Çanlar mandalar için çalıyor!

Bienal kapsamında İstanbul mandacılığını konu alan "Çamuralem / Wallowland" projesi hayvancılığın kültürel ve ekolojik boyutunu sergiliyor.
Çanlar mandalar için çalıyor!

21 Eylül - Koç Holding x İstanbul Bienali - apero
Koç Holding x İstanbul Bienali ile birlikte

Koç Holding tüm sanatseverleri Bienal ’e davet ediyor İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen ve 2007 yılından bu yana sponsorluğunu Koç Holding ’in üstlendiği İstanbul Bienali , 17’nci edisyonuyla başladı. Bir yıl ertelenmesi ve pandemi koşulları altında düzenlenmesi nedeniyle; ölçeği, yöntemi ve hedefleri açısından bizi farklı bir deneyimle karşılayacak olan Bienal’i 20 Kasım’a kadar ücretsiz olarak ziyaret edebilirsin. Nerelerde? 17. İstanbul Bienali, bu yıl aralarında kitapçılar, sahaflar, hastaneler, huzurevleri, kafeler, metro durakları ve Açık Radyo'nun da bulunduğu şehrin pek çok farklı noktasında konumlanıyor . Dahası: Vehbi Koç Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren kültür kurumlarından Topluluk şirketlerinin bu alanda yürüttüğü çalışmalara kadar kültür sanata desteğini hız kesmeden sürdüren Koç Holding , İstanbul Bienali sponsorluğunu 2036 yılına kadar uzatmış olmanın mutluluğunu paylaşıyor. Koç Holding’in bu yıl Bienal’i karşıladığı, “Sanatla Değiş, Dünyayı Dönüştür” söylemini sahiplenerek sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücüne dikkat çeken filmini buradan izleyebilirsin.

Daha fazlasını öğren

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

Tophane’de Büyükdere35' e giriyorum. Küçük tabureler ve üstlerindeki camın altında kuru bitkiler bulunan masaların arasından geçiyorum. Ortam üzerine Rumca, Kürtçe, Ermenice ve Türkçe türkü sözleri yazılmış aynalarla kaplı. Halka halka asılı simitlerin yanında menü yazılı: manda sütlacı, manda muhallebisi, manda kaymağı ve manda yoğurdu. Bir hoparlörden kalın möööö'leme ve çan sesleri geliyor.

Belki 17. İstanbul Bienali günlerinde bunu yazmak abes olacak fakat sosyal sorumluluğu merkezine alan sanat projelerine hep şüpheyle yaklaşırım. Sebebi biraz benim burnu havada cehaletim biraz da tekrar tekrar modern sanat müzelerinde kalıcı etkisi olmamış projelere, oturma molası için kullanılan röportaj gösterim odalarına ve ufak bir zümrede farkındalık yaratmanın ötesine geçmeyen absürt enstalasyonlara tanık olmak sanırım. Fakat bu sene 17. İstanbul Bienali’nin bir parçası olan "Çamuralem / Wallowland" bu dikişi epeyce bozuyor.

Boğazkesen Fırını'ndan halka halka simitler, manda ürünleri ve Daniel'la Alon


"Çamuralem / Wallowland" İstanbul’un yok olmaya yüz tutmuş mandacılık kültürünü ele alan bir sanat projesi. Küçük cümlelerle adım adım anlatmaya değer bir çalışma, nitekim mandacılığı kapsam olarak akla gelmesi zor bir boyutta sanat projesi hâline dönüştürmüş.

Mandacılık İstanbul’un hinterlandında yüz yılı aşkın süredir yerel halk tarafından yapılmakta olan, ağırıkla süt ürünü ortaya koyan bir hayvancılık türü. Mandanın ihtiyaçları gereği, otuz hayvanı geçmeyen ufak sürülerle, geniş otlama ve çamur yatağı alanlarında icra ediliyor. Mandalar tatlı oldukları kadar keyfekeder hayvanlar ve sıkışmaya gelmiyorlar. Bu yüzden endüstriyelleşmeye, inekler gibi dar alanlarda üretime uygun değiller.

Sanatçılar Daniel Fernández Pascual ve Alon Schwabe ikilisiyle yaptığımız görüşmede ilk vurguladıkları nokta mandacılığın ve hayvan olarak mandanın tekil olarak düşünülemeyeceği. “Yarı vahşi yarı ehlil bir hayvan olarak manda bir ağın, bir ‘network’ün parçası.” diyorlar. Bu ağın içerisinde hayvanların kendileri, kuş türleri, kurbağa türleri, endemik bitkiler, üreticiler, mandacılık etrafında gelişmiş kültürel öğeler, manda süt ürünlerini tüketenler ve bu ürünlerin gastronomik karşılığı olan tarifler var.

Manda yoksa doğa yok

Ekolojiden başlayalım. Bölgeye has kimi otlar ve bitkiler mandalar ve oluşturdukları gübre sayesinde bir sonraki nesillerini görüyorlar. Kimi kuş türleri mandalar üzerinden birbirlerine yarar sağlayan mekanizmalar sayesinde bölgede var olabiliyor. Henüz kerameti çözülmemiş bir kurbağa-manda işbirliği dahi fotoğrafçıların gözüne çarpmış. Daniel için işin bu tarafı çok net: “Manda giderse ekoloji gider.”

Dikkat dikkat! Kurbağa aranıyor.

Fotoğraf: Deniz Sabuncu


"Mandanın gitmesi olası" demek kolay, "muhtemel" demek zor değil. Yöresel ve doğayla iç içe her zanaat gibi mandacılığın da düşmanı her zamanki üç silahşör: kentleşme, endüstriyelleşme ve doğa tahribatı. Mandacılığın en çok yapıldığı alan yeni havalimanının kurulduğu İstanbul Arnavutköy. Bu yüzden otlama, çamurlama alanları zaten azalan mandalar bölgede artan emlak fiyatları, yol çalışmalarıyla bölünen otlama arazileri ve Kanal İstanbul projesiyle üstünde yuvarlandıkları alanları daha da çok kaybetmekle yüz yüzeler.

Manda sütüne talep

Kentleşmenin getirdiği arazi ve yaşam alanı kaybının ötesinde mandacılık ve manda sütünden üretilen ikincil ürünler (yoğurt, kaymak, sütlü muhallebi vs.) talep azalmasıyla da karşı karşıya. Bugün İstanbul’da aracılar üzerinden manda sütü alan yalnızca birkaç işletme var. (Kumkapı’daki Boris’in Yeri ve Beyoğlu’daki Fehmi Özsüt bunlardan ikisi). Oysa manda kaymağı, sütü ve yoğurdu gastronomik olarak bulunmaz nimet: yoğun aromalı, karakterli ve yağlı, üstüne üstlük yerel ve yöresel.

Daniel ve Alon’a biraz şeytanın avukatlığını yapıp tüketiciden talep olmayan bir yerde arzı korumanın günümüz ekonomik düzeninde yeri olup olmadığını sordum. “Manda sütü ürünlerine talep kendiliğinden azalmadı, fakat başka ürünlere talep ortaya çıkarıldı”. Sanayileşmeyle dar alanda, kaliteden ödün vererek verim ve hacim odaklı üretime ve bu ürünlere odaklanma sağlandı. “Manda kapitale, kâr odaklılığına ve endüstriyelleşmeye direnen bir hayvan.” diyor Daniel, İstanbul’daki mandacılık da bu yüzden “(…) sanayileşmeye pastoral bir direniş”.

Sadece verimlilik odaklı bir yaklaşım artık gastronomik ürün alımında başrolde değil. Bir başka deyişle manda ürünlerinin tüketici tarafından talep edilmesinin önündeki engel ürünün kendisi değil. Üreticinin önündeki engellerin azaltılması, gastronomik kullanımı şefler ve işletmelerin yaygınlaştırması ve çeşitlendirmesi, tedarik zincirinde fazla adımların azaltılması ve ürünlerin coğrafi değerlerinin ortaya konmasıyla İstanbul manda sütü, kaymağı ve yoğurdu kolayca değer ve talep kazanır.

Mandacılık bir kimlik

Tabii mandacılık bir iş kolundan ibaret değil, kompleks ve kültürel bir olgu. Mandacılık yöresel bir meslek. Bu bölgenin insanına ait, son yüz yılda nesilden nesile geçerek olduğu hâle gelmiş. Bölgeye bu hayvancılığın uzmanlığı Bulgar göçleri ve mübadeleyle geliyor. Arazi hukukunun değişmesi ve kentleşme projeleriyle hem arazilerinden olanlar hem mandacılık yapmanın ekonomik olarak imkânsıza yakın hâle gelmesiyle nesillerdir meslekleri olan işi bırakmak durumunda kalanlar kültürlerinin de bir parçasını kaybediyor.

Mandacılık yalnızca sütünden para kazanılan bir gelir mekanizması değil, bir kimlik parçası. Bölgenin türkülerinde manda ve mandacılık sıkça rastlanan bir öğe. Sadece bölgeyle de kısıtlı değil, Ciguli’den tut Rum, Türk ve Kürt türkülerine mandalar da konu oluyor manda çiftçilerinin kızları da oğlanları da. Manda kültürel bir öğe. İstanbul mandalarının nesli tükenince mandacıların da nesli tükeniyor.

Bienalde manda coşkusu


Bienalde mandalar

Projenin kapsamının ilginçleştiği nokta da bence burası. "Çamuralem / Wallowland" mandaların dokunduğu her alandan uzmanlar aracılığıyla ekolojik, ekonomik ve kültürel kollarda üretimler ortaya koyuyor. Bienal kapsamında Arnavutköy’de bir Manda Festivali gerçekleşti. Festival için alana beş yüze yakın ziyaretçi geldi, mandaları gördü, otladıkları alanları gezdi, üreticilerle tanıştı, uzman konuşmalarını dinledi ve Gülinler’in mandalar hakkında yazdığı şarkının da içinde olduğu konserini dinleyip oynadı.

Bu esnada Tophane’de üreticilerin yoğurdu, kaymağı, balı ve sütünden yapılma muhallebisiyle sütlacı Büyükdere35 galerisinde ziyaretçilere sunuldu. Hani şu çanlar çalan galeri. İçeride aynalarda farklı etnik grupların manda içeren türkülerinden seçkiler yazılıydı. Masaların üstünde bölgeye endemik otlar ve bitkilerin kurutulmuş hâlleri vardı. Otların çayı da mevcut. Projenin içinde ekolojik farkındalık yaratan alternatif gelir modelleri ve çağdaş kültürel üretimler var. Üstüne bir de çay da var, daha ne olsun.

Daniel ve Alon dünyanın farklı yerlerinde sürdürülebilirlik, gıda ve sanat kesişimden projeler ortaya koyan bir sanat ikilisi. Kanımca projelerini ayrıştıran en önemli nokta üretilenlerin yerel halka veya doğaya etkisinin kalıcılığına odaklanmaları. Sadece o bienal, o hafta, o gün için çalışmalardan ibaret değil. Alon’un deyişiyle “farklı gelecekler kurgulayabileceğimiz platformlar yaratmak” peşindeler. “Etkisi olacak mı bilmiyoruz.” diyorlar fakat kalıcı olması için çabalamaktalar.

Gülinler’in şarkısı belki de bu konuyu en iyi özetleyen şey: mandacılık geçmişe ait olmak zorunda değil. Yerel üretimi kültürünün parçası gören insanlar hâlâ mevcut. Üretim, doğa ve doğanın bir parçası olarak insan anlayışına hakim kişiler hâlâ mevcut.

Manda Festivali’nin tekrarlanması için çalışmalara başlandı. Bienal süresince projenin kalan kısımlarına katılım mümkün olmaya devam edecek. Buradan Cooking Sections’ı takip edebilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

apéro

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

NEREDE YAYIMLANDI?

apéroapéro

BÜLTEN SAYISI

🐃 Çanlar mandalar için çalıyor!

Kültürel bir öğe olan manda ve mandacılık. Yalnızca sütünden para kazanılan bir gelir mekanizması değil, bir kimlik parçası. Suyun kültüründen ayrı düşünelemeyen bir üretim kültürü. Bir sanat.

21 Eyl 2022

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

YAZARLAR

Berkok Yüksel

A former child writing about food and London for Aposto.

apéro

İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.

İLGİLİ OKUMALAR