst mahkeme eğer Halkbank’ı haklı bulursa, bir alt mahkeme olan New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde yargı süreci duracak. Üst mahkeme Halkbank aleyhine karar verirse, dava alt mahkemede görülmeye devam edecek. En son jürili seri duruşma takvimi belirleyen alt mahkeme, Halkbank’ın yargı sürecine kaldığı yerden devam edecek.

Beş soruda Halkbank davası

Mart 21, 2021

·

Makale

Büyük teknoloji şirketlerini nasıl dizginleriz?

(Foto: Marketwatch) Amerikan haber sitesi Business Insider , milyonlarca kullanıcının Facebook’tan çalınan kişisel verilerinin bir internet sitesinde yayınlandığını iddia etti . Korsan bir sitede, 106 ülkeden 533 milyon kişiye ait verilerin yayınladığını duyuran internet sitesi, çalınan verileri Facebook kayıtlarıyla karşılaştırarak teyit ettiğini açıkladı. Söz konusu veriler; telefon numaraları, ad soyad, konum, e-posta adresi ve biyografik bilgiler içeriyor. Güvenlik araştırmacıları, verilerin gerçek kişileri taklit etmek ve dolandırıcılık yapmak üzere kullanılabileceği konusunda uyarıyor. Aslında teknoloji platformlarına yönelik şikayetlerin listesini, kendi ürünlerini ayrıcalıklı kılmaktan, kendi faaliyetlerinden kaynaklanan sorunları görmezden gelmeye kadar uzatabiliriz. Anti-tröst yasası gibi geleneksel yöntemleri uygulamak ise zor, çünkü hizmet ücretsiz olduğunda tüketiciye verilen zararı ispat etmek pek mümkün görünmüyor. Yine de büyük teknoloji şirketlerini düzenlemenin yolu, onlara büyük bankalar gibi davranmaktan geçiyor olabilir. Kamuyu korumak adına, bu şirketlerin iş birimlerini ayırma , veri paylaşımı ve algoritmik stres testleri ile ilgili kuralları kabul etmeleri gerekiyor. Amerikan bankacılık sektörü, 2008 küresel krizi nden çok şey öğrendi. Zira Dodd-Frank Yasası uyarınca sermaye ve likidite rezervleri oluşturmak zorunda kaldıkları için özkaynak kârlılığının çöküşüne tanık oldular. Kimileri 2008 öncesindeki kârlarına hala özlemle baksa da, sektörde yüksek kazançlı işler yapmaya devam ediliyor. Gelgelelim büyük teknolojinin bugünkü kötü şöhreti, 1929'deki Wall Street krizi ve 2008'deki durumdan pek farklı değil. Zira her ikisinde de çözüm, şirketlerin değil, müşterilerin çıkarlarına öncelik verilmesine dayanıyor. Bu durum caveat emptor ilkesi nedeniyle sorumluluğun alıcıya ait olması nedeniyle; müşteriye tam açıklama ile dikkat ve beceri yükümlülüğü yaratan yasal düzenlemelere yol açtı. Bugünkü teknoloji şirketlerine, benzer yükümlülükler getirilmelidir . Bankalar için bu durum, birleşme ve devralma departmanlarını ticaretten ayırmak veya ticareti aracılık faaliyetlerinden ayırmak anlamına geliyordu. Teknoloji platformları ise örneğin; lojistik ile üretim bazlı iş birimleri ya da reklam aracısı ile reklamveren ve yayıncıyla temas kuran birimler arasındaki etkileşimleri sınırlayabilir. Bankacılık kurallarının ruhunu teknoloji şirketlerine çaprazlama uygularken şunlar mutlaka sorulmalıdır : Perakende kullanıcılara sunulan içerik, doğruluk adına standartları karşılıyor mu? Dijital işletme, müşteriye yönelik davranış kuralları ( code of conduct ) uyguluyor mu? Firma, müşterilerin verileriyle neler yaptığını ve algoritmalarının onların davranışını nasıl etkilediğini anladığını müşteri nezdinde doğruladı mı? İşletme, bilginin ortak taşıyıcısı sıfatıyla, rakiplerinin ürün ve hizmetlerine adil erişim sağlıyor mu? Sırada kimlik ve anonimlik sorunu var. 1970 Banka Gizlilik Yasası ( Bank Secrecy Act ), terör finansmanı ve organize suçlar gibi risklerden korumak adına, kara para aklamayı önleyici kurallar getirdi. 2001 Vatanseverlik Yasası ( Patriot Act ) ve getirilen ek düzenlemeler ise, Müşterinizi Tanıyın ( Know Your Customer ) prensibi gereği, bankaların müşterilere kimlik belirleme programı uygulamasını şart koştu. Sektördeki uyum görevlilerinin ( compliance officer ) ortaya çıkışı da bu döneme rastlamaktadır. Benzer kurallar, teknoloji platformlarına da getirilmelidir: Dijital kimlikler için küresel bir sistem; daha iyi ve güvenilir bir kullanıcı deneyimi elde etmek için düşünülebilir. Bir diğer konu, stres testleri . Onlardan korunmanın bir yolu, krizleri simüle etmek. Dodd-Frank Yasası uyarınca oluşturulan Kapsamlı Sermaye Analizi ve İnceleme ( CCAR ) programı, en büyük bankaların kendine has risklerini hesaba katıp katmadıklarını; ekonomik ve finansal bozulma zamanlarında devam edebilecek sermayeye sahip olduklarını değerlendirmeye yönelik yıllık bir uygulamadır. Bankalara türlü tehlike senaryoları sunulur ve nakit akışlarını, gelir tabloları ile bilançolarını ileriye dönük gözden geçirmeleri beklenir. Bu süreç, banka içinde ve banka ile düzenleyici kuruluş arasında yüksek işbirliği gerektirir. Paralel bir yapı, veri işleyen teknoloji şirketleri ile düzenleyici otoriteler arasında kurgulanabilir . Sanırım bu yazının muradını şöyle özetleyebiliriz: Kamuoyu tıpkı güvenilebilir bir bankacılık sistemini hak ettiği gibi; demokrasinin temeli olan bilgiyi paylaşma ve ona erişim söz konusu olduğunda neden sermayenin insafına razı olsun?

Büyük teknoloji şirketlerini nasıl dizginleriz?

Nisan 4, 2021

·

Makale

Daphne Caruana Galizia cinayeti

Malta'da 2017 yılında araştırmacı gazeteci Daphne Caruana Galizia 'yı öldürmekle suçlanan üç kişiden biri olan Vincent Muscat, suçunu kabul etmişti. Bugünlerde yargılamasına devam edilen Muscat, Galizia'yı öldürme planının detaylı açıklamasını sundu ve gazetecinin arabasına bomba yerleştirilmesinin nasıl gerçekleştiğini anlattı . Muscat, 2017'de bombayı yerleştirip tetiklemeden önce, gazetecinin hareketlerini günler boyu takip etmek için dürbün ve bir teleskop kullandığını söyledi. Başkent Valletta’daki duruşmada konuşan Muscat, Alfred Degiorgio'nun ona gelerek "iyi bir iş olduğunu söylediğini, işin Caruana Galizia'yı öldürmek olduğunu ve karşılığında 150.000 euro ücretin kabul edildiğini" aktardı. Muscat ayrıca, bombanın paslanmaz çelik yüzeye, çalışma düzeneğinin de sim kart takılabilir bir aparata sahip olduğunu belirtti. Muscat cinayet öncesinde Alfred Degiorgio'yu eski ekonomi bakanı Chris Cardona ile görüşmeye götürdüğünü ve Cardona'nın Aralık 2017'de tutuklanmadan önce adamlara ihbar verdiğini iddia etti. Muscat gibi 50'li yaşlarda olan diğer iki zanlı George ve Alfred Degiorgio suçsuz olduklarını savunuyor. " Tek kişilik Wikileaks " şeklinde anılan Caruana Galizia, Malta'daki yolsuzluk ağlarını ortaya çıkarmış ancak 8 ay sonra, 16 Ekim 2017'de otomobiline yerleştirilen zaman ayarlı bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Öldürüldüğünde 53 yaşında olan Galizia’nın ölümü Avrupa’da öfkeyle karşılanmış ve iktidardaki İşçi Partisinin adı, 2019’da başbakanın istifasına yol açan bir siyasi skandala karışmıştı. Yargılanan Vincent Muscat ile bir aile bağı olmayan eski Başbakan Joseph Muscat ise yolsuzluk suçlamalarını reddetmiş fakat yakınındaki kişilerin cinayette parmağı olabileceğini ima eden bir savcılık soruşturmasının ardından istifa etmişti. Zira Galizia, Nisan 2017'de kamuoyunda "Panama Papers" olarak bilinen skandalın Malta ayağında, Başbakan Muscat'ın Özel Kalem Müdürü Keith Schembri ve dönemin Enerji Bakanı Konrad Mizzi'nin Panama'da gizli offshore şirketleri olduğunu ve bunlara Dubai merkezli "17 Black" şirketince para aktarıldığı iddialarını gündeme getirmişti. Soruşturma kapsamında bugüne dek yedi kişi cinayet ile suçlandı. Bunlar arasında cinayeti yönetmekle suçlanan işadamı Yorgen Fenech ve cinayet olayında aracı olduğunu kendisi bildiren taksi şoförü Melvin Theuma da yer alıyor. Theuma, Kasım 2019'da Galizia cinayetinde aracı olduğunu ifade ederek devletle işbirliği yapmış ve bildiklerini anlatması karşılığında Cumhurbaşkanlığı tarafından affedilmişti. İddiaları, 2019 yılında yatıyla Malta'dan ayrılmaya çalışırken yakalanan Fenech'i işaret ederken, Kasım 2019'da Malta'dan yatla ayrılmaya çalışırken yakalanan Fenech ise suçlamaları reddediyor. Bu noktada en dikkat çekici ifşa ise polis soruşturmasının sabote edildiği iddialarına dayanıyor. Zira Fenech, soruşturma boyunca hassas gelişmelerden eski başbakan Joseph Muscat’ın Özel Kalem Müdürü tarafından sürekli olarak haberdar edildiğini ve Joseph Muscat'ın da bu işin içinde olduğunu öne sürüyor.

Daphne Caruana Galizia cinayeti

Mart 14, 2021

·

Makale

Hava kirliliğinin Türkiye’ye maliyeti

(Görsel kaynağı: Pexels) Sağlık ve çevre odaklı sivil toplum kuruluşu Health and Environment Alliance (HEAL), Türkiye’de Kronik Kömür Kirliliği adlı bir rapor yayınladı. Raporda termik santrallerden kaynaklanan hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunlarına ve doğurduğu mali yüke dikkat çekiliyor. Ülkemizdeki termik santrallerin sağlığımız üzerindeki etkileri ve bunun maliyetiyle ilgili ilk çalışma olan raporda, kömür santrallerinin yarattığı kirliliğin her yıl yaklaşık 54 milyar lira maliyet doğurduğu belirtiliyor. 2019’da Türkiye’de işletmede olan linyit, taş kömürü veya asfaltit kullanan, 100 megavat (MW) ve üzerinde kurulu güce sahip 28 adet büyük elektrik santralini inceleyen raporun başyazarı, HEAL Türkiye Kıdemli Danışmanı Funda Gacal , “2019’da Türkiye’nin sağlık harcamalarının 201 milyar lira olarak açıklandığını ve bu meblağın yüzde 27 ’sinin kömür kaynaklı sağlık sorunlarına harcandığını” belirtiyor. Kömürlü termik santrallerin yol açtığı erken ölümler de raporun temel bulguları arasında. Buna göre, 2019 yılında bu santraller yaklaşık 5000 erken ölüm e neden olurken, bu rakam günde ortalama 13 kişi nin kömürden kaynaklı kirlilik yüzünden hayatını kaybettiği anlamına geliyor. Kömür, dünyanın pek çok ülkesinde Paris İklim Anlaşması çerçevesinde yavaş yavaş kullanımdan kalkarken, Türkiye'de halen elektrik üretiminde en büyük payı alıyor. Paralel şekilde, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun ( EPDK ) Aralık 2020 tarihli sektör raporuna göre, üretilen lisanslı elektrik üretiminin yüzde 37 'sinden daha fazlasını kömür oluşturuyor. İlk sırada yer alan kömürü, bir başka fosil kaynak olan doğalgaz yüzde 33 ile takip ediyor. Dahası rapora göre, Türkiye'nin kömüre yatırımı artış eğiliminde. Zira mevcutta kurulu 19 gigavat (GW) kömür gücüne ek olarak; toplam kapasitesi 33 GW şeklinde 30 adet yeni kömürlü termik santral projesinin olduğu vurgulanıyor. "Her bir santralin ortalama ömrünün en az 40 yıl olduğunu" belirten Funda Gacal 'a göre "Her yeni kömür termik santrali, yıllar boyunca insan sağlığına zarar veren emisyonların salınmasına neden olacak. Bu durum, diğer sektörlerin emisyon azaltma çabalarını da boşa çıkaracaktır." HEAL raporunda, Türkiye'de kömürlü termik santral emisyonlarından kaynaklanan sağlık ve iklim maliyetlerinin, politika yapma süreçlerinde dikkate alınması gerektiğinin de altı çiziliyor. Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ( HASUDER ) üyesi Dr. Melike Yavuz 'a göre, "Bilgi akışının sağlanması, şeffaf bir diyalog kurulması ve sağlık etki değerlendirmesi yapılabilmesi için, kömürlü termik santraller başta olmak üzere, tesis bazında hava ve suyu kirleten tüm emisyon verilerinin kamuya açılması gerekiyor. Uzman kuruluşlar, kömür ve enerji üretiminin sağlık üzerindeki etkileri ve maliyetleri konularında her zamankinden daha çok endişe duyuyor. Karar vericiler bu tartışmalarda yer almalı, sağlık etkilerini değerlendirmek için elini taşın altına koymalı."

Hava kirliliğinin Türkiye’ye maliyeti

Nisan 18, 2021

·

Makale

Gri pasaport ile insan kaçakçılığı

(Görsel kaynağı: Karar Gazetesi) Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Veli Ağbaba ’nın iddiası üzerine Malatya’da Yeşilyurt Belediyesi ’nin organizasyonu ile gri pasaport temin edilerek yurtdışına çıkan 43 vatandaşın geri dönmediğinin anlaşılmasının ardından, “bazı belediyeler eliyle insan kaçakçılığı yapılması” gündemdeki yerini koruyor. İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklama ile Yeşilyurt ve diğer altı belediye hakkında soruşturma başlatıldığı belirtilirken, suistimallerin önlenmesi adına hizmet pasaportu uygulaması geçici olarak durduruldu. Alman basınında da geniş yer bulan olay hakkında İçişleri Bakanlığı sözcüsü Marek Wede , yaklaşık 500 kişinin bu organizasyonun bir parçası olduğunun iddia edildiğini ve Türkiye’den gelen gri pasaportluları takibe aldıklarını belirtti . Hizmet pasaportu olarak da bilinen gri pasaport, 5682 sayılı Pasaport Kanunu kapsamında, devlet adına yurt dışı görevine gönderilen ancak diplomatik (siyah) ya da hususi (yeşil) pasaportu olmayan yurttaşlara veriliyor. Nüfus ve Vatandaşlık İl Müdürlüğü ve Valilik onayı ile verilen gri pasaport hizmet süresi bitiminde geri alınırken, şahsi işler veya tatil amacıyla kullanılması mümkün değildir. İnsan kaçakçılığı kavramı, Türk Ceza Kanunu ’nda " Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddi menfaat elde etmek maksadıyla, yasal olmayan yollardan; bir yabancını ülkeye sokulması veya ülkede kalmasına imkân sağlanması, Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkân sağlanması " şeklinde tanımlanıyor. Türkiye’nin Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişiminde yer almasının yanı sıra, politik ve ekonomik açıdan gelişmemiş ülkeler ile gelişmiş Batı ülkeleri arasında bir köprü olması; yasadışı göçmenler tarafından bir geçiş güzergâhı olarak kabul edilmesine yol açıyor. Uluslararası Göç Örgütü ’nün (IOM) 2020 tarihli Dünya Göç Raporu ’na göre, 2018 yılında uluslararası göçmenler için ev sahibi ülkeler sıralamasında ilk sırada yer alan Türkiye’de; Sahil Güvenlik Komutanlığı ’nın yayınladığı rakamlara göre ise, yalnızca 2020 yılında 18.418 kişi nin yasadışı göç yoluna başvurduğu belirtiliyor. Asya ve Afrika’dan gelen göç dalgalarının yıllardır süregelen bir problem olmasının yanı sıra, Türk vatandaşları da gerek yasal gerek yasadışı yollarla ülkeyi terk etme eğilimi gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2019 yılında 84.862 kişi nin yurt dışına göç ettiği belirtilirken, en fazla göç edenlerin %13,3 oran ile 25 – 29 yaş grubundakiler olduğu görülüyor. Sosyal Demokrasi Vakfı ’nın (SODEV) Türkiye’nin Gençliği Araştırması Raporu ise, Türkiye’de 20 – 25 yaş aralığındaki gençlerin %62,5’inin, imkân olması halinde yurt dışında yaşamayı tercih edeceğini belirtiyor. Söz konusu rapor incelendiğinde, her sosyal kesim ve siyasi görüşten örnekleri barındıran inceleme grubundaki gençlerin; Türkiye’yi düşünce özgürlüğü , istihdam ve liyakat konularında yetersiz bulduğu ve gelecek kaygısı taşıdıkları göze çarpıyor. Gri pasaportla yurtdışına çıktıktan sonra geri dönmeyen yurttaşlardan H.B. ile yapılan bir röportajda , “ Burada her şey var. Orada iş yoktu, güç yoktu. Açtım. ” ifadelerini kullanması adeta SODEV’in raporunu destekler nitelikte. Görünen o ki, yıllardır yasadışı göçmenlere ev sahipliği yapan ve geçiş güzergahı olan Türkiye’de, artık ülkemiz yurttaşları da gelecek kaygısı içinde ülkeyi terk etmenin yollarını arıyor . Öte yandan Belediyeler vasıtasıyla yapılan insan kaçakçılığının nasıl bir yapılanma tarafından gerçekleştirildiği halen kamuoyunca merak konusu ve İçişleri Bakanlığı’nın soruşturmasıyla olayın aydınlanması bekleniyor. Elif Ay

Gri pasaport ile insan kaçakçılığı

Nisan 25, 2021

·

Makale

Sezgin Baran Korkmaz vakası

(Görsel kaynağı: Sözcü) " ABD'de elde edilen haksız kazançların Sezgin Baran Korkmaz ve sahibi olduğu şirketler ile, şirket çalışanlarının hesaplarına aktarılarak aklamaya tabi tutulduğu " öne sürülen iddianamede, aralarında firarî Sezgin Baran Korkmaz'ın da olduğu 10 şüpheli hakkında aklama suçu ndan 10 yıl a kadar değişen hapis cezaları istendi. Ayrıca Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı ( MASAK ) tarafından savcılığa analiz raporu gönderildiği ve şüphelilerden Sezgin Baran Korkmaz'ın çevresinde bulunan şahıslarla ortak hareket ederek, Amerika'daki irtibatları sayesinde elde ettikleri haksız kazançları çok sayıda banka işlemiyle kurmuş oldukları veya yetkilisi oldukları şirket hesaplarına aktardıkları belirtildi . İstanbul 10. Asliye Ceza Mahkemesi 'nce kabul edilen iddianameye göre, MASAK suçtan zarar gören taraf; SBK Holding Anonim Şirketi, Blane Teknoloji Sistemleri Sanayi ve Ticaret A.Ş., Biofarma İlaç Sanayi ve Ticaret A.Ş., Isanne SARL ve Komak Isı Yalıtım Sistemleri Sanayi ve Ticaret Ltd. şirketleri ise malen sorumlu taraf şeklinde gösteriliyor. Açık kaynak raporlarına göre, Amerika Birleşik Devletleri ( ABD ) hükümetinin ülke içerisinde kullanılan ve üretilen yenilenebilir yakıt miktarını arttırmak için çeşitli vergi indirimleri sağladığı, şüphelilerden Jacob Ortell Kingston ve aile üyelerinin yüzde 50 hissesinin bulunduğu Washakie Renewable Energy şirketinin Ocak 2013'ten itibaren kendisini, " Utah bölgesinin en büyük temiz ve sürdürülebilir biyodizel üreticisi " olarak ilan ettiği, 2014 yılından itibaren şirketin biyodizel yakıt üretimini durdurmasına rağmen şirketin biyodizel yenilenebilir yakıt ürettiği şeklinde yalan beyanda bulunarak, 511 milyon dolar dan fazla maddi destek aldığı kaydediliyor . İddianamede söz konusu suç şebekesi üzerinden Jacob Kingston , Lev Aslan Dermen ve Sezgin Baran Korkmaz 'ın ortağı oldukları SBK Holding A.Ş. ile ABD'de kurdukları SBK Holding LLC adlı şirketler üzerinden düzenledikleri sahte faturalar ve diğer belgeler ile haksız kazanç elde ettikleri, elde edilen haksız kazancın ABD'deki şirket hesaplarından Türkiye'ye aktarılarak aklandığı ifade edildi. Şüphelilerin mahkum olmaları halinde elde ettikleri maddi menfaatler ekonomik kazançlarının zorla alınmasına karar verilmesi ile bahsi geçen altı şirketin faaliyet izinlerinin iptali ne yönelik karar alınması talep edildi. Sanıklar önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak. Paralel şekilde, ABD'de Utah Federal Savcılık Bürosu eliyle bu tip iddiaların araştırıldığı bir soruşturma yürütülüyor. Bu kapsamda ifade veren Gelir İdaresi ( IRS ) yetkilisi Tyler Hatcher , Sezgin Baran Korkmaz'ın 130 milyon dolar ı aşan varlığın Türkiye'ye taşınmasına yardım ettiğini belirtmişti. Suçlamaların kilit adamı ve Korkmaz'ın ortağı olan Ermeni-Amerikalı iş adamı Lev Aslan Dermen ise, Mart 2020'de, işbirliği yaptığı bir Mormon tarikatı aracılığıyla en az 500 milyon dolarlık " biyodizel yakıta dayalı vergi iadesi talep ettiği " şeklindeki suçu sabit görülmüş ve " ABD hükümetini dolandırma " gerekçesiyle mahkum edilmişti . Hatcher ifadesinde, Dermen ve Korkmaz'ın " servetlerini Türkiye'de güvenli bir sığınak olması amacıyla tuttuklarının " tespit edildiğini belirtirken; Dermen'in Türk-Azeri denizcilik kralı Mübariz Mansimov ile de iş ortağı olduğunu ve Mansimov'un şirketi olan Palmali 'nin ABD şubesini birlikte kurduklarının altını çiziyor. Zaten Mansimov, Dermen ve Korkmaz birbirlerini yakînen tanıyor, Kasım 2016'da birlikte katıldıkları bir düğünde verdikleri fotoğraf bu durumu ispat ediyor.

Sezgin Baran Korkmaz vakası

Mayıs 2, 2021

·

Makale

Uluslararası yaptırımlar

(Görsel kaynağı: Mathias Reding - Pexels üzerinden) Günümüzde uluslararası yaptırımlar ve ambargolar , hükümetlerin dış politikasının merkezi bir aracı haline geldi. Ancak yaptırım kartı ne kadar sık kullanılırsa, etkisi o denli az olmaktadır. Ana fikir " ihtiyatlı kullanın " idiyse de, kısa süre içinde ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump için bu düşünce silikleşti. Trump'ın döneminde, yaptırımlardaki sürekli artışın nadir görülen bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Zira kendisinin dört yıllık görev süresi boyunca, yaptırım programlarını denetleyen ABD Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi ( OFAC ), George W. Bush ile Barack Obama 'nın ikişer dönemlik (sekiz yıl) başkanlıklarına kıyasla, dört yılda yaklaşık iki kat daha fazla kuruluşu ve kişiyi hedef aldı . Deyim yerindeyse namlu Çin, İran, Rusya, Venezuela ve diğer " ABD çıkarlarını tehdit eden ülkelere " çevrildi. Yeni başkan Joe Biden ise, kendisinin bir geri çekilme sergileyeceğini düşünenleri yanıltmadı. İran'la Obama döneminde imzalanan ancak Trump tarafından terk edilen nükleer anlaşmayı ( JCPOA ) yeniden canlandırmayı uman Biden yönetimi, İran İslam Cumhuriyeti ile selefinin azami baskısını hafifletmek için Viyana'da görüşmelere devam ediyor. Öte yandan, görevindeki ilk 100 gün ü geride bırakan Biden, bir dizi yeni yaptırım ilan etti: 15 Nisan'da ABD seçimlerine müdahale ve siber saldırılar gerekçesiyle Rusya 'ya yönelik kapsamlı tedbirler açıkladı . Hemen bir ay öncesinde ABD ve Batılı müttefikleri, Çin'in Sincan bölgesindeki Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlalleri nedeniyle bazı Çinli yetkililere, mal varlığı dondurma ve seyahat yasağı koymuştu . Ayrıca Hong Kong 'un özerkliğini zayıflattığı düşünülen Çinli yetkililere yaptırım uyguladı, Myanmar 'da yaşanan darbenin aktörleri ile bağlantılı şirketleri hedef aldı. Bu tip önlemler, yaptırımların dış politikanın merkezi bir aracı haline geldiğini gösteriyor. Özetle yaptırımlar, diplomasi nin tek başına yetersiz kaldığı ancak askeri müdahale nin çok riskli görüldüğü durumlarda; diğer devletlerin davranışlarını değiştirmeye çalışmanın bir yolu olarak görülmektedir. Örneğin ABD, yolsuzluk veya ciddi insan hakları ihlalleri ile suçlanan yabancı resmi yetkililere karşı Magnitsky Yasası 'na başvurabilir. Süreç içerisinde Batılı ülkeler, tematik ve sözüm ona değerlere dayalı politikaları giderek daha fazla benimsediler. Hedefler bir zamanlar Küba ve Kuzey Kore gibi küçük ülkelerdi; şimdiyse Çin ve Rusya gibi büyük ekonomileri içeriyor. Dolayısıyla hedefler büyüdükçe, ikincil hasar potansiyeli de artmaktadır. Uygurlara yönelik politikası nedeniyle Çin'e uygulanacak kapsamlı bir ambargo örneğin, dayanılmaz bir ekonomik geri tepme kuvveti yaratabilir. Söz konusu büyük hedefler, küresel anlamda finans ve teknolojiye olan bağımlılıklarını azaltmaya ne kadar çabuk cevap verirse, yaptırımların etkisi o kadar az olacaktır. Böylece uzun vadede yaptırımların ekonomiler üzerinde aşındırıcı bir etkisi olabilir. Yaptırımların tarihteki ilk bilinen kullanımı milattan önce 432 'de, Atina 'nın Megara 'dan gelen tüccarları pazar yerlerinden yasaklaması ve böylece rakip şehir devletinin ekonomisini boğması idi. Bununla birlikte, tarihçi Benjamin Coates , " 20. yüzyıla dek modern anlamda uluslararası yaptırım konseptinin (küresel düzeni güçlendirmek üzere tasarlanmış, ekonomik erişimin kolektif reddi) öne çıkmadığını " yazıyor. 20. yüzyılın başlarında Milletler Cemiyeti çok taraflı yaptırımların uygulanmasına öncülük etti. Daha sonra Birleşmiş Milletler , beyaz üstünlükçü Rodezya veya Halepçe ve Duceyil katliamlarının sorumlusu Saddam Hüseyin 'in egemenliği altındaki Irak 'a karşı benzer bir yol izledi. Ancak ABD, 2. Dünya Savaşı 'ndan sonra uyguladığı tek taraflı yaptırımları artırmaya başladı. Danimarka ve Norveç 'i işgal eden Nazilerin ülkedeki ABD varlıklarını ele geçirmesini engellemek adına, söz konusu varlıkları donduran öncü yasadan on yıl sonra, 1950 'de OFAC kuruldu . Soğuk savaş yıllarında Kongre, başkana re'sen yaptırım uygulama yetkisi verdi, sosyalist Küba favori bir hedefti. 1990 'larda ise ABD, nükleer silah yapmaya çalıştığı gerekçesiyle bu kez İran 'ı hedef tahtasına oturttu. Ancak Amerika'nın yaklaşımındaki en büyük değişim, 11 Eylül 2001 'deki terör saldırılarının ardından geldi. Çok kısa bir süre sonra yürürlüğe giren Vatanseverlik Yasası ( USA Patriot Act ), terörün finansmanını hedef aldı. Böylece teröristlerin ve onları destekleyen diktatörlerin, ABD'nin sahip olduğu veya etkilediği mali olanaklara erişimini kısıtlayarak onları engellemeye odaklanan akıllı yaptırımlar dönemi başladı. Bu yöntem değişikliği, yaptırımları eskisinden çok daha güçlü hale getirdi. Ancak 2010 'dan itibaren ABD , yalnızca kötü adamları(!) değil, aynı zamanda onlarla iş yapan herkesi finansal dışlama ile tehdit eden ikincil yaptırımlar uygulamasını yaygınlaştırdığında, bir başka dönüm noktasına gelindi. Bu durumun, İran özelinde etkisi bir hayli büyük oldu: 2015 tarihli JCPOA 'dan sonra İran'a hücum eden Avrupalı şirketler, Başkan Trump 'ın 2018 'de yaptırımları geri getirip ikincil yaptırımlar eklemesinin ardından hızlı bir şekilde ülkeden geri çekildiler. ABD politikası, son on yılda iki esas değişim daha yaşadı. Rusya 'nın 2014 'te Kırım 'ı ilhak etmesiyle başlayan süreçle birlikte, Rusya gibi büyük balıkların peşine düşecekti. İkincisi, Trump'ın amorf yaklaşımına dayanıyordu. Zira kendisinin hedefleri ne kadar çeşitli idiyse ve diplomatik tarzdan bir o kadar yoksundu: NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye'yi, " ülke ekonomisini yok etmekle " tehdit etmişti. Yine bu dönemde kara liste ye alınan kişi ve kuruluşlardan uzak durmanın maliyeti, özellikle bankalar için amansızca arttı. Örneğin 2014 'te Fransız bankası BNP Paribas , Amerika tarafından kara listeye alınan ülkelere yönelik binlerce işlemi gerçekleştirdiğini kabul ederek 8,9 milyar dolar para cezası ödedi ve New York'taki dolar bazlı takas operasyonlarını bir yıllığına askıya almak zorunda kaldı. Yaptırımların etkinliğine yönelik en büyük tehdit ise, hedeflenen tarafların bunları aşma çabasıdır. Paravan şirketler üzerinden sahte ticaret ağları oluşturmak gibi yolsuzluklara başvurmanın maliyeti bir hayli yüksek olsa da, etkili bir yol olmaya devam ediyor. Örneğin İran söz konusu olduğunda Türkiye ve Dubai , özellikle serbest ticaret bölgeleri üzerinden Batılı ülkelerin yaptırımlarının aşılmasında zayıf halkalarını oluşturduğu biliniyor. Fakat pek çok ülke tarafından ilan edilen yaptırımlara uyum gemisinin dümeni, şimdilik Washington tarafından izlenen politikaya sabitlenmiş durumda.

Uluslararası yaptırımlar

Mayıs 9, 2021

·

Makale

Sanal ortamda kişisel verilerin güvenliği

(Görsel: Cybercrime Magazine) Gündelik yaşantımızda kişisel verilerimizi güvenilir kabul ettiğimiz kişi ve kuruluşlar ile paylaşırız. Ancak bu veriler kimi zaman, üçüncü kişiler tarafından kullanılmaya ve işlenmeye karşı yeterli güvenlik önlemlerine sahip olmayan veri kayıt sistemlerinde depolanır. Siber güvenlik sistemlerini geliştirmek için milyarlarca dolar ayıran şirketlerde bile veri sızıntısı yaşandığına yönelik haberler sıklıkla gündeme gelirken , günlük hayatta paylaştığımız kişisel bilgilerin güvende olduğuna inanmak oldukça zor görünüyor. Örneğin; geçtiğimiz yıla kıyasla siber saldırıların %81 arttığı Türkiye’de, ülkenin en yaygın kullanılan çevrimiçi sipariş platformu olan Yemeksepeti ’ne geçtiğimiz Mart ayında siber saldırı düzenlendi . 21 milyon kullanıcının kişisel bilgileri çalındı ve Dark Web sitelerinde satışa çıkarıldı . Yine de kişisel veriler sadece siber korsanlara ekonomik fayda sağlamak için çalınmıyor. Rus hükümeti destekli olduğu iddia edilen bir grup hacker tarafından SolarWinds şirketine yönelik siber saldırıda görüldüğü üzere; çalınan bilgiler ABD İç Güvenlik Bakanlığı (Department of Homeland Security) gibi üst düzey kamu kuruluşlarına ait olduğunda söz konusu saldırılar ülke güvenliğini tehdit edecek boyutlara ulaşabiliyor . Veri ihlalleri, veri kayıt sistemlerine yapılan siber saldırılar sonucu meydana gelebileceği gibi; doğrudan sistemin kendisine veya sistem verilerine ulaşma izni verilen kişiler tarafından, veri sahiplerinin açık rıza sı gözetilmeden kişisel bilgilerinin kullanılması sonucu da oluşabilir. Bu tür ihlallerde ilk olarak, kişisel bilgiler Büyük Veri adı verilen veri yığınları şeklinde depolanır. Ardından bu yığınlar, Veri Madenciliği yöntemiyle işlenerek belirli çıkar gruplarına fayda sağlayabilecek anlamlı veri setlerine dönüştürülür. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, İngiliz Kraliyet Ailesi ve Muhafazakar Parti ile oldukça yakın ilişkilere sahip danışmanlık şirketi Cambridge Analytica ’nın, yaklaşık 87 milyon Facebook kullanıcısının kişisel verisini, kullanıcıların rızası olmadan işlemesi üzerine açığa çıkan skandaldır. Kullanıcıların tüketici alışkanlıklarını, internet etkinliklerini, siyasi görüşlerini ve hatta konumlarını dahi kullanan danışmanlık şirketi, adına çalıştığı kişi ya da kuruluşların çıkarları doğrultusunda söz konusu kullanıcıların siyasi kararlarını manipüle etmiştir . Söz gelimi, 2016 ABD seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin Teksas vali adayı Ted Cruz ile başkan adayı Donald Trump ’a siyasi danışmanlık hizmeti veren şirketin icra kurulu başkanı (CEO) Alexander Nix ’in verdiği bir röportajda , “ ABD’deki her birey hakkında binlerce veri noktasına sahip olduklarını ” söylemesi, söz konusu skandalın boyutlarını gözler önüne sermektedir. Ayrıca Cambridge Analytica’nın, Brexit referandumu ile Hindistan , Malta , Meksika , Avustralya , Brezilya ve Kenya ’da yapılan seçimlerde de etkin olduğu iddia edilmektedir. Sarp Kantar

Sanal ortamda kişisel verilerin güvenliği

Mayıs 16, 2021

·

Makale

Ekim 18, 2026

·

Hikaye

Modern kölelik

(Görsel: Lim Huey Teng, Reuters üzerinden) COVID-19 salgını ile lateks ve nitril eldiven kullanımında patlama yaşanırken, dünyanın bu alandaki bir numaralı üreticisi olan Malezya 'da ise borç esaretine dayalı modern kölelik koşulları tüm çıplaklığıyla sürüyor. Öyle ki Malezyalı sanayiciler, yoksul komşu ülkelerden hukuksuz yollarla gelen ucuz iş gücünden senelerdir pek de şikayet etmeden yararlanmaya devam ediyor. Uzun yıllardır Avrupa ve ABD sağlık sektörünün en büyük tedarikçilerinden biri olan Malezya'da; mikro elektronik bileşen ihracatı yaklaşık 45 milyar dolar , giysi ve aksesuar ihracatı ise 4 milyar dolar seviyelerinde . Bu doğrultuda Malezya, 2019'da yaklaşık 300 milyar çift kauçuk eldiven ihracatı ile küresel talebin yüzde 63'ünü karşıladı. Çalışma iznine sahip olmak için genellikle aracı firmalara yüksek oranda faizle borçlanan göçmen işçiler ise kendilerini bir tür tuzağın içinde buluyorlar. Yetmezmiş gibi, kendilerine bu firmalarda iş bulduğu için borçlandıkları aracılar tarafından ödemeleri garanti altına almak için işçilerin pasaportlarına el konuluyor . Uluslararası Çalışma Örgütü'ne ( ILO ) göre, göçmen işçiler yaklaşık 32 milyon nüfusa sahip ülkedeki iş gücünün yüzde 15 'ini oluşturuyor. Dünya Bankası araştırmacıları 2017 'de, bu sayının içerisinde en az 1,2 milyon kişinin zorla çalıştırma ya da Türk hukukunda angarya olarak ifade edilen koşullar altında çalışanlar olduğunu hesaplamıştı. Yine de zorlu koşullar ve uzun süreli ayrılıklara rağmen Malezya'da bulacakları bir sürekli iş imkânı Bangladeş , Nepal , Myanmar ve diğer komşu ülkelerden yoksul kesimlerin hayallerini süslüyor. Söz konusu ekonomiye göre, 2018 yılında Malezya'dan göçmenlerin memleketlerine gönderilen işçi dövizinin ( remittance ) ise 10 milyar doları aştığı hesaplanıyor . Söz konusu aracılar, Top Glove , Hartalega , Supermax gibi Malezyalı şirketler nezdinde işe alım ajansı şeklinde hizmet veriyor. Bu şirketler iş gücü sağladıkları tedarikçilerin taşıdığı üçüncü taraf risklerini ( third-party risks ) dikkate almadıkları gibi; bu yüzden uluslararası kamuoyundan defalarca kez yaptırım görmüş ve fakat söz konusu aracılık sisteminden henüz vazgeçmiş değiller. Mevcut uygulamada, örneğin Bangladeşli işçilerden ödeme planına göre değişen faizlerin yanı sıra; ortalama 4500 - 5200 dolar arasında değişen iş bulma ücretleri istenirken; Nepalli işçilerden ise söz konusu şirketlerde iş bulmaları karşılığında 1350 - 1500 dolar tahsil ediliyor. Malezya'da asgari ücretin yaklaşık 300 dolar olduğu düşünülecek olursa, göçmen işçilerin neden pasaportlarını yıllar boyu geri alamadığı ve neden bu durumun modern kölelik olarak ifade edildiği daha net anlaşılacaktır. 2014 ile 2020 arasında modern kölelik biçimleri üzerine çalışan Birleşmiş Milletler (BM) özel raportörü Urmila Bhoola bu durumu, " Aracılar, göçmenlere yurtdışında göz boyayacak işler önerip, büyük meblağlar koparıyor. İşçiler ise çok geçmeden kendilerini, sistemin farkında olan işverenlerine bağımlı halde buluyorlar. " sözleriyle özetliyor. Diğer yandan, küreselleşmenin giderek artan etkisi nedeniyle Batılı şirketler de bu tip uygulamalardan fayda sağlıyor. Zira tedarikçilerine zorla çalışmayı yasaklayan kurallar dayatsalar bile, bu sorun küresel tedarik zincirlerinde gözlemlenmeye devam ediyor. Nitekim Malezyalı lastik eldiven üreticilerinin esas müşterileri, Fortune dergisinin En Büyük 500 Şirket listesinde yer alıyor. Öte yandan uluslararası alanda faaliyet gösteren TÜV Rheinland , Bureau Veritas , SGS gibi denetçilerin küresel tedarik zinciri özelinde gerçekleştirdiği denetimlere rağmen, bu mesele şeffaflıktan uzak ve somut adımlardan yoksun bir halde. Öyle ki, Temiz Giysiler Kampanyası adlı sivil toplum girişimi 2019 tarihli raporunda " 200'den fazla yetersiz denetim vakası " tespit etti . Çalışmanın raportörlerinden Ben Vanpeperstraete bu durumu, " Sosyal denetleme sistemi çalışanları korumak için yeterli değil. Yalnızca marka itibarını ve karlılığı korumaya yönelik bu sistem, daha tatmin edici modellerin gelişmesini engelliyor. " sözleriyle özetliyor. Söz konusu uygulamalara başvuran Malezyalı üreticilerden ürün ithal eden ABD , İngiltere , İsveç veya Danimarka menşeli firmaların listesini incelediğimizde, mevcut sistemin pek de işlemediği gözler önüne seriliyor. Ek olarak, Walk Free inisiyatifi ile ILO ve Uluslararası Göç Örgütü ( IOM ) tarafından ortaklaşa yürütülen çalışma, 2016 itibarıyla yaklaşık 40 milyon kişinin modern köleliğin kurbanı olduğunu ortaya koyuyor. Bu rakam özelinde yaklaşık 25 milyon kişinin zorunlu çalışma ve 15 milyon kişinin de zorla evlendirilme pratiklerinden zarar gördüğü hesaplanıyor . Avrupa Parlamentosu başkan yardımcısı Heidi Hautala , " AB, savunmasız insanların sömürülmesi ve kölelik pratikleri ile ilişkili ürün ya da hizmetlerin ithal edilmesini engelleyebilmeli " sözleriyle net bir görüş belirterek, " AB menşeli şirketlerin, çalıştıkları taşeron firmaların insan haklarına saygılı davrandığını denetlemeye zorlayan bir yasa hazırlığında olduklarını " vurguluyor. Bu kapsamda, Malezyalı üreticiler zorla çalıştırma pratiklerine başvuran tüm şirketlerden tedarik sağlayan AB firmalarının cezalandırılması bekleniyor. Ek olarak, mağdurlar için etkin tazminat mekanizmaları kurulması ise bir diğer beklentiyi oluşturuyor.

Modern kölelik

Mayıs 30, 2021

·

Makale

Lübnan'da insani kriz

(Çizim: Olçar Yiğen ) Lübnan, Ağustos 2020 'de iki yüz on iki kişinin ölümüne ve altı binden fazla kişinin yaralanmasına neden olan liman patlamasının yaralarını henüz sarabilmiş değil. Patlamayla ilgili soruşturma, dokuz aylık sürecin ardından sonuçsuz kaldı. Ülke 1975 - 1990 arasında süren şiddetli iç savaştan bu yana, en kötü kriz ile karşı karşıya durumda. Ülkede resmi kur, bankaların işlem kuru ve karaborsa şeklinde üç ayrı döviz kuru göze çarpıyor. Kayıtdışı piyasalarda Lübnan lirası , son 18 ayda en az yüzde 90 değer kaybederken, gıda enflasyonu da yüzde 400 seviyesine ulaştı . COVID-19 ile mücadelesinde de zor günler yaşayan 7 milyon nüfuslu ülkede, en az 540 bin kişi hastalığa yakalanırken, yaklaşık 8 bin kişi ise yaşamını yitirdi . Piyasadaki döviz kıtlığı neticesinde ilaç ithalatının durması ve salgın nedeniyle yaygınlaşan tıbbi ürün kaçakçılığı ise sorunu derinleştiriyor. Ülke genelinde ilaç ve yakıt temininde kıtlıklar yaşanırken, Lübnan'da hemen her gün görülen elektrik kesintileri ise günde 12 saati bulabiliyor. Geçtiğimiz Nisan ayında, Suudi Arabistan'ın uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle ülkeden meyve ve sebze ihracatını durdurması ile yaşanan döviz kıtlığı iyice derinleşti. Geçmişinden yolsuzluğu bir türlü silemeyen Lübnan'da halk, birkaç litre benzin almak için bile çok uzun saatler sıra beklemek zorunda kalıyor . Uluslararası Şeffaflık Örgütü 'nün derlediği Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçlarına göre Lübnan, 180 ülke arasında 149. sırada yer alıyor . İhtiyaç sahiplerine verilen sübvansiyonlar ise azalan döviz rezervlerini eski haline getirmek adına geri çekilmeye başlandı. Haziran 2020'de istifa edene dek Maliye Bakanlığı danışmanı olan Henri Chaoul verdiği bir demeçte, mevcut Lübnan yönetimini “ cehenneme giden ve son istasyona ulaşmak üzere olan bir trene ” benzetti. Chaoul ayrıca, " Lübnan’daki eski iş modelinin, eski yönetim modelinin birçok düzeyde tamamen başarısız olduğu açık. Yeniden inşa etmemiz gerekiyor. " şeklinde görüş bildirdi. Dünya Bankası tarafından yayınlanan Lübnan Batıyor başlıklı raporda, " Lübnan'ın şiddetli ekonomik ve mali krizinin, dünyanın 150 yıldan fazla bir süredir gördüğü en kötü krizlerden biri olmaya aday olduğu " belirtiliyor . Geçici hükümetin Başbakanı Hasan Diab geçtiğimiz günlerde, " Lübnan kapsamlı bir çöküşün eşiğine geldi " şeklinde bir açıklama ile ulusa seslendi. Başbakan Diyab, 1.2 milyar dolarlık tahvil ödemesini askıya aldıklarını duyurdu . Böylece uzun yıllardır devam eden yolsuzluğun tetiklediği ekonomik kriz ve liman patlaması ile sarsılan ülke, tarihinde ilk kez temerrüde düşmüş oldu. Diab ayrıca, Birleşmiş Milletler ( BM ) Genel Sekreteri'ne hitaben yazdığı mektupla, eski Başbakan Refik Hariri 'nin 2005 yılında düzenlenen suikast sonucu öldürülmesinin ardından faillerin yargılanması üzere kurulan Uluslararası Lübnan Mahkemesi 'nin çalışmalarını sürdürebilmesi için finansal destek istedi . Beyrut patlamasının hemen ardından Diab’ın istifa etmesi üzerine, Lübnan'da bir yılda üç ayrı başbakan adayı görüldü. Diab'ın halefi Mustafa Adib yalnızca bir ay sonra istifa etti. Bunun üzerine yeni hükümet kurması için görevlendirilen eski başbakanlardan Saad Hariri ve Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun arasındaki anlaşmazlık ise, hükümetin kurulmasına bir kez daha engel oldu. Geçici hükümet ise yeni bir meclis oluşturulan dek görevde kalacak, ancak görüşmeler aylardır çıkmazda. Bir diğer etkili isim olan Lübnan Merkez Bankası başkanı Riad Salameh ise İsviçre ve Fransa makamları tarafından zimmetine para geçirme ve karapara aklama şüphesiyle soruşturma altında . Ülkenin önde gelen araştırmacı gazetecilerinden Riad Kobaissi , liman patlamasının gerçekleştiği tarihe referansla " 4 Ağustos'ta Lübnan'da olan şey, yolsuzluğun tam anlamıyla yüzümüzde patlamış olmasıdır. " yorumunda bulunuyor .

Lübnan'da insani kriz

Haziran 6, 2021

·

Makale

Brezilya ve yolsuzluk

Brezilya'da Covid-19'dan ölenlerin sayısı beş yüz bini geçti , bu Amerika'dan sonra dünyanın en yüksek seviyesine tekabül ediyor. 211 milyon nüfuslu ülkede, yaklaşık 18 milyon kişi virüse yakalandı. Birçok kişi, Başkan Jair Bolsonaro 'nun salgını ele alma biçimini protesto etmek için sokaklara çıkıyor . Şimdiye dek nüfusun ancak yüzde 11 'i aşılanabildi. Hastaneler dolmuş halde, gecekondu mahalleleri ( favela ) silah sesleriyle yankılanırken; işsizlik ise yüzde 14,7 ile rekor düzeylerde. Favela sakinlerinin üzerinde başka bir sorun daha var: Milisler olarak ifade edilen suç örgütleri . Bu ağır silahlı mafya grupları, yoksulluk ve devletin ihmali arasında güçlenmeye devam ediyor. Bolsonaro ise, " aşıların insanları timsahlara dönüştürebileceği " hakkında şakalar yapıyor. Kendisi geçtiğimiz yıl boyunca karantina karşıtı mitingleri ve sahte tedavileri destekledi. Göreve geldiğinden beri ormansızlaşma oranı yüzde 40 'ın üzerinde artan Amazon'daki yerli kabilelerine, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından kullanımı durdurulan uçaklar dolusu hidroksiklorokin yolladı. Yaklaşık altı ay boyunca aşı tekliflerini görmezden geldi. İstatistiki bir çalışmada, kendisinin bu tavrının doksan beş bin ölüme mal olabileceği hesaplanmıştır . Brezilya, köklü bir askeri-sanayi kompleksi ve etkili stratejik düşünce kuruluşları tarafından desteklenen Latin Amerika'nın en büyük silahlı kuvvetlerine sahiptir . Buna paralel Bolsonaro hükümetindeki ordu kökenli bakanların sayısı, ülkede 1964-1985 yıllarındaki askeri diktatörlükte olduğundan bile daha fazla. Bu sayede ordu, ülke yönetiminde benzersiz bir temsile sahip durumda . Ülkedeki yolsuzluğun kökenleri ise, devlet ve özel şirketler arasındaki rastgele ilişkilere dayanmaktadır. Söz gelimi, 21 yıl boyunca ülkeyi esir alan diktatörlük dönemi, Latin Amerika kıtasının en büyük inşaat şirketi olan Brezilyalı Odebrecht 'in baş müşterisiydi. Şirket kurucusu Norberto Odebrecht, yolsuzluğu " iş yapmanın bir maliyeti " gibi görmüştü. Öyle ki, yapılan baskınlarda 400'den çok sayıda politikacı ve yetkilinin olduğu bir rüşvet listesine ulaşıldı . Ardından otuz ay boyunca hapiste kalan patronları da dahil olmak yetmiş sekiz Odebrecht çalışanı, yasal mercilerle işbirliği yaptı. Söz konusu ifadeler, doksan beş politikacıya yönelik suçlamalara yol açtı. Bu dönemde şirketler, yolsuzluğa artık müsamaha gösterilmeyeceğine dair hissedarlarına güvence vermek için çabalarken; Brezilya Yolsuzlukla Mücadele Yasası da yürürlüğe girdi. İşler yeniden yoluna girmeye başlamıştı. Ancak şimdilerde, tartışmalı başkan Bolsonaro ve çevresi reform yapmak yerine, ülkedeki kurumları yıkmak istiyor. Federal bir milletvekili seçilen oğlu Eduardo Bolsonaro , seçimlerin öncesinde " bir asker ve bir onbaşının yüksek mahkemeyi kapatmak için yeterli olacağını " söylemişti. Mayıs 2020'de ise bu kez Jair Bolsonaro , neredeyse orduya bunu yapmasını emretti. Bununla yetinmeyen Bolsonaro, Federal Polis şefini de kovduktan sonra; Araba Yıkama ( Lava Jato ) soruşturmasıyla adını duyuran başsavcı Sergio Moro , başkanı adaleti engellemekle suçladı ve istifa etti. Nihayetinde, iki milyar dolarlık bir yolsuzluğu açığa çıkaran Lava Jato görev gücü dağıtıldı. Brezilya’da 1940’larda basit bir aile şirketi olarak kurulup dünyanın sayılı inşaat devlerinden birisi haline gelen Odebrecht , bugün tüm bölgede yayılmış ulus ötesi bir yolsuzluk skandalının baş aktörü konumunda . Hikaye ise tamamen rastlantısal bir biçimde, polisin orta ölçekli bir para aklama ağını incelemeye aldığı soruşturma ile ortaya çıkmıştı. Yurtdışına para gönderen döviz bürosu sahiplerinden birinin itirafları ile operasyon önce Brezilya’nın ulusal petrol şirketi Petrobras ’a ve o dönemde iktidarda olan İşçi Partisi ’ne (PT) dek uzanmıştı. Yerelde başlayan soruşturma, ardından şirketin para transferlerini gerçekleştirdiği ülkeler olan ABD , İsviçre ve Andorra ’ya da yayılarak uluslararası bir boyut kazandı. Aslında şirket neredeyse kusursuz bir sistem geliştirmişti. Odebrecht, Brezilya’da Petrobras’ın milyar dolarlık kamu ihalelerini alabilmek için ihale bedelinin yaklaşık yüzde 3 oranında bir rüşveti, iktidardaki politikacılara dağıtmaktaydı. Dahası, bu ödemeleri gerçekleştirmek için şirket içinde ayrı bütçeye sahip bir birim kurulmuştu. İlgili çalışanlar, farklı e-posta ve telefonlara sahiplerdi. Ödemeleri şirkete bağlı başka firmalar üzerinden ve gizlilik içerisinde deniz aşırı hesaplardan gerçekleştiriyorlardı. Skandalın açığa çıkması üzerine, 2013'te başlayan ekonomiye yönelik protestolar yüzünden popülaritesi düşük olan Dilma Rousseff , muhalefet tarafından azledildi ve bu kez koalisyon ortağı Michel Temer 2016'da geçici başkanlık koltuğuna oturdu. Michel Temer ise çok geçmeden yolsuzlukla suçlandı. 2017'de azledilmekten zar zor kurtulsa da, ülkenin en büyük et üreticisi şirketlerinden JBS 'nin sızdırdığı ses kaydında açıkça rüşvet istemesi üzerine tekrar açılan soruşturmalar ile önce 2019'da hapse girdi fakat " risk teşkil etmediği " gerekçesiyle serbest bırakıldı . 2018'de Bolsonaro'nun seçilmesi işte bu tip travmaları izledi. Aslında çok az finansmanı ve hazırlık süresi vardı, ancak kampanya sırasında bıçaklandığında doğal olarak destek gördü. Kendisini " Brezilya'nın ilahi kurtarıcısı " olarak gösterdi ve oyların yüzde 55 'ini aldı. Aldığı destek, ülkenin güneyindeki zengin ve beyaz nüfus ağırlıklı bölgelerdeki çiftçiler ile muhafazakar seçmenlere ( evanjelikler ) dayanıyordu. Hayal kırıklığı zaferine giden yolu açtı. Bolsonaro, Donald Trump'ın 2018 ABD seçimlerini kazanmak için kullandığı taktiklerden ( sahte haberler yaymak, popülizm, milliyetçilik ve şovenizm ) büyük ölçüde yararlandı. Halk, sorunları çözemeyen politikacılardan bıkmıştı. Bay Bolsonaro, hayal kırıklıklarını kendisine kanalize ederken, diktatörlüğe zaafı olan eski bir asker olarak seçmenleri siyasi yanlışlarını kendisinin bir özgünlüğü şeklinde görmeye çoğu zaman ikna etti. Yozlaşmış politikacıları temizlemeye, suçluları çökertmeye ve ekonomiyi beslemeye söz verse de, her üç hususta da başarısız olmuşa benziyor. Brezilya'nın siyasi sistemi, adeta bir değirmen taşı gibidir. Geniş eyalet bölgeleri ve Kongre'deki otuz parti, seçimleri aşırı pahalı hale getiriyor. Siyasiler, genelde uzun vadeli reformlardan ziyade; kısa vadede oyları kazanan projeleri destekleme eğilimindedir. Göreve geldiklerinde ise, seçilmelerini sağlayan bu kusurlu sisteme çoğunlukla bağlı kalırlar. Bu ümitsiz tabloda, 2018'de yapılan bir araştırmaya göre halkın sadece yüzde 3 'ünün kongreye ve yüzde 14 'ünün yüksek mahkemeye " çok güvendiği " açığa çıkmıştır. Brezilya'nın, uzun vadede Bolsonaro'nun yerini doldurmanın yanı sıra; kronikleşen düşük büyüme ve eşitsizliklerle mücadele ederek, sinizm ve umutsuzluğu da yenmesi gerekiyor. Şüphesiz bu dramatik bir reform gerektirecektir. Dolayısıyla ülkenin kaderi muhtemelen 2022'de seçmenler tarafından belirlenecek. Adayların nostalji yapmak yerine etkili çözümler sunması gerek, zira Bolsonaro'nun halefi zarar görmüş ve bölünmüş bir ülkeyi miras alacağa benziyor. Bürokrasinin büyüme oranlarını aşağı çekmesi ve çarpık harcamaların eşitsizliği artırmasıyla Brezilya kapalı bir ekonomi olmaya devam ediyor. 2019'da ülkede en zengin yüzde 1 'in ortalama geliri, en yoksul %50 'nin ortalama gelirinin 33 katıydı . Öte yandan geçtiğimiz aylarda, eski başkanlardan Lula da Silva 'yı yolsuzluk ve kara para aklama davalarında yargılayan mahkemenin " yetkisiz " olduğuna karar verildi . Mahkemece verilen hükümleri iptal eden yeni karar ile soruşturma yeniden başlatıldı. Böylece Lula siyasal haklarını geri kazanırken, 2022 genel seçimlerinde aday olmasının da önü açıldı. Bolsonaro'nun başta Lula olmak üzere 2022'deki rakiplerinin, mevcut tabloyu tersine çevirmesi gerekiyor. Anketler, Lula'nın ikinci turda seçimleri kazanabileceğini gösteriyor. Fakat öncesinde Lula, Bolsonaro'nun pandemiyi yönetme biçiminin canlara ve ekonomide nelere mâl olduğunu; Brezilya için değil de kendi çevresi için nasıl faydalar sağladığını kanıtlarıyla ortaya koymalı...

Brezilya ve yolsuzluk

Haziran 20, 2021

·

Makale

Tarihi eser kaçakçılığı

(Çizim: Bilge Alpay ) Geçtiğimiz günlerde peş peşe İstanbul, İzmir, Yalova, Ankara, Mersin ve diğer birçok ilden gelen haberler üzerine, tarihi eser kaçakçılığı bir kez daha gündeme geldi. Türkiye’nin kültürel coğrafya açısından zengin niteliği, geçmiş medeniyetlerin kalıntılarının bolluğuyla kendini gösteriyor. Ne var ki, ülkenin yoğun gündemi arasında zaman zaman gözde kaçsa bile; tarihi ve kültürel değerlerin izinsiz satışı, yurt dışına kaçırılması, hatta yağmalanması, coğrafyamızda 19. yüzyıldan beri süregelen bir problem. Bölgenin kültürel mirasına ait bazı eserlerin, Osmanlı Devleti ’nin son döneminden itibaren farklı yöntemlerle yurt dışına kaçırıldığı biliniyor. Bu dönemden itibaren deyim yerindeyse bir yağmaya dönüşerek yurt dışına kaçırılan eserlerin bir kısmı, kültür varlıkları kaçakçılığının en önemli örneklerini oluşturuyor. Almanya ve Rusya müzelerinde bulunan Troya eserleri , Viyana Müzesi’nde bulunan Trysa Anıt Mezarı , Berlin’deki sergilenen Bergama Zeus Sunağı ve Milet Güney Agora Kapısı , Londra’da British Museum’da bulunan ve Dünyanın Yedi Harikası 'ndan biri sayılan Halikarnas Mozolesi gibi eserler, Türkiye’den kaçırılan en bilinen örnekler olmakla birlikte; tarihi ve kültürel mekânlardan, dinsel yapılardan, arkeolojik kazı alanlarından hatta müzelerden her çeşit eser kaçırılmaya halen devam ediyor. Tarihi eserlerin maddi değerlerinin yüksek olmasının yanında; kara para aklamaya müsait yapıları, suç örgütlerini kaçakçılık yapmaya yönelten en önemli nedenler arasında. Kültür varlıklarına yönelik yasa dışı uluslararası talebin karşılanabilmesi için, piyasayı sürekli besleyen aktörler arasında genel olarak defineciler , kaçak kazıcılar , soyguncular ve toplayıcılar bulunuyor. Nasıl ki tarihi eser kaçakçılığı Osmanlı’nın son döneminden kalma bir problem ise, bunu engellemek adına uygulanan yaptırımlar da aynı döneme uzanıyor. 19. yüzyılın sonundan bugüne çeşitli kanun ve düzenlemeler ile engellenmeye çalışılan tarihi eser kaçakçılığı, günümüzde ise Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile düzenleniyor. Ancak bu kanunda öngörülen cezaların, kültür varlıklarının karşılığı olan ekonomik değerin yanında; caydırıcılıktan da epey uzak olduğu su götürmez bir gerçek. Emniyet güçlerince sıklıkla operasyonlar düzenlense de, uygulanan yaptırımlar kültür mirasının ticari bir faaliyete dönüşmesinin önüne geçemiyor.Yurt dışına kaçırıldığı saptanan tarihi eserlerin iadesi için Türkiye, Cumhuriyet döneminin başlarından itibaren günümüze dek çalışmalar yapmaktadır.Yine de pek çok girişim, yıllar boyunca süren ancak sonuçsuz kalan bir prosedür zincirinden ileri gidememiştir. Bu açıdan, tarihi eser kaçakçılığının önlenmesi adına belki de en önemli nokta, kaçakçılık faaliyetine ciddi yaptırımlar uygulanmasının yanı sıra; toplumda da bir kültür bilinci oluşmasını sağlamaktır. Yaşadığımız coğrafyada bizden önce yaşayan medeniyetlerin bıraktığı etkileyici mirası sahiplenmek ise toplum duyarlılığını artırmak için oldukça önemli bir adım. Ne var ki günümüzün ekonomik düzeninde, kültür varlıkları arz - talep ilişkisine maruz kaldığından, yalnızca yerel tedbirlerle kaçakçılık faaliyetlerinin önüne geçilebileceğini düşünmek iyimser bir bakış açısı olarak kalıyor. Kültür varlıklarının muhafaza edilmesi ve ticari bir suç faaliyetinin konusu olmasını engellemek adına, dünya ülkelerinin işbirliği yapması ve uluslararası bir koruma sağlanması, mevcut sorunu gerçek anlamda çözüme ulaştırabilecek biricik yol gibi görünüyor. Elif Ay

Tarihi eser kaçakçılığı

Haziran 27, 2021

·

Makale

Avrupa'da karapara ile mücadele

(Görsel: Bloomberg HT) Küresel ekonomik çıktının yıllık bazda yüzde iki ila beşinin aklandığı ve Avrupa'da yasadışı varlıkların genel kurtarma oranının sadece yüzde bir olduğu tahmin ediliyor . Karapara aklama suçuyla mücadele uzun zamandır öncelik verilen bir konu olsa da, şimdiye dek bu alandaki başarılar sınırlı oldu. Bununla birlikte yolsuzluk suçları her geçen gün artıyor ve bazı durumlarda kanunların yeterli olmadığı göze çarpıyor. Öte yandan son yirmi yılda, aklama suçunun ölçeği çok genişledi. Artık sadece aklama suçu ve uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili gelirler değil; aynı zamanda vergiden kaçınma , terörün finansmanı , insan kaçakçılığı ve devlet destekli veya kurumsal ölçekli rüşvetler de kapsama alındı. Deyim yerindeyse teknolojik ilerleme , karapara aklamanın yollarını ve imkanlarını da artırdı. Buna paralel, Avrupa Komisyonu 'nun yakın dönemli planları arasında yasal ve düzenleyici yeni girişimler olduğu; karapara aklama suçunu denetlemek için tek bir otorite oluşturulması da gündemde . Zira karapara aklama suçunun tespiti için yeni metotların geliştirilmesine ihtiyaç bulunuyor. Söz konusu metotlar gerçek anlamda riske dayalı bir düzenleyici çerçeve ile denetçiler , finansal istihbarat birimleri ve adli makamlar arasındaki işbirliğinden doğmalıdır. Bu itibarla, şüpheli işlemleri tespit etmek için hem özel sektörde hem de özel sektör ile kamu sektörü arasında işbirliğinin sürekli şekilde pekiştirilmesi gerekmektedir. Veri gizliliğine , yetkinlik alanlarına ve serbest rekabete özen gösterilerek; teknolojiden geniş ölçüde yararlanılabilir. Bu kapsamda evvela düzenleyici taraf ele alınmalıdır. Karapara aklamayla mücadele direktiflerinin kapsamlı bir fayda - maliyet analizinin yapılması, daha etkili bir yaklaşıma uzanan yolu bizlere gösterebilir. Bankacılık sektörü, çok yüksek para cezalarının tehdidiyle şüpheli işlemleri tespit etme ve yetkililere bildirme konusunda ön sıralarda yer alıyor. Ancak özel sektör tarafından tespit edilerek finansal istihbarat birimlerine bildirilen şüpheli işlemlerin yüzde 95 ila 98 'i yanlış pozitiftir ( false positive ), özetle pek az vaka gerçek bir kovuşturmaya konu edilir . Diğer bir sorun, nakit işlemleri ve şüpheli işlem bildirimlerini inceleyen ve ciddi vakaları kolluk kuvvetlerine ileten finansal istihbarat birimleriyle ( FIU ) alakalıdır . Bu birimler üye devletler arasında farklı şekillerde organize edilir, farklı miktarda kaynak sağlanır veya personel çalıştırılır. Avrupa Birliği ( AB ) nezdinde bu birimler arasında daha fazla uyum ve işbirliğinin sağlanması, yeni bir düzenleyici otorite oluşturmaktan daha acildir. Aslında, 1995'te Brüksel'de oluşturulan ve fakat idari yaptırım gücü olmayan Egmont Grubu ’nun temel amacı; ülkelerin karapara aklamayla mücadele sistemlerini geliştirebilmelerine yardımcı olup, uluslararası bilgi değişiminin önündeki engelleri kaldırmaktır. Söz konusu yardım kapsamında finansal istihbarat birimlerine teknolojik yardım, eğitimler, tecrübe ve bilgi aktarılmasının yanı sıra uluslararası bilgi değişiminin geliştirilip, sistematik bir yapıya kavuşturulması planlanmaktadır. Ancak geçmiş tecrübeler, bu yapının yeterli olmadığına işaret etmektedir. Bu bağlamda uyum çabalarına, örneğin şüpheli işlem bildirimleri için tek bir standart şablon oluşturulması ile başlanabilir. Son olarak, şirketlerin ve gerçek faydalanıcılarının ( beneficial owners ) sicil kayıtlarının daha iyi kurgulanması ve tüzel kişilik tanımlayıcılarının ( legal entity identifiers ) daha yaygın şekilde kullanılması gerekmektedir. 2008 küresel krizinden sonra oluşturulan bu yöntemlerin Batı ülkelerindeki kuruluşlarda kullanımı henüz yüzde iki ila yedi seviyelerinde . Bu aşamada tek bir karapara aklama ile mücadele ajansının oluşturulması, elbette yeni beklentiler doğuracaktır. Fakat tüm bunlar, öncelikle AB ülkelerinin şimdiye dek yapmak istemediği şekilde yargı prosedürlerinin ve cezai suçların daha fazla uyumlulaştırılmasını gerektirecektir. Görünen o ki, asıl zorluk da buradadır.

Avrupa'da karapara ile mücadele

Temmuz 4, 2021

·

Makale

Kamu yönetiminde yolsuzluk

(Çizim: Olçar Yiğen ) Gelişmekte olan ülkeler gibi, Türkiye’de de yaygın olarak görülen yolsuzluk en basit haliyle, " kamu gücünün özel çıkarlar için kötüye kullanılması " şeklinde tanımlanabilir. Devlet yapısı içinde, kararların tümünü programlamak mümkün olmadığından, kamu yöneticilerine takdir yetkisi tanınması kaçınılmazdır. Ancak bu yetki yer yer yasalara aykırı şekilde kullanılabilmektedir. Dolayısıyla kamusal işlemler, her zaman yolsuzluk potansiyeli taşımaktadır. Yolsuzluğu iki ana kategoride ele almak mümkündür: Siyasal yolsuzluk: Siyasal işlevlere dair kamu yetkisinin, siyasal yönetim sürecinde çıkar gözetilerek, yasal düzenlemelere aykırı biçimde kullanılması siyasal yolsuzluk şeklinde nitelenebilir. Siyasal karar alma sürecinde bazı çıkar grupları, özellikle iktidar partisi ile beraberinde ana muhalefet partisi; bürokratlar ve seçmenler ile lobicilik yaparak, kamu yararına kararlar alınmasını engelleyebilirler. Yönetsel yolsuzluk: Yönetsel veya idari yolsuzluk, politikaların uygulanmasında, yani yasaların ve hükümet politika ve programlarının kamu bürokrasisi tarafından uygulanması sırasında ortaya çıkar. Yönetsel yolsuzluk da maddi çıkara dayalı yolsuzluk ve maddi olmayan çıkara dayalı yolsuzluk şeklinde ikiye ayrılabilir. Rüşvet , haraç , zimmet veya rant sağlama davranışları, maddi çıkara dayalı yolsuzluk türlerini oluştururken; kayırmacılık , patronaj , oy ticareti ve lobicilik faaliyetleri ise maddi çıkara dayalı olmayan yolsuzluk türlerindendir. Yolsuzluklar eliyle kamu hizmetleri özel amaçlar için saptırılmakta; bu tip uygulamalarla kamu yararı, eşitlik, adalet gibi ilkeler zedelenmektedir. Bunun sonucu olarak ise vatandaşların kurulu düzene ve kamu yönetimine güvensizlik duymalarına, dolayısıyla da siyasal bunalımlara ve toplumsal kargaşalara yol açılmaktadır. Yolsuzluğa karışan kimseler, girişimlerini gizleyebilmek için yasal mazeretlerin arkasına sığınmaya çalışsalar da; yolsuzluğa konu olgunun her zaman illa yasalara aykırı olması da gerekmez. Devletin sağladığı sınırlı sayıdaki birtakım olanaklar, kamu görevlisi tarafından kendisine çıkar sağlayan kişilere tahsis edilebilir. Burada kamu gücünü elinde bulunduran şahıs, yasal düzenlemeleri ihlal etmemekle birlikte, bulunduğu kamu görevinden kişisel yarar temin etmektedir. Bu durum şüphesiz etik sorunları beraberinde getirecektir. Yolsuzluk olgusu tabiâtı gereği gizli bir nitelik taşıdığından, yaygınlığına dair araştırma ve gözlem olanakları kısıtlıdır. Türkiye, Uluslararası Şeffaflık Örgütü ’nün (Transparency International) Yolsuzluk Algı Endeksi 2020 sonuçlarına göre 180 ülke arasından 86. sırada yer almaktadır. Ülkemizin bürokratik yapısındaki siyasallaşma, siyasal kayırmacılık, üst düzey yöneticilerin her iktidar değişikliğinde değiştirilmesi, kamu yönetimindeki örgütlenme yetersizlikleri; devletin siyasal yapısında yolsuzluklara elverişli bir ortam hazırlamaktadır. Anlaşılacağı üzere yolsuzluklar vatandaşların düzene ve yönetime güvensizlik duymalarına, dolayısıyla da siyasal bunalımlara ve toplumsal kargaşalara yol açmaktadır. Sonuç itibarıyla yolsuzluklar bir taraftan siyasal ve toplumsal düzensizliklere yol açarken, bir taraftan da bu düzensizliğin önlenmesi için baskıcı bir siyasal yönetim oluşmasına yol açmaktadır. Türkiye’de yıllardır süregelen yolsuzluk olgusunun derinleşmesine ve toplumsal, ekonomik ve mali yapıyı daha fazla sarsmasına fırsat vermemek amacıyla bu soruna acilen köklü çözümler üretilmesi gün geçtikçe artan bir önem kazanmaktadır. Yolsuzluk faaliyetlerinin önüne geçmek üzere kamu mali işlerinde saydamlık artırılmalı, bu alanda bağımsızlığı tartışılmaz denetim mekanizmaları getirilmelidir. Muhakkak ki, söz konusu faaliyetlere karşı uygulanacak yaptırımların sıkılaştırılması önemli bir önlem olsa da; bunların minimum seviyeye çekilmesi için özellikle kamu sektöründe ücret adaleti sağlanması ve toplumsal kamuoyu oluşturulması da bir zorunluluktur. Zira yolsuzluk olgusunun bir ülke gerçeği olmaktan çıkıp yasadışı bir faaliyet olduğunun içselleştirilmesi, ancak bu şekilde mümkün olacaktır. Elif Ay

Kamu yönetiminde yolsuzluk

Temmuz 11, 2021

·

Makale

Kripto varlıkların vergilendirilmesi

(Çizim: Bilge Alpay ) Kripto varlıklar kimilerince büyüme ve istihdam yaratabilecek önemli bir finansal yenilik olarak görülürken, kimilerine göre de yatırımcıların istismar edilmesi , karapara aklama ve finansal istikrarı sarsıcı bir saadet zinciri olarak değerlendirilmektedir. Bu riskleri yönetmek için uluslararası koordinasyon içinde küresel nitelikte düzenlemeler yapılması uzun zamandır gündemde. Kripto varlıkların farklı özellikleri nedeniyle finansal araç, menkul kıymet, emtia ve ödeme aracı olarak sınıflanabilmesi bütüncül ve kapsayıcı düzenlemeler yapma imkanını kısıtlamaktadır. Kripto varlıklardan elde edilen gelirler açısından ise üç tür vergilendirilebilir kazanç göze çarpmaktadır: Bunlar kripto varlıkların alım-satım yapıldığı platformların elde ettiği, madencilerin elde ettiği ve kripto varlıklara yatırım yapanların elde ettiği kazançlar şeklinde özetlenebilir. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından geçtiğimiz günlerde düzenlenen Kripto Varlıklarda Düzenleme Arayışı başlıklı çalıştayda konuşan Gelir İdaresi başkan yardımcısı İdris Şenyurt bu kapsamdaki görüşlerini paylaştı. Şenyurt, platformların komisyon gelirlerinin Türk vergi sistemi açısından bir ticari kazanç olduğunu belirterek; “ yapılan işlemlerin KDV’ye tabi olduğu konusunda bir tereddüt yoktur, bu konu şu anda problemsiz olarak yürümektedir ” dedi. Yine madencilerin elde ettiği gelirlerin de bir ticari kazanç olduğunu vurgulayan Şenyurt, " söz konusu varlıkların ticari emtia olarak değerlendirilip bu çerçevede vergilendirildiğini " ifade etti. Öte yandan Şenyurt, " kripto varlık yatırımcılarının iki türlü gelir elde edebildiğinin; kripto varlıklardan elde edilen dönemsel getirilerin yanı sıra, elden çıkarmadan elde edilen (arbitraja dayalı) kazançların " konu olduğunun altını çizerek, asıl problemli kısmın burası olduğuna dikkat çekti. 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu 'nda yedi ayrı kazanç türü sayılıyor: Bunlar ticari kazançlar , zirai kazançlar , ücretler , serbest meslek kazançları , gayrimenkul sermaye iratları , menkul sermaye iratları , Türkiye'de ifa edilmesi şartıyla diğer kazanç ve iratlar şeklindedir. Dolayısıyla bu kümenin içine girmeyen gelir veya kazançlar yerel mevzuatımızda gelir vergisi açısından vergiye tabi değildir. Kripto varlıklar nezdinde baktığımızda ise, ilgili kazanç yedi başlıktan herhangi birine girmiyor. Özetle kripto varlığa yatırım yapan bir kişi, buradan dönemsel gelir elde ediyorsa veya elden çıkarmaya dayalı bir kazanç elde ediyorsa; mevcut gelir vergisi mevzuatında karşılığı yer almamaktadır. Yine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 'nın 73. maddesine göre " vergiler kanunla konulur, kaldırılır veya değiştirilir ". O halde kripto varlıklara yatırım yapanların gelirlerini vergilendirmesi için öncelikle bir kanuni düzenleme gerekiyor. Öyle ki, Türkiye’de stopaj yoluyla vergilendirip yurt dışında beyana tabi tutulduğu takdirde, bu işin cazibesini arttıracak bir vergi rejimi getirilmesi elzemdir. Söz konusu oranlar, örneğin menkul sermaye iratları için olduğu gibi yüzde 5 ila 10 gibi düşük bir oranla vergilendirilebilir. Öte yandan bu işlem yurtdışında yapıldığı takdirde, yine beyana tabi tutulabilir ve fakat yüzde 40’a dek artan oranlı gelir vergisi tarifesinin neticesinde kıyasladığınızda daha yüksek bir vergi yükü oluşacaktır. Nihayetinde bu durum stopaj ödemek suretiyle Türk merciilerine bildirilmesini yatırımcı açısından daha cazip, vergi adaleti açısından daha etkin kılabilir. Paralel şekilde, yine geçtiğimiz günlerde vergi kaçakçılığıyla mücadele kapsamında yeni bir düzenleme yapıldı. Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği , kripto para hizmeti sunanları da ilgilendiriyor. Tebliğe göre gerçek faydalanıcı olarak tanımlanan tüzel kişilere veya tüzel kişiliği olmayan teşekküllere, nihai olarak kontrolünde bulunduran ya da bunlar üzerinde nihai nüfuz sahibi olan gerçek kişileri bildirme zorunluluğu geldi. Söz konusu bildirim, 1 Ağustos 2021 itibariyle ay sonuna dek yapılmak zorunda. Bununla beraber merkezi yurt dışında bulunan yükümlünün bağlı birimleri de Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından talep edildiği takdirde müşterileri tarafından gerçekleştirilen işlemlerin gerçek faydalanıcı bilgisini bildirmek durumunda. Öte yandan kripto varlık evreni, geleneksel finansla karşılaştırıldığında halen mütevazi olması nedeniyle küresel finansal istikrara yönelik bir tehdit teşkil ettiği söylenemez. Henüz yeni düzenlenmeye başlanan kripto varlık yatırımlarının yatırımcı güvenliği açısından önemli riskler taşıdığı ise aşikardır. Bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından hazırlanan bir raporda, kripto varlıkların asli bir değerinin olmadığı ve değerinin çok oynak olduğu belirtiliyor. Bu nedenle hesap birimi veya değişim aracı olarak kullanılmalarının mümkün olmadığını ifade edilirken, kripto paralara ilişkin riskler de sıralanmış durumda: Kripto varlıkların herhangi bir düzenleme ve denetim mekanizmasına tabi olmaması ve merkezi bir muhatabın olmaması kontrol ve denetim yetersizliğini beraberinde getirmektedir. Kontrolsüz şekilde gerçekleşen kripto varlık transferleri sonucunda piyasa değerlerinin aşırı oynaklık göstermesi kripto varlık iştahı yüksek yatırımcılar için ciddi fiyat riski yaratmaktadır. Anonim yapıları nedeniyle yasa dışı faaliyetlerde kullanılabilmesini kolaylaştırmakta ve vergi kaçakçılığı, kara paranın aklanması ile terörün finansmanı gibi işlemlerin kişi bazında iz takibini zorlaştırmaktadır. Hatta bazı durumlarda kullanılan kripto varlık türlerine göre işlemlerin takibi mümkün olmamaktadır. Kripto varlık cüzdanların çalınabilmesi, kaybolabilmesi veya sahiplerinin bilgileri dışında usulsüz olarak kullanılabilmesi riskleri bulunmaktadır. Bu durum çoğunlukla alım satım platformlarında tutulan cüzdanlar için söz konusu olsa da kişilerin bu platformların dışında kendilerine ait soğuk cüzdan olarak nitelendirilen cüzdanlar için de belirli durumlarda bu tür bir risk bulunmaktadır. Kripto varlıklar, siber saldırılara ve internet korsanlarının ataklarına karşı açıktır. Bu kapsamda, özellikle alım satım işlemlerinin gerçekleştirildiği platformların bu tür saldırılara karşı daha açık olabildiği görülmektedir. İşlemlerin geri dönülemez nitelikte olması operasyonel hatalar veya suiistimaller nedeniyle işlemlerin tarafları bakımından telafisi mümkün olmayan mağduriyetlere sebep olabilmektedir. Herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmadığı için paranın güvenliği, geri ödeme veya garanti kapsamındaki hukuki korumadan mahrumdur. Kripto varlıklar herkes tarafından kabul edilmiş olan ödeme araçları olmadığından sürdürülebilirlik sorunu taşımaktadır. Yeterli işlem gücünün olması durumunda yeni kripto varlık birimlerinin yaratılması (madencilik) olanağı yüksek elektrik tüketimine sebep olmakta ve bu da küresel ısınmayı artırmaktadır.

Kripto varlıkların vergilendirilmesi

Temmuz 18, 2021

·

Makale

Türkiye'nin yeni AML stratejisi

(Çizim: Olçar Yiğen ) Mali Eylem Görev Gücü ( FATF ) standartlarında karşılık bulduğu üzere; ülkelerin adli mercilerinin, kolluk birimlerinin, istihbarat kurumlarının, düzenleyici ve denetleyici kurumlarının koordinasyon ve amaç birliği içerisinde çalışmaları beklenmektedir. Paralel şekilde, suçla mücadelenin en önemli unsurlarından birisi de suçluların suç gelirlerinden mahrum bırakılmasıdır. Özellikle ekonomik menfaat elde etmek için işlenen suçların azaltılması, suçlulara etkili ve caydırıcı yaptırımların uygulanması ve suç mağdurlarının bu mağduriyetlerinin giderilmesi açısından, suçla mücadelede önleyici ve bastırıcı tedbirlerin uygulanması büyük önem taşır. Önleyici tedbirler arasında önleyici kolluk faaliyetleri, farkındalık artırıcı çalışmalar, iyi yönetişim ve saydamlığın geliştirilmesine yönelik uygulamalar ile suç şüphesini bildirim mekanizmalarının varlığı ifade edilmektedir. Öte yandan bastırıcı tedbirler arasında ise, suçun işlenmesi sonrasında faillerin ve aralarındaki bağlantıların belirlenmesine, sorumluların cezalandırılmasına ve suçtan elde ettikleri gelirlerden mahrum bırakılmalarına yönelik tedbirlerden bahsetmek gerekir. Bu tedbirler arasında el koyma ile bir güvenlik tedbiri olarak müsadere ön plana çıkmaktadır . Ekonomik suçlardan elde edilen gelirler söz konusu olduğunda, failler bu gelirleri serbestçe kullanabilmek için yasadışı kaynağını gizlemeye ( money laundering ) veya bunların yasal bir kaynaktan elde edildiği izlenimi vermeye çalışırlar. Buna paralel, terörizmin finansmanının yasal veya yasadışı kaynaklar kullanılarak ve ancak gerçek amacı gizlemeye yönelik işlemler ile sağlanır. Bu kapsamda, aklama ve terörizmin finansmanı suçları ile mücadelede Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı ( MASAK ) gibi mali istihbarat birimleri çok önemli bir fonksiyon üstlenmektedirler. Bu birimler, yükümlü grupları olarak nitelendirilen finansal sektörden ve finansal olmayan belirli iş ve meslek gruplarından şüpheli işlem bildirimlerini incelemekte, ve analiz sonuçlarını uzmanlaşmış kolluk birimlerine veya adli makamlara iletmektedir. Yükümlü gruplarının müşteriyi tanıma , kayıt tutma , muhafaza ve ibraz , şüpheli işlem bildirimi , risk temelli uyum programı uygulama yükümlülükleri bulunmaktadır. Türkiye'de aklama suçu ve terörizmin finansmanı ile mücadelede ( AML ) mali istihbarat birimi ve yükümlülük denetimi faaliyetleri MASAK tarafından gerçekleştirilir. Soruşturma süreçleri 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca Cumhuriyet Savcıları tarafından, kovuşturma faaliyeti ise İhtisas Mahkemeleri tarafından yürütülmektedir. Bu doğrultuda geçtiğimiz günlerde, kamu kurum ve kuruluşlarının görev ve sorumluluklarının belirlendiği, Türkiye’de Suç Gelirlerinin Aklanması ve Terörizmin Finansmanı ile Mücadele ve Müsadere Uygulamalarında Etkinliğin Artırılması Strateji Belgesi (2021-2025) yayınlandı. Ek olarak, Stratejik Amaçlar, Hedefler ve Faaliyetler Strateji Belgesi Ana Metin başlıklı belge de MASAK resmi internet adresinde yayımlandı. Söz konusu belgeler ile aklama suçuna ve terörizmin finansmanına yönelik soruşturma ve kovuşturmalarının, ülke riskleri ekseninde ve ilgili mevzuat uyarınca etkili bir şekilde yürütülmesi için stratejik öncelikler olarak benimsenmiştir. Bu kapsamda aşağıda yer alan 5 adet stratejik amaç ve buna yönelik 14 adet hedef belirlenmiştir: Stratejik amaç 1: Aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadeleye ilişkin adli ve idari süreçlerin etkili bir şekilde yürütülmesi. Stratejik amaç 2: Aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadelede ulusal risk değerlendirmesinin güncelliğinin temin edilmesi. Stratejik amaç 3: Aklama ve terörizmin finansmanı suçlarına ilişkin mali boyutu içeren adli ve idari süreçlerin Ulusal Risk Değerlendirme Sonuçları ekseninde önceliklendirilmesi. Stratejik amaç 4: Aklama, terörizmin finansmanı ve bağlı öncül suçlar çerçevesinde suçtan kaynaklanan malvarlığına elkonulması ve bu değerlerin müsadere edilmesi amacıyla mevzuat altyapısının değerlendirilmesi ile tüm adli ve idari tedbirlerin etkili bir şekilde uygulanması. Stratejik amaç 5: Terörizmin finansmanı ile mücadele kapsamında hedeflenen mali yaptırımların etkili bir şekilde kullanılması. İlgili stratejinin uygulanması adına tehdit ve kırılganlıkların değerlendirilmesine yönelik ilgili kurumların temsilcilerinden oluşan çalışma grupları kurularak; uygulama sonuçları öncelikle Mali Suçlarla Mücadele Koordinasyon Kurulu toplantılarında görüşülecektir. Bunlar ise Tehdit Çalışma Grubu, Kırılganlık Çalışma Grubu ve Yaptırımların İzlenmesi Çalışma Grubu isimleriyle anılacaktır. Tehdit Çalışma Grubu , MASAK koordinatörlüğünde, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Ticaret Bakanlığı temsilcilerinden oluşacaktır. Kırılganlık Çalışma Grubu , yine MASAK koordinatörlüğünde, denetçiler ile İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı temsilcilerinden oluşacaktır. Son olarak Yaptırımların İzlenmesi Çalışma Grubu da MASAK koordinatörlüğünde, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı, Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı temsilcilerinden oluşacaktır.

Türkiye'nin yeni AML stratejisi

Temmuz 25, 2021

·

Makale

Bulgaristan'ın kirli enerji sektörü

(Görsel: Bankwatch) Hiç düşündünüz mü; çevre kirliliğe bir fiyat koyarsanız, kimler bu ödemeyi düzgün bir şekilde yapar? Geçtiğimiz günlerde, Avrupa Birliği (AB) üyesi olan Bulgaristan'daki iki adet kömürlü termik santralin son üç yıldır karbondioksit emisyonlarını olduğundan daha az bildirdiği ve böylece en az 26 milyon avro usulsüzlük yaptığı ortaya çıktı. OCCRP gazetecilik ağı tarafından analiz edilen veriler , Hristo Kovachki adlı Bulgar enerji kralıyla bağlantılı iki ayrı kömür santralinin ( Bobov Dol ile Brikel ) karbondioksit emisyonlarının son üç yıldır olması gerektiği şekilde beyan edilmemiş olduğu görülüyor. Ancak sertifikasyon ve bağımsız denetim süreçlerinden geçmiş ve hatta Avrupa Çevre Ajansı tarafından onaylanan söz konusu rakamlar, küresel iklim krizinin çözümü için ortaya atılan karbon vergisi gibi çözümlerin etkinliğini de tartışmaya açtı. Ülkenin güneybatısındaki büyük bir kömür sahasında bulunan Bobov Dol, Kovachki tarafından kontrol edildiğine inanılan bir düzineyi aşkın maden, enerji santrali ve ısıtma şirketinden yalnızca biri. Bulgar işadamı, iki binlerin başındaki özelleştirme dalgası sırasında enerji sektöründe kilit bir oyuncu olarak ortaya çıkmış; İngiltere 'deki ve Kıbrıs 'taki şirketler üzerinden kontrol ettiği düşünülen bir kömür işletmeleri ağı kurmuştu. Ancak Avrupa daha temiz enerji biçimleri kullanmaya doğru ilerledikçe, bunların çoğu giderek eskimiş, verimsiz ve borca saplanmış hale dönüştü. Karbon vergileri (2021 itibarıyla birim başına 27 avro ) ise işletme maliyetlerini daha da artırdı. İklim değişikliğini azaltma çabalarını izleyen ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Carbon Market Watch politika direktörü Sam Van den Plas , " bildirilen rakamların AB karbon piyasası kuralları kapsamında geçerli olan varsayılan değerlerden önemli ölçüde düşük olduğunun " altını çiziyor. Bulgaristan 2007'de AB 'ye katıldığında, bloğun iklim değişikliği politikasının temel taşını oluşturan sera gazı emisyonlarını azaltmak için tasarlanmış bir mekanizma olan Emisyon Ticaret Sistemi 'ne ( ETS ) de katıldı. ETS uyarınca, ilgili tüm büyük işletmeler, o yıl ne kadar karbondioksit saldıklarını bildiren yıllık bir rapor sunmalıdır. Enerji santralleri, yaktıkları yakıttan ne kadar sera gazı saldığını yansıtan bir emisyon faktörü kullanarak üretilen karbondioksit miktarını hesaplar ve ardından bir kota bedeli öderler. Görece küçük tesisler ulusal ortalama emisyon faktörünü kullanır, ancak Bobov Dol ve Brikel gibi büyük tesisler akredite laboratuvarlar tarafından hesaplanan rakamları kullanır. Kovachki ile bağlantılı bu iki santral, muhasebe kayıtlarını düzeltmek için yeni bir yol bulmuşa benziyor. Yanlış beyan edilen emisyon verilerinin neticesinde, 26 ila 32 milyon avro civarında bir verginin kaçırıldığı hesaplanıyor. Şüpheli verilerin doğruluğu, söz konusu endüstride belirgin bir geçmişi olmayan ve sadece 27 yaşındaki bir kişi tarafından kurulan GMI Verify adlı şirket tarafından onaylandı. Şirket çok kısa süre içinde 12 adet müşteri kazanırken, bunların tümü Kovachki ile ilişkili işletmelerdi. Aslında Kovachki, 2011'de Sofya'da yargılanmış ve geniş çaplı vergi kaçakçılığı nedeniyle üç yıl ertelenmiş hapis cezası almıştı; ancak bu karar daha sonra bozuldu. Öte yandan kayıtlara göre, Brikel resmi olarak 81 yaşındaki İngiliz David Fordham 'a ait bir şirketin sahipliği altında görünüyor. Bobov Dol ise Belize'de yerleşik bir muhasebeci olan ve toplamda sekiz İngiltere menşeli şirkette görev yapan Erlene May Rodriguez tarafından kontrol ediliyor. Greenpeace , Bulgaristan'ın kömür endüstrisi hakkındaki 2018 tarihli bir basın açıklamasında, Kovachki'nin egemenliğinin sekiz maden, sekiz ısıtma şirketi ve üç enerji santrali dahil 150'den fazla şirkete yayıldığını belirtmişti. Raporda, Bobov Dol ve Brikel'in yanı sıra bir düzineden fazla tesisin 2003 ve 2008 yılları arasında düşük fiyatlar ve tartışmalı ihaleler ile özelleştirildiğine dikkat çekiliyor . Paralel şekilde, bu tesislerdeki çalışma koşulları da resmi makamların pek ilgisini çekmemişe benziyor. Zira işçiler, Bobov Dol tesisindeki koşulların oldukça kötü olduğunu ve önceki yıllarda bununla ilgili protestolar düzenlediklerini bildiriyor. Öyle ki Bobov Dol'a adını veren, tesise ham madde sağlayan ve çevredeki madencilerin de yaşadığı kasaba bir süredir " sömürülen insanların şehri " anlamına gelen Robov Dol şekkinde adlandırıyor. Son olarak, AB politikaları doğrultusunda düşük karbon teknolojilerine yatırım yapılması hedeflenen Bulgaristan'da; yanlış bildirilen emisyonlar, bütçe gelirlerini de azaltmış durumda. Zira 2019 yılında sera gazı ödeneğinden elde edilen toplam gelir 439 milyon avro iken, ertesi yıl bu rakam 206 milyon avro seviyesine geriledi.

Bulgaristan'ın kirli enerji sektörü

Ağustos 1, 2021

·

Makale

Filistin'in davası: nepotizm

(Görsel: Middle East Eye) 2020'nin Haziran ayından bu yana sosyal medya platformları #backbones tabelasıyla dolup taşıyor. Bazıları bunun bir sağlık veya tıbbi durumla ilgili olduğunu düşünse de, gerçekte bu terim Filistin 'de Kadın İşleri Bakanı Amal Hamad 'ın yeğenini kişisel asistanı olarak atama gerekçesine ilişkin yaptığı bir açıklamaya atıfta bulunuyor. 2016 yılında, Yüksek Şeriat Mahkemesi Hakimi ve Filistin Yönetimi başkanının din işleri danışmanı Mahmud El-Habbash 'ın oğlu Enes , üniversiteden mezun olur olmaz Savcılık Genel Müdür Yardımcısı olarak atandı. Birçok Filistinliyi kızdıran bu olay, bir hükümet pozisyonu için işe alınan El-Habbash'ın tek çocuğu değildi; kızları Şeyma ve İsra da üst düzey görevlere atandı. Kızlardan biri Yargıçlar Konseyinde Halkla İlişkiler Direktörü idi ve daha sonra Filistin Yolsuzlukla Mücadele Komisyonunda çalışmak üzere transfer edildi. Diğer kızı ise 2017'de Filistin'in Ankara Büyükelçiliği'ne atanmıştı. Öte yandan Habbash ailesi hikayenin sadece bir kısmını anlatıyor. Merkezi Ürdün'de bulunan Araştırmacı Gazetecilik için Arap Muhabirler ( ARIJ ) tarafından yapılan bir soruşturma, Filistin hükümet yetkililerinin 71 aile üyesinin son on yılda önemli idari ve diplomatik pozisyonlara (23'ü diplomatik ve 48'i hükümet) liyâkatsiz atanmasını belgelemektedir . Söz konusu gazetecilik soruşturmasında yer alan atama beratları ya ülkenin Resmi Gazetesi El-Vaka 'da yayınlanmış ya da medyaya sızdırılmıştır. Bunlar ilan edilmemiş hükümet işleri için atamalar olup, üst düzey hükümet yetkililerinin birinci derece akrabaları için yapıldı. ARIJ raporu ise, Mayıs 2010'dan Ekim 2020'ye kadar El-Vaka gazetesinin tüm eski sayılarını ve aynı dönem için yerel Filistin medya kuruluşlarının haber arşivlerini inceleyerek bu atamaları belgeliyor. Buna göre, kıdemli pozisyonların yüzde 52 'si (37 kişi) ilgili kamu görevlilerinin birinci derece akrabalarına verildi. Kamu Personeli Konseyinin ( PPC ) resmi sitesindeki kariyer açıkları sayfası, herhangi bir üst düzey hükümet pozisyonunu doldurmak için yapılan çağrıları listelemiyor. Ancak son on yılda, El-Vaka'da, yeni büyükelçiler için 84 atama kararnamesi ve diplomatik birliklerin görev yapan üyelerinin 23'ü çocukları ve akrabaları için olmak üzere büyükelçiliğe terfi için duyurular yayınladı. Örneğin Odeh ailesi, Habbash ailesinin ardından söz konusu yolsuzlukta başı çekiyor. Filistin'in İspanya Büyükelçisi Kifah Odeh 'in aile üyeleri, bu rapor ile belgelenen atamaların yüzde 7 'sini oluşturuyor. Karısı, erkek kardeşi ve damadı üst düzey diplomatik pozisyonlara atanmış durumda. Filistin'in Kahire Büyükelçisi'nin oğlu Nimer Diab El-Loh , İskenderiye'deki konsolosluğa kültürel ataşe olarak atandı. Kazakistan Büyükelçisi Muntaser Abu Zaid 'in kızı Lina , Ukrayna Büyükelçiliği'ne atandı. Filistin Cumhurbaşkanlığı Ofisi Direktörü İntizar Abu Amara 'nın kızı Muna ise, Güney Kıbrıs'taki Filistin Büyükelçiliği'ne atandı. Dışişleri Bakanlığı, söz konusu nepotizm iddialarıyla ilgili olarak sorulan sorulara yanıt vermezken ; son altı yılda, araştırmacılar PPC tarafından yapılmış 1324 iş ilanı buldular. Bunların pek çoğu ikinci seviye işler için (491 ilan), geneli ise daha alt seviye iş ilanları ( secondment ) idi. 1998 tarihli Filistin Kamu Hizmeti Yasası 'nın 17. maddesi, genel müdür ve üst düzey hükümet personelinin Bakanlar Kurulu tarafından yapılan tavsiyeler doğrultusunda atanmasını ve resmî gazetede ilan edilmesini şart koşmaktadır . Bu kararlar ilgili daire başkanının önerisi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından yapılır. Hesap Verebilirlik ve Dürüstlük Koalisyonu'nun ( AMAN ) hukuk danışmanı Bilal Barghouthi , bu atamaların söz konusu yasaya dayandığını söylüyor. Paralel şekilde Filistin Temel Yasası 'nın 40. maddesine göre; ulusal otoritenin başı, yabancı ülkelere ve uluslararası kuruluşlara temsilci atayabilecek veya hizmetlerini sona erdirebilecektir. Ancak Barghouthi bu durumun 2003 tarihli Filistin Temel Yasası'nın diğer maddelerini " ihlal ettiğine " yönelik iddiaların da altının dolu olduğunu belirtmektedir. Özetle, Filistin'de kayırmacılıktan muzdarip sektörler arasında Dışişleri Bakanlığı ilk sırada yer almaktadır. Bakanlık yetkililerinin birçok akrabası, son on yıldaki toplam atama sayısının %35'ine denk gelen idari ve diplomatik pozisyonlara atanmıştır. Ancak kayırmacılık sadece diplomatik görevler ile sınırlı değildir. Örneğin 2017'de Savcı Yardımcılığı için boş pozisyon ilan edildi, ardından tümü hükümet yetkililerinin akrabası olan beş yeni savcı yardımcısının atandığı açıklandı. Yine Adalet Bakanlığı , söz konusu yolsuzluk özelinde ikinci sırada yer alırken; bakanlıkta doldurulan kadroların yüzde 32 'si şaşırtıcı bir şekilde hükümet yetkililerinin akrabaları doldurdu. Filistinli akademisyen Abdul-Settar Kasım ; " Filistin devletinin bir avuç nüfuzlu aile için özel bir kulüp haline geldiğinin " altını çiziyor.

Filistin'in davası: nepotizm

Ağustos 8, 2021

·

Makale

İngiltere’nin Göçmen Politikası

(Görsel: LSU Media) Geçtiğimiz günlerde Jamaika hükümetinin, Kraliçe 2. Elizabeth ve İngiltere'ye tazminat davası açacağını bildirmesi üzerine İngiltere’nin göçmen politikası yeniden gündeme geldi. Jamaika kanadı gerekçe olarak, köleliğin zarar verici etkilerinin hala devam ettiğini belirtti ve " Transatlantik köle ticaretinin kurbanları için adalet arayışına yönelik çabamızda yeni adımlar attığımızı duyurmaktan özellikle memnuniyet duyuyoruz. " ifadelerini kullandı. İngiltere’nin göçmen politikası yeni bir problem olmadığı gibi, köle ticareti ile ilişkisi de bilinen bir gerçek. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan işçi açığını kapatmak üzerine Britanya Adası'na getirilen ve eski İngiliz kolonisi ülkelerin vatandaşları olan kesimlere kısaca Windrush Nesli deniyor. Dönem itibariyle ülkenin nüfus ihtiyacına hizmet etmeleri ve hâlihazırda İngiltere kolonilerinden geliyor olmaları, bu insanlara resmi olarak vatandaşlık verilmesini zorunlu kılan bir durum oluşturmuyor. Nitekim 1940’lı yıllarda henüz vatandaşlık , göçmenlik , vize gibi kavramlar günümüzdeki gibi bir karşılık da ifade etmiyor. Ancak yıllar geçip artık bu kavramlar netlik kazansa da ülkelerinden ayrılarak, İngiltere toplumunun her alanına karışan bu kişilere İngiltere vatandaşlığı verilmiyor. Bu durum elbette Windrush Nesli’nin, toplumsal olarak ayı statüde oldukları İngiltere vatandaşlarına göre bir ayrımcılığa maruz kalmasına, sosyal haklarının ihlal edilmesine yol açıyor. 1973 yılında İngiltere’nin Avrupa Birliği ’ne girmesi ve Doğu Avrupa’dan gelen göç dalgasıyla karşılaşması ise bu kez ülkenin ekonomi ve sağlık sistemlerini bunaltıyor. Bu yolla göçmenlere karşı toplumsal bir tepki oluşurken, Doğu Avrupalı göçmenlerin yanında, 1940’larda kolonilerden getirilen kişiler de sınır dışı edilmeye varan hak kayıplarına uğruyor. Windrush Nesli’ne sürekli olarak vatandaşlık sözü verilse de hükümet çeşitli bahanelerle durumu sürüncemede bırakıyor ve en son 2018 yılında, İngiltere İçişleri Bakanı Amber Rudd ’un istifasına giden bir skandala yol açıyor. Göçmenlere yapılan sistematik baskının üzerine İngiltere, Milletler Topluluğu vurgusu yaparak göçmen politikası sorununu çözeceğini ifade etse de günümüzde hala kolonilerden getirilen göçmenlerin hak kaybı devam ediyor. Aslına bakılırsa bu sorunun kaynağını tam da İngiliz Milletler Topluluğu yapılanması oluşturuyor. İngiltere günümüz dünyasında kolonileşme ve sömürge yoluna gitmese bile, dönemin Britanya İmparatorluğu ve onun kolonilerinden oluşan 54 ülkeden on altısı resmi olarak hala İngiliz tahtına bağlı. İngiltere her ne kadar Brexit gibi adımlarla göçmen sorununun önüne geçmeye çalışsa da eski dünya düzeninden kalma politikaları Jamaika ve Windrush Nesli örneklerinde olduğu gibi dünya coğrafyasını etkileyen insan hakları ihlallerine yol açıyor. Ancak günümüzde, üçüncü dünya ülkeleri gibi ekonomik olarak bağımlı toplumların eğitim, ekonomi, sağlık gibi her alanda yaşadığı zorluklar ele alındığında, belki de artık hükümet politikalarına vicdan unsurunu eklemek gerekiyor. İngiltere ve gelişmiş ülkelerin de, kuruluşunda başı çektiği bu yeni dünya düzenine adapte olması, hak kaybına uğrayan toplumlar için bir zorunluluk gibi görünüyor. Elif Ay

İngiltere’nin Göçmen Politikası

Ağustos 20, 2021

·

Makale

Mültecilerin vatandaşlık hakkı

(Görsel: Ahmed Akacha, Pexels üzerinden) Suriye’de başlayan iç savaşın ardından, 2011'in bahar aylarından beri kitlesel şekilde Türkiye topraklarına gelen Suriyeli mülteciler ve bugünlerde Afganistan ’da yaşandığı üzere iç karışıklık yaşayan diğer bölge ülkelerinden gelen düzensiz göçmenler ; bu kişilerin Türk vatandaşlığı alması durumunu da sık sık akıllara getiriyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının doğuştan kazanılması, soy bağı ya da toprak esasına göre belirleniyor. Buna göre anne veya babası Türk vatandaşı olan veyahut Türkiye topraklarında doğmuş bir kişi, doğuştan vatandaşlık kazanabiliyor. Türk vatandaşlığının sonradan elde edilmesi ise; yetkili merci kararı , evlat edinilme veya seçme hakkı ile gerçekleşebiliyor. Türkiye’de bulunan Suriyeli mülteciler ise, uluslararası hukuk açısından geçici koruma statüsünde olup, vatandaş olma şartları normal vatandaşlık şartlarından farklılıklar gösteriyor. Geçici koruma , kitlesel olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına gelen ve uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayan yabancıların, uluslararası koruma ihtiyacının sağlanması için acil çözümler bulmak üzere geliştirilen bir statüdür. İçerik olarak ülke topraklarına serbest biçimde kabul edilme ; geri gönderilmeme ve temel ihtiyaçların karşılanması unsurlarından oluşmaktadır. Bununla birlikte geçici koruma statüsü, Türkiye’de bulunan Suriye vatandaşlarına, uluslararası koruma sahibi kişilerin yerinden edilme döngülerini sona erdirecek yerel entegrasyon ve vatandaşlık haklarını vermemektedir. Ancak aşağıdaki istisnai durumların varlığı halinde Suriyelilerin Türk vatandaşlığı kazanması mümkündür. Türkiye’de doğan Suriyeli çocuklar: Kamu Denetçiliği Kurumu'nun 2018'de yayımladığı, Türkiye’deki Suriyeliler başlıklı raporunda; 2011-2017 yılları arasında Suriyeli ailelerden 276.158 bebeğin dünyaya geldiği belirtilmektedir. 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu 'nun 8. maddesi, " Türkiye'de doğan ve yabancı ana ve babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumdan itibaren Türk vatandaşıdır. " ifadesiyle bu çocuklara Türk vatandaşlığı verileceğini belirtmektedir. Uygulama da bu yönde olup, Türkiye’de doğan Suriyeli bebeklere vatandaşlık verildiği görülmektedir. Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığı kazanılması: Yatırımı teşvik amacıyla kanunda belirtilen şartlardan birinin varlığı halinde yabancılara, 106 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı uyarınca Türk vatandaşlığı verilmesinin önü açıktır. Bu şartlar, yabancıların ve dolayısıyla Suriyeli göçmenlerin belirtilen asgari tutarlarda bir taşınmaz edinmesi ya da ülkemizde yine bu tutarlarda yatırım yapması şeklinde özetlenebilir. Özetle, yaklaşık on yıldır ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin ve diğer ülkelerden gelen mültecilerin veya sığınmacıların, kitlesel olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçişi mümkün değildir. Fakat mültecilerin Türkiye’de doğan çocuklarına, kamu düzenini sağlamak adına Türk vatandaşlığı verilmesi ve belli şartları sağlayan kişilerin Türk vatandaşlığı alması elbette mümkündür. Kaldı ki göçmenlere ilişkin vatandaşlık politikası da dahil olmak üzere tüm politikalar yürütülürken; entegrasyon sürecinin uygun şekilde yürütülmemesinin, daha büyük toplumsal problemlere yol açacağı aşikârdır. Zira yabancıların ve ev sahibi diyebileceğimiz toplum üyelerinin bütünleşme sürecini ifade eden yerel entegrasyon , yabancıların uyumu kadar ev sahibinin de yeni duruma uyum sağlamasını ifade etmektedir. Bu sürecin etkin şekilde yürütülmemesinin ise, her iki taraf nezdinde hak ihlâllerine, ırkçılığa ve nefret suçlarına uzanan sorunlara yol açacağını öngörmek hiç de zor değil... Elif Ay

Mültecilerin vatandaşlık hakkı

Eylül 6, 2021

·

Makale

AML cezalarında artış

(Görsel: Baran Doğan Hukuk Bürosu) COVID-19 salgını, düzenleyicilerin kara para aklamayla mücadele ( AML ) ve yaptırım başarısızlıklarına odaklanmasını yavaşlatmak şöyle dursun; para cezalarının değeri 2019'dan 2020'ye ciddi şekilde arttı. AML, küresel anlamda düzenleyici nitelikli yaptırımlar için kilit bir odak olmaya devam ediyor. AML cezaları son beş yılda deyim yerindeyse, hem para cezalarına hem de mali suç başarısızlıklarına damga vurmuştur. Aslında küresel boyutta 2020'de verilen para cezalarının sayısı 2019'dakilerle aynı seviyededir. Fakat AML cezalarının toplam değeri, İskandinav düzenleyici kuruluşları tarafından 2020'de verilen çok sayıda önemli para cezasının ardından yaklaşık beş kat daha yükseldi. Ayrıca 2021'deki cezalar da bir önceki yıla benzer şekilde yüksek seviyelere ulaşabilir; zira Haziran 2021 itibarıyla söz konusu cezaların toplam değeri 2020'nin neredeyse yarısını bulmuş durumda. 2008 finansal krizinden bu yana, düzenleyici kuruluş yaptırımları (özellikle AML faaliyetleri) yüksek seviyedeydi ve ABD para cezası vermede başı çekiyordu. Ancak son zamanlarda, İskandinav ülkeleri ve Avustralya öncülük ederek rekor düzeyde yaptırım cezaları uyguladılar. Avrupa Birliği ( AB ) cephesinde ise, Karapara Aklamanın Önlenmesi ( AML ) ve Terörizmin Finansmanıyla Mücadele ( CFT ) mevzuatı nezdinde Avrupa Komisyonu tarafından geçtiğimiz Temmuz ayında önerildiği üzere ( 6AMLD ) yeni bir AB AML/CFT denetleme mercinin oluşturulması ve yapılacak diğer değişiklikler ile uygulanacak yaptırımların sayısal olarak artacağından ve daha büyük para cezalarının verileceğinden söz edebiliriz. New York'ta yerleşik bir kurumsal soruşturma ve risk danışmanlığı firması olan Kroll tarafından derlenen Kara Para Aklamayı Önleme Düzenlemesinin Küresel Uygulaması: Cezalarda Artış başlıklı çalışma mali suç cezalarına genel bir bakış sağlıyor ve temel düzeyde AML bulguları hakkında bilgi veriyor. Söz konusu çalışmaya göre AML süreçlerinin yönetimi, şüpheli işlemlerin bildirilmesi, özenli inceleme ( due diligence ) veya genel uyum denetimleri küresel boyutta en sık görülen başarısızlıklardır. Bu tabloda şirketlerin, mali suça karışma ve düzenleyici yaptırımlara maruz kalma riskini en aza indirmek için aşağıdaki başlıklarda hazırlık yapmaya devam etmesi gerekmektedir. Yaptırım cezalarına yönelik bu araştırmayı derlemek için Corlytics 'in Risk Fusion Global Enforcement veritabanından yararlanılmış. Bu kapsamda; yaptırım cezaları için kullanılan veritabanı, hem şirketlere hem de bireylere karşı cezai yaptırımları ifade etmektedir. Ayrıca dikkate alınan yaptırım cezalarının kurumsal örneklerde en az bir milyon dolar veya eşdeğerinden fazla olması gerekirken; 1 milyon dolarlık eşik bireyler için geçerli değildir. Yine de finansal kuruluşlar ile 25 milyar dolardan fazla varlığı olan bireyler veya ilişkili kişiler için bir milyon dolar şeklinde bir eşik olmaksızın uygulanan tüm yaptırım cezaları değerlendirmeye alınmıştır.

AML cezalarında artış

Eylül 13, 2021

·

Makale

Seçim barajı tartışmaları

(Görsel: Independent Türkçe) Adalet ve Kalkınma Partisi ( AKP ) ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin ( MHP ) yeni yasama yılında Meclis'e, seçim barajının yüzde 10 'dan yüzde 7 'ye düşürülmesine ilişkin bir yasa değişikliği teklifi sunacağı haberlerinin yayılması üzerine; ülkemizde uzun yıllardır devam eden seçim barajı tartışmaları tekrar gündeme geldi. Seçim barajı, seçimlerde kanunlarca belirlenmiş oy oranlarına göre, meclise girecek siyasi partilerin belirlenmesini sağlayan bir uygulamadır. Günümüzde yüzde 10 seçim barajı oranıyla Türkiye , demokratik ülkeler kategorisindeki en yüksek baraj uygulamasına sahip . Ülkelerde seçim barajı uygulamasının asli sebepleri, tümü demokratik düzeni korumaya dönük amaçlara dayanmaktadır. Bu sebepleri özetlemek gerekirse; Parlamentoda tek parti çoğunluğu sağlamak, böylece uzun süre görev yapabilecek istikrarlı hükümetlerin kurulmasını sağlamak, Bu olmazsa parlamentodaki parti sayısını sınırlayarak parçalanmış bir parlamento yapısının oluşumunu engellemek, Ülke barajını geçmenin zor olması nedeniyle çok sayıda siyasal partinin seçimlere girmesine yol açabilecek siyasal etkileri en aza indirmek, Siyasal partileri, ılımlı seçmenin çoğunlukta olduğu varsayımından hareketle, merkeze yakın durmaya teşvik etmek şeklinde sayılabilir. Türkiye’de şimdiye dek bu denli yüksek bir seçim barajı olmasının sebebi, ülkemizin demokrasi tarihinin, darbeler ve koalisyon hükümetleri ile dolu olması şeklinde gösterilebilir. Zira, aslî amacı parlamentodaki parti sayısını azaltarak istikrarlı bir hükümet sağlamak ve dolayısıyla hükümetlerin karar alma refleksini hızlandırmak olan seçim barajı uygulamasının, söz konusu istikrar olduğunda işlevini fazlasıyla yerine getirdiği görülmektedir. Öte yandan demokratik sistemlerin yapısının canlı bir varlıkmışçasına zamanla değiştiği göz önünde bulundurulduğu takdirde; seçim barajı uygulamasının Türkiye’de görevini yerine getirdiği ve artık miâdını doldurduğu görülmektedir. Öyle ki, Türkiye artık yeni kurulmuş, demokrasi kavramına aşina olmayan bir ülke değil; toplumun demokratik seçimleri içselleştirdiği ve oy hakkını son seçimde yüzde 86,2 gibi oldukça yüksek bir oranla kullandığı bir ülkedir. Dolayısıyla koalisyonlar ve darbeler döneminin mirası olan seçim barajı uygulaması, artık Türkiye için bir gereklilik olmaktan çıkmıştır. Bununla birlikte, Başkanlık sisteminde yönetimin meclisin içinden kurulmadığı, halk tarafından bizzat seçildiği düşünülürse; seçim barajının devletin istikrarı ya da bekâsıyla hiçbir ilgisi kalmamış, neticede bu uygulama işlevsizleş(tiril)miştir. Türkiye’de seçim barajı sorunu, 2007 yılında DEHAP milletvekili adayları Resul Sadak ve Mehmet Yumak tarafından yapılan başvuruyla İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne ( İHAM ) taşınmıştır. Ancak mahkeme, Türkiye’nin yetmişli yıllardaki demokratik istikrarsızlığını öne sürerek seçim barajı uygulamasının " yerinde olduğu yönünde " karar kılmış. Yine de ülkelerin kendi yönetimleri konusunda bir " karar marjı " olduğunu da belirtmiştir. Özetle, seçim barajı uygulamasının belirli bir dönem Türkiye siyaseti için kullanışlı bir mekanizma olduğu ortadadır. Ancak yürürlükte Başkanlık sisteminin olması ve toplumun demokrasiye olan inancı göz önünde bulundurulduğu takdirde; miadını doldurduğu pek âlâ söylenebilir. Seçim barajı uygulaması artık faydalı olmak yerine, istikrar kisvesi altında uzun süreli tek parti iktidarları ortaya çıkaracak, seçmenleri kısıtlı seçenekler arasında bırakacak ve nihayetinde bir temsil zaafiyeti oluşturacaktır. Dolayısıyla seçim barajı uygulamasının artık Türkiye'de demokrasiye fayda sağlayan bir mekanizma olmaktan çıktığının, seçme ve seçilme hakkını kısıtlayan bir olgu olduğunun fark edilmesi gerekmektedir. Elif Ay

Seçim barajı tartışmaları

Eylül 27, 2021

·

Makale

Pandora'nın kutusu açıldı

(Görsel: The Guardian) Wikileaks sonrasında dünyanın en kapsamlı veri gazeteciliği çalışmalarından biri olan Panama Papers ile tüm dünyaya adını duyuran Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu ( ICIJ ) çok daha büyük bir çalışmaya imza attı. Pandora Papers adlı soruşturma ile 117 ülkeden altı yüzden fazla gazeteci, 12 milyon belgeye dayalı şekilde vergi cennetleri ( tax havens ) sisteminin nasıl çalıştığını ve yolsuzluğa imkan sağladığını hiç olmadığı kadar açık bir şekilde gözler önüne serdi. Pandora Papers ; son yedi yıldaki bir dizi sızıntının ( FinCen Files , Paradise Papers , Panama Papers vd.) en sonuncusu ve açık ara en kapsamlısı. Belgelerde 35 dünya liderinin, 330'u aşkın politikacı ve kamu görevlisinin, küresel dolandırıcılık ve suç şebekelerinin mali sırları yer alıyor. Aslında erişime gizli olan ve tam da bu yüzden şeffaflık tartışmalarını beraberinde getiren söz konusu belgelerde; Ürdün Kralı'nın, Ukrayna, Kenya ve Ekvador cumhurbaşkanlarının, Çekya başbakanı ile eski İngiltere Başbakanı Tony Blair'in denizaşırı ilişkileri de yer alıyor. Ayrıca Rusya, ABD, Türkiye ve diğer ülkelerden 130'dan fazla milyarderin hem etik hem de yasal açıdan tartışmaya açık finansal işlemlerini detaylandırılıyor . Küresel anlamda vergi kaçırmak , hadi yasal haliyle söyleyelim vergiden sakınmak için başvurulan finansal arayışlar ile kurulan şirket sayısı yaklaşık 29 bin . Bundan 5 yıl önce Panama Papers soruşturması ortaya çıktığında yine benzer tartışmalar yaşanmış; ancak görevdeki bazı politikacıların istifasına dek uzanan skandal Mossack Fonseca adlı bir danışmanlık firmasının deyim yerindeyse çürük yumurta ilan edilmesiyle büyük ölçüde kapatılmıştı. Aradan geçen beş yılda işin aslının pek de öyle olmadığı bkimi mecralarda hep dillendirildi. Kaldı ki Pandora belgelerinde adı geçen 14 yeni danışmanlık firması sayısız işleme imza atmış, uluslararası bankalardan ve prestijli hukuk firmalarından danışmanlık almış durumdadır . Oysa ki bu sorun, her şeyden evvel bir şirketin nihai faydalanıcısının ( ultimate beneficial owner ) kimliğini ve finansal varlıklarını bildirme yükümlülüğü bulunmayan vergi cennetleri sisteminin kendisinden kaynaklanmaktadır. Yasal boşluklar, şahısların vergi cennetlerinde şirket kurarak veya parasını orada açtıkları hesaplara göndererek vergiden kaçınmalarına olanak sağlasa bile; bu davranış kesinlikle etik dışı olarak görülmelidir. Zira bunun için tek yapmanız gereken, mahremiyete önem veren ülkelerden birinde bir paravan şirket açmak... Bu şirketin ofisi veya çalışanı bulunmayacak, sadece kağıt üzerinde var olacaktır. Pandora Papers ile ifşa edilenlerin arasında öne çıkan bazı örnekler şunlar: Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve ailesi İngiltere'de 400 milyon sterlinden fazla değere sahip emlak anlaşmalarına gizlice dahil oldu. 11 yaşındaki oğlu için Londra'da 33 milyon sterlin değerinden bir ofis bloğu dahil olmak üzere 17 mülk satın aldı. Ürdün Kralı II. Abdullah , ABD'de Malibu ve Washington'daki lüks evlerin yanı sıra, İngiltere genelinde sekiz mülk satın aldı. Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair offshore bir şirketin aracılığıyla Londra'da bir ofis satın alarak, damga vergisinden 312 bin sterlin tasarruf etti. Yolsuzlukla mücadele sloganıyla iktidara gelen Çekya Başbakanı Andrej Babiš , Fransa'nın güneyinde 12 milyon sterline iki villa satın aldı ancak hiçbir vergi ödemedi. Kenya Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta ve ailesinin altı üyesi, birisi 30 milyon dolar değerinde olmak üzere toplamda 11 ayrı şirketi kapsayan gizli bir offshore şirketler ağına sahip. Pakistan Başbakanı İmran Khan 'ın kabinesinde yer alan bakanlar ve onların aileleri dahil olmak üzere yakın çevresi, milyonlarca dolarlık şirketlerin sahibi durumunda. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis tarafından kurulan bir hukuk firması, zimmetine para geçirmekle suçlanan eski bir Rus politikacıyı gizlemek adına sahte sahiplikler yaratmış. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski , 2019 seçimlerini kazanmadan hemen önce gizli bir offshore şirketindeki hisselerini devretmiş. Vergi cenneti denilince ilk akla gelenler palmiye ağaçları, kum ve denizler olmasına rağmen aslında ilgili yasal düzenlemeler ile hemen her bölge bu kimliğe bürünebilir. Bu açıdan belgelerde yer aldığı gibi; Hollanda, İrlanda, Singapur, Hong Kong, Malta, Lüksemburg veya ABD'nin South Dakota ve Delaware gibi bazı eyaletleri bu statüde olabiliyor. ABD merkezli düşünce kuruluşu Küresel Finansal Dürüstlük ( GFI ) ağından Lakshmi Kumar , bu kişilerin " hortumladıkları paraları saklayabildiğini " bunu da genellikle sahipliği belirsiz anonim şirketler üzerinden yaptığının altını çiziyor. Kesin olarak söylemek mümkün değilse bile, tahminler ile 5,6 trilyon dolar ile 32 trilyon dolar arasında bir servetin vergi cennetlerinde tutulduğunu belirtiliyor. Uluslararası Para Fonu ( IMF ) ise vergi cennetleri sisteminin dünya çapında her yıl en az 600 milyar dolarlık vergi kaybına mal olduğunun altını çiziyor.

Pandora'nın kutusu açıldı

Ekim 5, 2021

·

Makale

Validebağ korusu

(Görsel: Validebağ Gönüllüleri) 35,4 hektarlık büyüklüğü ile İstanbul Anadolu Yakası’nın en geniş yeşil alanlarından biri olan Validebağ Korusu 18.yüzyıldan günümüze sayfiye yeri olarak saray, yetimhane ve sanatoryum işlevlerini barındırmıştır. Günümüzde ise sağlık, eğitim ve rekreasyon hizmetlerinin yanı sıra İstanbul’un önemli doğal alanlarından, kültürel peyzaj odaklarından birisi. Validebağ Gönüllüleri ’nin çabalarının neticesinde, 16 Şubat 1999’da, İstanbul 3 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından, sit alanı kapsamına alınan ve içerisindeki tarihi binalar ile birlikte tescillenen koru, doksanlı yıllardan beri yapılaşmaya açılmaya çalışılıyor. Koruya ilişkin 2018 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından hazırlanan Millet Bahçesi projesi 2019 Şubat ayında “ projelendirme süreci ve tahsis işlemleri tamamlanamadığından ” durduruldu; 2020 Mayıs ayında ise Validebağ Korusu’nun 261 bin metrekarelik alanı Millî Emlak tarafından “ bakım ve düzenleme ” yapılmak üzere Üsküdar Belediyesi ’ne tahsis edildi. Mayıs 2021 tarihli bilirkişi raporunda “ çocuk oyun alanı, fitness alanı ve lüks kaplama malzemelerinin koruyu park düzeyine düşüreceği, yoğun inşaat sürecinin korudaki ekosistemi olumsuz yönde etkileyerek çöküşüne neden olacağı ” vurgulandı. Haziran 2021’de ise İstanbul 6. İdare Mahkemesi tarafından proje planları hakkında yürütmeyi durdurma kararı verildi. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ’un başlanacağını açıkladığı rehabilitasyon ve düzenleme projesine karşı semt sakinleri 21 Haziran sabahı itibarıyla koruda nöbete başladı . Yürütmeyi durdurma kararına ve devam eden dava süreçlerine rağmen, 21 Eylül sabahı Validebağ Savunması inisiyatifi " korunun büyük kapılarının araç girişine müsaade edecek biçimde açılmış durumda olduğuna, 40-50 civarında kolluk kuvveti unsurunun çevrede bulunduğuna ve koruya kum ve moloz döküldüğüne " yönelik bir paylaşım yaptı. Bir hafta sonra, projeye ilişkin yürütmeyi durdurma kararına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan itiraz kabul edildi. 1 Ekim’de ise Validebağ Korusu Millet Bahçesi Projesi ’ne ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın itirazı sonucu kaldırılan yürütmeyi durdurma kararı yeniden alındı. Validebağ’ın koru olarak kalmasını talep eden Validebağ Gönüllüleri 'nin çalışmaları izleyebilmek ve hukuksuz uygulamaları belirleyebilmek adına başlattıkları nöbetin dördüncü ayı dolmak üzere. Nöbetin 100’üncü gününde Validebağ Gönüllüleri’nden Hikmet Durkanoğlu şunları ifade etti : “ Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’e sesleniyorum. Bilim üzerine düşeni yaptı. Bilirkişi raporları ortada. Hukuk üzerine düşeni yaptı. Millet Bahçesi projesine dur diyebilen hakimler var. Halk olarak biz de üzerimize düşen görevi yapıyoruz, koruya sahip çıkıyoruz, buradayız. Kendisi her açıklamasında koruyu koruyacağını söylüyor. O zaman niye karşı karşıyayız? Bilimin bize gösterdiği yol belli. Diyor ki; ekosistem tabanlı yönetim planı yapın. Validebağ halkı olarak bu çalışmalara sivil inisiyatif alarak başladık. Şimdi Üsküdar Belediyesi’ne tekrar açık çağrıda bulunuyoruz: Bilime, hukuka, uy, halkın sesine uy. ” Ağustos 2021’de İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Validebağ Korusu’nun geleceğine ilişkin atılması gereken adımları bilimsel ve katılımcı bir süreçle belirlemek üzere bir çalıştay düzenledi. Çalıştay raporunda belirtildiği üzere, koruda hukuki açıdan tahsisi veya yetkisi olan çok sayıda paydaş bulunuyor. Raporda yine koru ile ilgili mahkeme kararlarına rağmen, ilgili taraflar arasında büyük bir güvensizlik yaşandığına atıf yapılıyor. Sözgelimi, korunun büyük bir bölümünün 2014 ve 2016 yılları arasında peyzaj projesi yapmak üzere süreli olarak İBB’ye tahsis edilmesinin ardından; 2020 yılında aynı bölümünün 2 yıl süreliğine bakım ve onarım işleri için Üsküdar Belediyesi ’ne yeniden tahsis edilmesi söz konusu güvensizliğe bir örnek teşkil ediyor. Kamu kurumlarının yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşları ile bir araya gelmekten uzak durması bir diğer sorun olarak göze çarpıyor. Oysa ki içinde kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, vatandaşlar ve akademisyenlerin yer aldığı bir yönetim mekanizmasına ihtiyaç duyulduğu yüksek sesle vurgulanıyor. Tuğçe Kaplan

Validebağ korusu

Ekim 11, 2021

·

Makale

Büyükada iskelesi ve TÜGVA

(Görsel: İBB) Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ( İBB ) Büyükada’daki vapur iskelesinde Türkiye Gençlik Vakfı’na ( TÜGVA ) tahsis edilen alanın tahliyesi için işlem yapması polis tarafından engellendi. Zabıta, polis ve vatandaşlar arasında yaşanan arbedenin ardından; Cumhuriyet Halk Partisi'nin ( CHP ) İstanbul'daki 38 ilçe başkanı ve İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Büyükada'ya giderek basın açıklaması yaptılar . Büyükada İskelesi ’nin halka ait olduğunu vurgulayan Kaftancıoğlu , " İBB'yi kazandığımızda hatırlayacaksınız, Ekrem Başkan, ' Artık adama, kişiye, gruplara, cemaatlere, vakıflara hizmet işi bitti. ' demişti. O günden bugüne kadar tüm CHP’li belediyeler ve İBB, İstanbul’un kaynaklarını, mülklerini, kentin oluşturduğu rantı 3-5 kişiye değil 16 milyon İstanbulluya sunmak için çaba gösteriyor. Ada halkının ve İstanbulluların olan ada iskelesi, 2005 yılında bir protokol ile İBB’ye devredilmiş. Sonrasında bu iskelenin üst kısmı 2018 yılında TÜGVA’ya 10 yıllığına 2500 liraya kiralanmış. İstanbul’da barınma sorunu yaşayan binlerce öğrenci 5000 – 6000 liraya ev bulamazken, burası 2500 liraya kiralanmış. " şeklinde konuştu . Anlaşmazlığı özetlemek gerekirse; TÜGVA’nın iskeleyi üçüncü kişilere devrederek taraflar arasındaki protokolü çiğnediği belirtiliyor . Zira Kaftancıoğlu’nun basın açıklamasında da vurguladığı üzere ada halkı uzun süredir iskeleden faydalanamıyor. Yakın dönemde İBB, protokole uygun olmayan bir işlem yaptıkları için tahliyeleri yönünde tebligat yollarken; TÜGVA kanadı ise tahliye işleminin iptali için bir dava açmış. Dava kapsamında, 27 Ocak 2021 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı alınarak, söz konusu tahliye işlemi durdurulmuş. Buna müteakip, İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin 28 Mayıs 2021 tarihli kararı ile bir önceki kararın reddine hükmetmesiyle birlikte tahliyenin önünde hukuki hiçbir engel de kalmamış durumda. Paralel şekilde, TÜGVA’nın mahkeme kararına uymamasına karşı açıklama yapan yerel bir katılım platformu olan Adalar Demokrasi Meclisi ’nin açıklamasında da, Büyükada İskelesi’nin adalıların müşterek alanı olduğu ve halkın kullanımına açılması gerektiği vurgulandı : “ Büyükada İskele binasının üst katı bir sosyal mekandır. Herhangi bir vakfa, derneğe ya da özel kuruluşa devredilebilecek bir yer değildir. Bu mekan özel bir vakfın, bir derneğin ya da bir şirketin kullanımında olamaz. Büyükada İskelesi’nin sosyal mekanı Adalar’ın kamusal hayatına katılmalıdır. ” Öte yandan TÜGVA, takip eden süreçte manşetlerde yer almaya devam etti. Zira 12 Ekim’de gazeteci Metin Cihan , eskiden TÜGVA çalışanı olan bir kişiden alındığını söylediği belgeleri sosyal medya hesabından ifşa etti. Buna göre, bir kamu görevine atanmak isteyen kişilerin TÜGVA ile iletişime geçip kolaylıkla atanabildiğini iddia ederken, buna dair kayıtları da beraberinde paylaştı . Vakıf başkanı Enes Eminoğlu iddialar karşısındaki ilk açıklamasında “ TÜGVA’ya karşı İBB’nin başlattığı hukuksuzluk ve gasp bugün CHP’li siyasetçiler, Metin Cihan gibi etki ajanlarının başlattığı kumpas belge operasyonuyla yeni bir aşamaya geçti. ” şeklinde konuştu. Ancak Eminoğlu olaya ilişkin diğer açıklamasında “ Bir kere içeriden belgeleri almış bu adam, sızdırmış, yedek yapmış ve ifşa etmiş. ” sözleriyle, belgelerin arasında doğru bilgilerin yer aldığını da kabul etmiş oldu . Bir diğer gazeteci, İsmail Saymaz da söz konusu belgelere ilişkin " Benim AK Parti içinden de TÜGVA'ya yakın olduğunu bildiğim noktalardan aldığım bilgi bu listelerin doğru olduğu yönünde. " yorumunda bulundu . Pekiyi, TÜGVA’ya dair ifşalar sürerken, ortadaki kamusal alan krizi nasıl çözülebilir? Büyükada vapur iskelesi, Adalar’ın kamusal hayatına nasıl katılabilir? Belki de yapılacak en doğru iş, Açık Radyo ’daki Dünya Mirası Adalar programının 12 Ekim tarihli bölümünde vurgulandığı üzere, sivil toplumun kamusal alana dâhil olmasını sağlayacak mekanizmalar üzerine düşünmeye devam etmektir. Tuğçe Kaplan

Büyükada iskelesi ve TÜGVA

Ekim 18, 2021

·

Makale

AB genişleme raporu

(Görsel: Vikipedi) Avrupa Birliği ( AB ) Komisyonu’nun aday ülkeler Türkiye , Sırbistan , Karadağ , Kuzey Makedonya ve adaylık başvurusunda bulunan Bosna Hersek ve Kosova 'ya ilişkin son değerlendirmelerin yer aldığı 2021 Genişleme Paketi geçtiğimiz hafta duyuruldu. Haziran 2020 – Haziran 2021 arasına yönelik Türkiye hakkındaki raporda , “ pandeminin ekonomik etkilerine karşı alınan önlemler sonucunda Türkiye'nin ekonomik krizden hızlı bir şekilde çıktığı ” belirtilirken, “ ekonominin işleyişi ile ilgili ciddi endişelerin devam ettiği ” de kaydedildi. Türkiye hakkında demokrasi, temel haklar, yargı gibi konularda önceki yıllarda açıklanan raporlarda yer verilen eleştiriler tekrarlandı. Göç politikası, ekonomi, iklim gibi başlıklarda ise olumlu ifadelere yer verildi. Raporda dikkat çeken başlıklar aşağıdaki gibidir: Başkanlık Sistemi Türkiye'nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksiklikler olduğu, raporlama döneminde demokratik gerilemenin devam ettiği, Mevcut Başkanlık sisteminin yapısal eksikliklerinin sürdüğü, bu nedenle yasama, yürütme yargı organları arasında güçler ayrılığı ilkesinin uygulanamadığı, Başkanlık sistemi ile güvenlik kuvvetlerinin gücünün arttığı, güvenlik güçlerinin sivil halk üzerindeki kontrolünü daha da pekiştirmek için adımlar atıldığı, Kamu yönetimi reformu alanında raporlama döneminde ilerleme kaydedilmediği, bu süreçten sorumlu lider bir kurum bulunmadığı, Dış Politika Türkiye’nin giderek daha iddialı olan dış politikası (özellikle Kafkasya, Suriye ve Irak'taki askeri harekâta verdiği destek) nedeniyle AB öncelikleriyle çelişmeye devam ettiği, Kasım 2020'de Avrupa Konseyi’nin, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki yetkisiz sondaj faaliyetlerine yanıt olarak mevcut kısıtlayıcı önlemlerin süresini uzattığı, Türkiye’nin, Maraş şehrinin statüsünü değiştirmeye yönelik eylemlerinin Avrupa Birliği tarafından kınandığı, Türkiye’nin, Kıbrıs ile doğrudan ulaşım bağlantılarına ilişkin kısıtlamalar da dâhil olmak üzere malların serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını sağlayamadığı, Avrupa Birliği’nin Türk-Libya deniz yetki anlaşmasını (2019) üçüncü devletlerin egemenlik haklarının ihlali ve deniz hukuku düzenlemelerine uymamak olarak değerlendirdiği, Ekonomi Ekonomik kriterlere ilişkin olarak, Türkiye ekonomisinin raporlama döneminde ilerleme kaydetmediği ve ekonominin işleyişiyle ilgili ciddi endişelerin devam ettiği, İç talebi artırmak ve COVID-19 etkilerini yumuşatmak için büyük ve geniş kapsamlı bir dizi önlem yayınlandığı, ancak buna rağmen 2020'nin üçüncü çeyreğinde kriz öncesi seviyelere ulaşıldığı, Politik koordinasyondaki zayıflıkların, yetkililerin eylemlerinin güvenilirliğini ve etkinliğini zayıflattığı Para politikasının 2020 sonbaharında sıkılaştığı, ancak merkez bankası başkanının atanmasından sadece dört ay sonra Mart 2021'de aniden görevden alınması finansal piyasa istikrarsızlığını artırdığı, Kayıt dışı sektörün kriz sırasında gerilediği, ancak yine de ekonominin büyük bir bölümünü oluşturduğu Türkiye'nin enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve yenilenebilir enerji sektörünün geliştirilmesi gerektiği, Devlet yardımının sağlanmasında uygulama, yaptırım ve şeffaflık konusunda uygun kuralların bulunmadığı, Bankacılık sektörünün, kriz hafifletme önlemlerinden yararlanarak iyi bir sermayeye sahip olmaya devam ettiği, Türkiye'nin AB – Türkiye arasındaki Gümrük Birliği anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerinden sapmaları olduğu, Salgının işgücü piyasası ve yoksulluk üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu, Vergi oranlarında sık sık değişiklik yapmaktan kaçınan ve tüm AB Üye Ülkeleri ile vergi bilgisi alışverişini sağlayan net bir stratejiye ihtiyaç olduğu. İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Olağanüstü halin Temmuz 2018'de sona ermesine rağmen olağanüstü hal sırasında getirilen önlemlerin çoğunun yürürlükte kalmaya devam ettiği, Hükümet yetkililerine verilen bazı olağanüstü yetkilerin demokrasi ve temel haklara zarar verdiği, İktidar hükümetinin muhalefet partilerinin belediye başkanlarına yaptığı baskının (muhalif siyasetçilere yapılan idari ve adli soruşturmalar, kayyum atamaları, terörle bağlantılı suçlamalarla yapılan tutuklamalar gibi) demokrasiyi daha da zayıflattığı Güneydoğu’da güvenlik güçleri tarafından ciddi insan hakları ihlalleri yapıldığı, Getirilen yasaklar, orantısız müdahaleler ve aşırı güç kullanımı, göstericilere terörle bağlantılı faaliyet suçlamasıyla yöneltilen soruşturmalar nedeniyle ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir gerileme yaşandığı, Cinsiyete dayalı şiddet, ayrımcılık, azınlıklara yönelik nefret söylemlerinin ciddi bir endişe konusu olduğu, Adalet Sistemi Yargı sisteminin özellikle 2016 yılından itibaren ciddi gerileme kaydettiği, Yargının bağımsızlığı konusunda tedbir alınmadığı, Türkiye’nin özellikle Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında AİHM kararlarını uygulamayı reddetmesi, yargının uluslararası ve Avrupa standartlarına bağlılığına ilişkin endişeleri daha da artırdığı, Yolsuzluk, Kara Para Aklama ve Terörün Finansmanı ile Mücadele Yolsuzlukla mücadele konusunda ilerleme kaydedilmediği, Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu’nun (GRECO) tavsiyelerini uygulamadığı ve yolsuzluğun endişe konusu olmaya devam ettiği, Organize suçla mücadelede sınırlı ilerleme kaydedildiği, kara para aklama ve terörün finansmanı ile mücadeleyi düzenleyen yasal çerçevenin iyileştirilmesi gerektiği, Siber suçlar ve tanık korumasına ilişkin mevzuatın ise iyileştirilmesi için çaba gösterilmesi gerektiği, Göçmenler ve Mülteci Politikası Göç ve sığınma politikası konusunda sınırlı ilerleme kaydedildiği, Türkiye'nin göçmenleri ve mültecileri Yunanistan üzerinden Avrupa'ya giden kara yolunu kullanmaya aktif olarak teşvik ettiği, Ekim 2017'de yürürlüğe girmesine rağmen AB-Türkiye geri kabul anlaşmasında yer alan üçüncü ülke vatandaşlarıyla ilgili hükümleri hala uygulamadığı, Türkiye’nin dünyadaki en büyük mülteci topluluğuna ev sahipliği yaptığı ve ihtiyaçlarını karşılamak için önemli çabalar göstermeye devam ettiği. Sonuç olarak; AB üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyeti hakkında, Türkiye'nin AB müktesebatına uyumunun çok sınırlı ve geçici bir temelde sürdürüldüğü belirtilmiştir. Pek çok başlıkta AB müktesebatına uyum için daha fazla çaba gösterilmesine ihtiyaç mevcuttur. Bu itibarla tüm başlıklarda, uygulamaların ve yürütme mantığının önemli ölçüde iyileştirilmesi gerekmektedir. Düzenleyici kurumların bağımsızlığının sağlanması ve idari kapasitenin geliştirilmesi, Türkiye'nin daha fazla ilerleme kaydetmesi için kilit öneme sahiptir.

AB genişleme raporu

Ekim 25, 2021

·

Makale

Madagaskar’da neler oluyor?

(Görsel: Tsiory Andriantsoarana , WFP üzerinden) Madagaskar'da son kırk yıldır görülen en kötü kuraklık, ülkenin güneyindeki izole tarım topluluklarında büyük yıkıma yol açtı. Son dört yıldır yağmur yağmaması nedeniyle aileler, hayatta kalabilmek için kaktüsleri ve böcekleri yemeye başlamış durumda. Birleşmiş Milletler ( BM ) yetkililerine göre 28 milyonluk ülkede, nüfusun en az 1,5 milyonu kronik açlıkla karşı karşıya. Beş yaşın altında, en az 500 bin çocuk ise akut ve yetersiz beslenme riski altında. Bu durumun, bir sonraki hasattan önceki yalın mevsimin başlamasıyla daha da kötüleşmesi bekleniyor . 2021 BM İklim Değişikliği Konferansı ( COP26 ) öncesinde manşetlere yansıyan felaketin birkaç nedeni var. Öyle ki geçtiğimiz günlerde Tesla şirketinin CEO’su Elon Musk ile girdiği diyalogdan hatırladığımız BM Dünya Gıda Programı'nın ( WFP ) patronu David Beasley , verdiği bir televizyon röportajında şöyle demişti: “ Madagaskar, dünyanın iklim değişikliğine belki de hiçbir katkısı olmayan bir bölge, ancak şimdi en yüksek bedeli onlar ödüyor. ” Gazete manşetleri ise bu duruma dünyanın ilk iklim kıtlığı diyor . COP26’da konuşan ülkenin çevre bakanı Baomiavotse Vahinala Raharinirina , Madagaskar'da iklim kaynaklı ilk kıtlıkla karşı karşıya kalan en az 1,5 milyon insanın “ Avrupa'daki ucuz uçuşların ve gazlı ısıtıcılar gibi çevre dostu olmayan cihazların bedelini ödediğini ” vurguladı . Zira insan kaynaklı yaşadığımız mevcut iklim krizi, dünyanın dördüncü en büyük adasını inanılmaz derecede etkiledi. Kuraklığın bölgede yaygın olduğuna yönelik toplumsal algıya rağmen; son defa 1943 'te kıtlık kaydedilmiş. Kıtlık koşulları altında, bu yılki manyok hasadının yüzde 60 ila yüzde 90 oranında daha az ürün vermesi bekleniyor. Bir diğer temel bir gıda olarak pirinç fiyatı ise durmaksızın yükseliyor. Söz konusu tabloda, COVID-19 salgınının etkileriyse belki de en öngörülebilir gelişme niteliği taşıyor. Madagaskar'ın ekonomisi, hızla büyüyen nüfusuna rağmen geçtiğimiz yılda yüzde 4,2 küçüldü. Ada ülkesi kendisini dış dünyaya kapatmış durumda ve bu durum dünyanın cennet köşelerinden birinde turizmin yavaş yavaş çökmesine neden oluyor. WFP girişimiyle tüm dünyadan bağışçılar, belki de yüz binlerce insanın açlıktan ölmesini önlemek için devreye girmeli. Geçmişte biri sosyalizm yanlısı üç ayrı cumhuriyet denemesi yaşanan ülkede, söz konusu rejimler ekonomiyi bu denli uzun süre ve bu denli kötü yönetmeseydi; Madagaskar hiç değilse bu tip şoklarla daha iyi başa çıkacak kadar müreffeh olabilirdi. Madagaskar'ın yaşadığı iklim krizi , dünyanın sera etkisine dayalı metan gazı üretimini neden acilen ve dramatik şekilde düşürmesi gerektiğine işaret ediyor. Şu aşamada Madagaskar halkının acil yardıma ihtiyacı var. Uzun vadede ise, yolsuzluklardan uzak, halkın çıkarları için çalışacak daha iyi bir hükümete ihtiyaçları...

Madagaskar’da neler oluyor?

Kasım 8, 2021

·

Makale

2021 Türkiye AML değerlendirmesi

(Görsel: Fintech Istanbul) Geçtiğimiz yıla göz attığımızda; pek çok ülkenin aklama suçu ve terörizmin finansmanı ile mücadele ( Anti Money Laundering – AML ) açısından ilgili düzenlemelerini yeni yasalaştırması veya güncellemesi neticesinde, aktif bir yıl olduğunu söyleyebiliriz. Paralel şekilde, Türkiye’de de çok sayıda yeni düzenleme ve mevzuata uyum çalışmaları yapıldı. AML çözümleri sunan Sanction Scanner şirketi tarafından yayımlanan raporda , Türkiye’de 2021 yılındaki ilgili çalışmalar ele alınırken; söz konusu rapora göz attığımızda ise aşağıdaki konu başlıklarının öne çıktığını gözlemlemekteyiz: Türkiye’de yeni AML düzenlemeleri ve mevzuata uyum Artırılmış izleme altındaki yargı yetkileri: Türkiye FATF raporu | Türkiye’nin karapara aklama ile mücadelede kaydettiği ilerlemeler 2021’de Türkiye’de aklama suçu ve terörizmin finansmanı ile mücadelede yeni düzenlemeler getirildiği gibi, mevcut düzenlemelere yönelik güncellemeler de yapıldı. Bu itibarla, söz konusu çalışmaları özetlemek gerekirse; Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı’nın (MASAK) yeni düzenlemelerine istinaden Uyum Programı Yönetmeliği’ndeki değişiklikler açıklandı: Bu doğrultuda Uyum Programı oluşturacak yükümlüler belirlendi, Finansal Grup tanımı yapıldı, Uyum Görevlisi ve Uyum Görevlisi Yardımcısı kadroları ihdas edildi ve İç Denetim kuralı getirildi. MASAK, Müşterinin Tanınması İlkesi Kapsamında Sıkılaştırılmış Tedbirler rehberini yayımladı. Bu rehberin yayımlanmasının amacı; Müşterinin Tanınması İlkesi ( Know Your Customer – KYC ) kapsamında sıkılaştırılmış tedbir şeklinde alınacak önlemlerin hangi müşteriler, işlemler, ürünler veya hizmetler için önem arz ettiğine, hangi işlemleri içerdiğine ve dikkat edilmesi gereken diğer hususlara dair yükümlülere yol göstermesi şeklinde ifade edilmiştir. KYC ilkesi, mali suçların önlenmesine ilişkin tüm süreçlerin temelini oluşturduğu için büyük önem arz eder. Yükümlülerin, suç gelirlerinin aklanması, terörizmin ve kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanı ile ilişkili kişi ve eylemlerden korunması ya da mevcut risklerin etkin şekilde yönetimi açısından müşteriler hakkında yeterli bilgiye sahip olunması ve gerekli hallerde ilave tedbirlerin alınarak ilgili süreçlerin etkin şekilde yönetilmesini temsil etmektedir. Söz konusu yönetmeliğin eski halinde işlem tutarı veya bağlantılı birden fazla işlemin toplam tutarı, yirmi bin lira ve üzerinde ise kimlik tespiti yapılması gerekiyordu. İlgili eşik yükseltilerek, yetmiş beş bin lira ve üzeri tutarlı işlemlerde kimlik tespiti zorunlu hale getirilmiştir. MASAK tarafından Şubat ayında yayımlanan Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmelik uyarınca, yurtdışında tesis edilen güven sözleşmelerinin taraflarına ilişkin kimlik tespiti yapma ve sözleşmenin gerçek faydalanıcılarının tespiti için makul tedbirler alma yükümlülüğü getirilmiştir. Yabancı Ülkelerde Kurulan Güven Sözleşmesi Taraflarına İlişkin Kimlik Tespiti Yükümlülüğü rehberinde ise getirilen yeni kuralların anlaşılması ve bu minvalde alınacak tedbirlerin belirlenmesi adına yükümlülere yardımcı olunması amaçlanmaktadır. Bahsi geçen yönetmelikte, KYC yükümlülüğü, Devamlı Bilgi Verme yükümlülüğü ve Şüpheli İşlem Bildirimi yükümlülüğünün ihlalinin tespiti halinde; MASAK tarafından uygulanacak yaptırım “ işlem başına idari para cezası verilmesi ” olarak belirtiliyor. Söz konusu cezanın toplam tutarı; tablodaki her bir yükümlülüğün ihlalinde, ilgili yıl itibariyle belirlenen tutarları aşamaz ve takip eden yılda benzer bir yükümlülük ihlali olması durumunda ise bu limitler iki kat şeklinde uygulanır. Bir diğer önemli detay ise, “ dağıtık defter teknolojisi veya benzer bir teknoloji kullanılarak sanal olarak oluşturulup, dijital ağlar üzerinden dağıtımı yapılan ancak itibari para, kaydî para, elektronik para, ödeme aracı, menkul kıymet veya diğer sermaye piyasası aracı olarak nitelendirilmeyen gayrimaddi varlıklar ” şeklinde tanımlanan kripto varlıklara ilişkin hizmet sağlayıcıların yükümlülerin arasına alınmasıdır. 2021 yılındaki küresel gelişmelere değinecek olursak; Türkiye’nin 1991’de üyesi olduğu ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü ( OECD ) bünyesinde yer alan Mali Eylem Görev Gücü ( FATF ) genel kurulunda alınan ve Türkiye’nin arttırılmış izlemenin söz konusu olduğu gri listeye girmesine yönelik karar büyük önem arz eder. FATF, bir ülke ya da bölgeyi artırılmış izleme listesine aldığında; bu durum ilgili ülkenin belirlenen stratejik eksikliklerini, kararlaştırılan zaman dilimi içinde çözmeyi taahhüt ettiği ve ekstra kontrollere tabi olacağı anlamına gelmektedir. Düzenlenen basın toplantısında konuşan FATF Başkanı Marcus Pleyer , Türkiye'de bankacılık ve emlak sektörlerinin yanı sıra değerli maden ticareti yapan şirketlerin daha sıkı denetlenmesi gerektiğini vurguladı. Takip eden süreçte FATF’nin yayımladığı ülke raporuna göre Türkiye, 40 FATF tavsiyesinden 11’i ile uyumlu, 20’si ile büyük ölçüde uyumlu, 7’si ile kısmen uyumlu iken; 2’si ile de uyumlu değildir. Burcu Yoldaş

2021 Türkiye AML değerlendirmesi

Ocak 10, 2022

·

Makale